AnasayfaAlaturka OnlineÇankaya sırtlarında Erdoğan – Gül Savaşı?!

Çankaya sırtlarında Erdoğan – Gül Savaşı?!

ERDOĞAN – GÜL SAVAŞI / ÇANKAYA SAVAŞLARI YA DA “TÜRKİYE, KRİZ ÖNCESİ ARJANTİN GİBİ” VEYAHUT “FETRET DEVRİ BİTİYOR, BİR EL ATAR MISIN”?!

 

Çankaya sırtlarında Erdoğan – Gül Savaşı?!

 

“Le poisson sans boisson est une poison!”

“İçkisiz balık zehirdir!”

Fransız atasözü

 

………………..

 

Erdoğan: Türkiye’nin gündemine “Başkanlık sistemi” yeniden gelecek!

https://www.turktime.com/haber/Erdogan-dan-Bomba-Aciklama-Baskanlik-Sistemi-Turkiye-Gundemine-Gelebilir/92228

(…)

The Economist: Gül, Erdoğan’a meydan okuyacak mı?

https://www9.gazetevatan.com/gul-erdogana-meydan-okuyacak-mi/300251/9/Manset

(…)

MİT’e “Köşk” ataması!

https://www9.gazetevatan.com/mitin-zirvesine-fidan/300399/1/Gundem

(…)

Çankaya Savaşları’nda çok kan akacak!

https://www.stargazete.com/gazete/yazar/mahir-kaynak/mit-te-yeni-donem-255841.htm

(…)

Yarsav Başkanı Tarhan: Bazı aydınlar o gemiden atılacak!

https://www.hurriyet.com.tr/pazar/14446615.asp?gid=59

(…)

ANAP’ın oyları ile uzlaşmadan Çankaya Köşkü’ne çıkartılan Türkiye Cumhuriyeti’nin 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın 17. ölüm yıldönümü!

https://www.sabah.com.tr/fotohaber/gundem/turgut_ozal_kimdir

(…)

 

……………..

 

 

10 CUMHURBAŞKANI NASIL SEÇİLDİ

 

Yazar Seyfi Öngider, “Çankaya’nın Bütün Adamları” kitabında bugüne kadar yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin bir şekilde sancılı geçtiğinin altını çiziyor. Öngider kitabında cumhurbaşkanı seçimlerini şöyle anlatıyor:

(…)

Atatürk-EBEDİ ŞEF

Cumhuriyetin ilanı Atatürk’ün bilinçli bir şekilde yarattığı bir hükümet krizi sonucunda yapılan anayasa değişikliği ile gerçekleştirildi. Bu sırada muhalif isimler olarak bilinen Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy ve Adnan Adıvar gibi önemli isimler Ankara dışındadır. Bu isimler cumhuriyetin ilanını top atışlarıyla öğrenmişlerdir. 287 üyeden 158’i seçime katıldı. Atatürk bu üyelerin tamamının oyuyla Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı oldu. Mustafa Kemal 144 olan salt çoğunluktan sadece 14 oy fazla almıştı.

(…)

İsmet İnönü – MİLLİ ŞEF

1923’te cumhuriyetin ilk hükümetini kuran İsmet İnönü, 1936’ya kadar bu görevi yürüttü. Ancak Atatürk ile birtakım anlaşmazlıklara düşen İnönü 1937’de başbakanlığı bırakır. Yerine Celal Bayar geçer. Neredeyse siyasete bir daha dönmesine pek ihtimal verilmeyen İnönü’ye Atatürk’ün erken ölümü üzerine cumhurbaşkanlığı kapısı açıldı. İnönü, iki karşıt grup arasında Celal Bayar’ın tarafsız kalması sayesinde seçildi. 348 vekilin oyuyla Çankaya’ya çıktı.

(…)

Celal Bayar – SON İTTİHATÇI

Çok partili seçimlere gidilmesi kararlaştırıldığında İsmet İnönü ile Celal Bayar bir anlaşma yapmıştı. Bu anlaşmanın en önemli maddesi laiklikti. Ancak Demokrat Parti (DP) seçimi kazandıktan sonra Türkçe ezanı kaldırdı, Kuran kursları ve imam hatip okulları açtı. DP’nin seçim zaferinden sonra Çankaya’nın zirvesi de değişti. Başka aday isimleri telaffuz edilmesine karşın Bayar, 453 milletvekilinden 378’inin oyuyla cumhurbaşkanı seçildi. 27 Mayıs 1960 darbesiyle Çankaya’dan indirildi. Böylece darbe ile görevden alınan ilk ve tek cumhurbaşkanı Bayar oldu.

(…)

Cemal Gürsel- BİRİNCİ NÖBETÇİ

Bir yandan emeklilik hayalleri kuran Cemal Gürsel, iznini geçirmekte olduğu İzmir’den davetle gelerek darbenin başına geçti. 26 Ekim 1961’e kadar Milli Birlik Komitesi’nin başkanı olarak ülkeyi yöneten Gürsel, bu tarihte yapılan seçimde 165 boş oya karşın 434 oyla cumhurbaşkanı seçildi. Adalet Partili Ali Fuat Başgil de cumhurbaşkanlığına talip olduğunu dillendirince ortalık karıştı. Ordu tarafından uyarılan Başgil, adaylık bir yana senatörlükten de istifa edip siyaseti bıraktı. Daha sonra sağlığı bozulan Gürsel, 28 Mart 1966’da doktor raporuyla görevinden alındı. Bu da bir ilk olarak tarihe geçti.

(…)

Cevdet Sunay – İKİNCİ NÖBETÇİ

Fevzi Çakmak’tan sonra en fazla Genelkurmay Başkanlığı yapan askerdir. 6 yıl kaldığı bu görevden sonra 7 yıl da Çankaya’da görev yapmıştır. 1966’da yapılan seçimde rakibine büyük fark atmıştır. Sunay, 532 üyenin 461’nin oyunu alırken rakibine sadece 11 oy çıkmıştır. Sunay’ın rakibi ise 27 Mayıs darbecilerinden Alparslan Türkeş’tir. 7 yılın sonunda Çankaya’daki görev süresinin uzatılması gündeme geldi. Süleyman Demirel’in karşı çıktığı oylamada Sunay’ın görev süresinin uzatılması önerisi sadece 1 oy farkla reddedildi.

(…)

Fahri Korutürk – ÜÇÜNCÜ NÖBETÇİ

Sunay’dan sonra Çankaya’nın talibi 12 Mart Muhtırası’nı veren Orgenal Faruk Gürler oldu. Ecevit ve Demirel’in destek vermediği Gürler, TBMM’deki oylamalarda kendisine sadece 175 oy çıkınca adaylıktan çekildi. Gürler’i seçmeyen, Sunay’ın görev süresini uzatmayan TBMM daha sonra Fahri Korutürk ismi üzerinde uzlaştı. İki gün içinde adı ortaya açılan ve üzerinde uzlaşı sağlanan Korutürk için Cumhurbaşkanlığı tam anlamıyla büyük bir sürpriz olmuştur. Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’e açık yüreklilikle “Aradınız, taradanız, köşede kalmış beni buldunuz sanırım” demiştir. 557 vekilden 365’nin oyuyla 6. cumhurbaşkanı olarak Çankaya’ya çıktı. 7 yıllık görev süresinde 16 hükümet gördü.

(…)

Kenan Evren – ZORAKİ NÖBETÇİ

Ege Ordu Komutanı Kenan Evren emeklilik hayalleri kurarken cumhurbaşkanlığına giden yolun taşları döşeniyordu öte yandan. Cumhurbaşkanı Korutürk, Demirel’in Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na önerdiği 3. Ordu Komutanı Ali Fethi Esener’i onaylamadı. Böylece 1. ve 2. ordu komutanıyla birlikte Esener de emekliye ayrılınca 1977’de KKK’ya Kenan Evren atandı. Evren bir yıl sonra Genelkurmay Başkanı, 2 yıl sonra da yaptığı askeri darbe sonrasında Devlet Başkanı oldu. 1982’de yapılan anayasa oylaması aynı zamanda Evren’in cumhurbaşkanlığının da onayıydı. İronik bir biçimde darbenin lideri Çankaya’ya doğrudan halk tarafından seçilen ilk ve bugüne kadarki tek cumhurbaşkanı oldu. Evren ayrıca Osmanlı döneminde doğan son cumhurbaşkanıdır.

(…)

Turgut Özal – BİR NEVİ REFORMCU

Başbakanlığı bırakıp cumhurbaşkanı olan ilk isim Turgut Özal’dır. Özal, sadece Anavatan Partisi’nin verdiği 263 oy ile Çankaya’ya çıktı. Kürt sorunu başta olmak üzere çok farklı çıkışlarıyla o güne kadarki cumhurbaşkanlarından çok farklı bir portre çizdi. Ailesinin yaşam biçimi de kamuoyunun zaman zaman tepkisini çekti. 1. Körfez Savaşı sırasında Özal ile Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necip Torumtay ters düştü. Torumtay, Türkiye’nin savaşa girmesine karşıydı. Bu tepkisini de istifa ederek ortaya koydu. Böylece tarihte ilk kez bir Genelkurmay Başkanı görevinden istifa etti. Özal, Çankaya’daki görev süresini tamamlayamadı. 1993’te yaşamını yitirince Çankaya için Süleyman Demirel’e yol açıldı.

(…)

Süleyman Demirel – BABA

Demirel, Turgut Özal’ı hiçbir zaman cumhurbaşkanı olarak kabul etmedi. Sadece ANAP’ın oylarıyla seçilmiş olması ve o dönemde ANAP’ın oylarının düşük olması nedeniyle Demirel, Özal’ın cumhurbaşkanlığını meşru bulmuyordu. Ancak, Demirel, Özal’ın ölümünden sonra kendisi de sadece partisi ve koalisyon ortağı SHP’nin oyuyla Çankaya’ya çıktı. Üstelik Özal’dan daha düşük oy alarak. Özal Çankaya’ya 263 oyla çıkarken Demirel’in aldığı oy 244’tü. Yine Demirel, Sunay’ın görev süresinin uzatılmasına da teamüllere uymadığı gerekçesiyle karşı çıkmıştı. Ancak 2000’de bu defa Demirel’in görev süresinin uzatılması gündeme geldi. Demirel bu sefer teamüllerden bahsetmedi. Ama onun da akıbeti Sunay gibi oldu. Yapılan oylamada Demirel’in 5 yıl daha Çankaya’da oturması kabul edilmedi.

(…)

Ahmet Necdet Sezer – NAMUSLU

Çankaya’ya çıkması sürpriz sayılan isimlerden biri de Ahmet Necdet Sezer’dir. Adaylığı ortaya atılana kadar kamuoyunun pek tanımadığı Anayasa Mahkemesi Başkanı Sezer, TBMM’deki sağlı sollu 5 partinin de üzerinde mutabık kaldığı bir isim olarak Çankaya’ya gönderildi. Daha önce bir cumhurbaşkanı adayı üzerinde böylesi bir uzlaşı görülmemişti. Sezer 330 milletvekilinin oyuyla 2000 yılında 10. Cumhurbaşkanı olarak Çankaya’ya çıktı. Kendisini seçtiren Bülent Ecevit ile bir MGK toplantısında büyük bir tartışmaya girmiş ve anayasa kitapçığını fırlatmıştı. Bu kavga kamuoyuna yansıyınca Türkiye tarihinin en büyük ekonomik krizlerinden birini yaşadı 2001’de.

 

……………………..

 

 

MHP’nin katkısı ile uzlaşmadan Çankaya Köşkü’ne tırmandırılan “Turkuvaz darbeci” vekaleten Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ya da İngilizler’in Köşk’teki Truva atı?!

https://tr.wikipedia.org/wiki/Abdullah_G%C3%BCl

 

……………………..

 

 

Fethullah Gülen kaseti Atv”nin eline nasıl geçti ?

İşte nefes kesen bir kaset operasyonu !

 

Aslında şeriat düzeni mi getirmek istiyordu?
Önce kısa bir toparlama yapalım… Fethullah Gülen ve cemaati uzun yıllar içe kapanık yaşadı. Kendi aralarında konuştular, tartıştılar, gençleri eğittiler, okullar açtılar, şirketler, vakıflar, yayınevleri ve medya organları kurdular… Bu dönem 1994’ün Haziran ayına dek devam etti. Fethullah Gülen artık kamuoyunun önüne çıkmaya hazırdı. Ve 1995’te, kendi tabiriyle ”kozadan çıkan bir kelebek” gibi uçmaya başladı. Gülen 1995’te başladığı olağanüstü bir ‘halkla ilişkiler’ maratonunu 1999’a dek sürdürdü. Hemen her gün medyada haber oluyordu. Herhangi bir konuda mutlaka onun da fikri alınıyordu. Gündemi belirleyen simalardan biri olmuştu. Bu dönemdeki çizgisini şöyle özetleyebiliriz:
1) 28 Şubat’ı destekledi, Refah Partisi’nin ve Erbakan’ın hatalı olduğunu söyledi.
2) Milliyetçiliğini her fırsatta ortaya koydu.
3) Türban gösterilerine karşı çıktı.
4) Diğer dinlerin yerli ve yabancı temsilcileriyle sıcak ilişkiler kurdu.
5) Siyasetçilerle görüşmeler yaptı.
6) Toplumun ‘laik, modern’ ama aynı zamanda ‘inançlı’ kesimleriyle diyalog kurdu.
7) Liberal, İkinci Cumhuriyetçi, demokrat, sivil toplumcu ve hatta Atatürkçü entelektüellerle ilişkiler geliştirdi.
8) Terörizmi lanetledi. Ateizmi yerden yere vurdu.
9) Daima devletten yana olduğunu açıkladı.

‘DAKİK’ OPERASYON

Ancak bu durum dönemin moda tabiriyle ‘derin devlet’i rahatsız ediyordu. Çünkü:
Gülen sadece toplumu değil, bürokrasiyi de dindar hale getirmek istiyordu. Bu amaçla cemaat içinde dini eğitim alan gençleri askeri ve sivil bürokrasiye dahil etmeye çalışıyorlardı.
Cemaatin okulları alternatif bir eğitim modeli oluşturmuştu. Doğrudan dini telkin ve eğitim yapılmamasına rağmen buralardan dindar kişiler yetişiyordu.
Gülen’in diğer dinlerin ileri gelenleriyle yakınilişkiler kurması devletin dışında bir güç odağı olmasına yol açıyordu.
Kamuoyundaki konumu gayet iyiydi. Filmlere, romanlara kadar girmiş olan ‘kara sakallı, örümcek kafalı, şeriatçı din adamı’ imajını yıkmıştı.
MİT raporlarında adı geçiyor, Milli Güvenlik Kurulu’nda ondan söz ediliyordu ama ortada ‘somut’ bir ‘kanıt’ yoktu. Dolayısıyla Fethullah Gülen, 28 Şubat sürecinin hedefi değilmiş gibi görünüyordu.

Neticede derin devlet bu ‘gidişe’ bir son verme kararı aldı. Ve operasyonu gayet ‘dakik’ bir biçimde uyguladı.

HEP TEMKİNLİ OLUN

ATV’ye 1999’un haziran ayında bir kaset geldi. Ve 18 Haziran 1999’daki akşam haberlerinde Türkiye bu kaseti izledi: Kasette Fethullah Gülen’in ‘farklı’ tarihlerde cemaatiyle yaptığı sohbetlerden ‘bölümler’ yer alıyordu. Bu bölümlerde Gülen şu tip konuşmalar yapıyordu:
Değişik kuvvetleri hesap ederek böyle dengeli, dikkatli, tedbirli, temkinli yürümekte yarar var ki geriye adım atmayalım.
Zıplayacaksın yerinde, duruyor gibi yapmayacaksın. Müslüman durmaz yani . Hep akar, çağlar. Baktın ki koşamıyorsun yerinde zıpla.
(Işık Evleri hakkında) Medrese, zaviye gibi işleyen şarj evleri… Bu evler meçhul evlerdir. Bu evler sizin bildiğiniz gibi evler, mimarisi olan, ezan okunduğu zaman herkesin içine gittiği malum evler değildir. Çünkü o evlere girip çıkanlar yakın takiptedir. Elden geldiğince evler kamufle edilmelidir.
Anayasal müesseselerdeki kuvveti cephenize çekmeden atacağınız her adım erken sayılır. Biliyorum ki elinizdeki meyve sularının boş kutularını dışarı çıkarken çöp kutusuna attığınız gibi bu düşünceleri de açık olma yanıyla çöp kutularına atıp gideceksiniz.
İstikbale yürümek için sistemin püf noktalarını keşfedin.Bu sistem içinde arkadaşlarımız istikbale yürüyeceklerdir. Öyleyse o sistemin püf noktalarını bilmeleri lazım, keşfetmeleri lazım.

‘HER YERDE OLMALIYIZ’

Kuvvetler dengesi olmadığı bir yerde kuvvete başvurmayacaksınız. Teknik, taktik olarak sizin kalbiniz önemli. Dıştan bizi bazıları korkaklıkla itham edecekler. Fırsat bulup hep yolunuza devam ediyorsanız, yine orada o esnekliği görecek, o eksantriği kullanacak, geriye çekiliyor gibi yapacak, fakat adımlarınızı açıp ileriye gideceksiniz. İster Mülkiye’de çalışan arkadaşlarımız olsun, ister Adliye’de çalışan arkadaşlarımız olsun, herkes için söz konusudur bu.
Sivrilmeden, mevcudiyetimizi hissettirmeden çok ilerlere gitme… Mutlaka riayet edilmesi lazım. Müslümanların belli bir noktaya ve kıvama gelmesine kadar bu şekilde hizmete devam etmeleri şarttır. Erken vuruş diyeceğim çıkışlar yaparlarsa, dünya Cezayir’deki gibi başlarını ezer.
Kasetin yayınlanmasıyla ortalık birbirine girmişti. Hemen ‘Hocaefendi’ tabiri bir kenara bırakıldı, yerini ‘Fethullah’ aldı. 19 Haziran’dan itibaren günlerce bu kaset konuşuldu, yazıldı, çizildi. Kaset olayına medyada birkaç farklı açıdan yaklaşıldı:

1- ”Takke düştü, kel göründü!”

Star’dan Fatih Çekirge ve Fevzi Hepşenkal, Hürriyet’ten Emin Çölaşan, Sabah’tan Güngör Mengi gibi yazarlar Gülen’in gerçek niyetinin ortaya çıktığını, ordunun ondan kuşku duymakta haklı olduğunu yazdı: ”Takiye yaptığını söylememiş miydik!”
2- ”Beklenen bir olay…”
Kasetin ilk etkisi ‘şaşkınlık’ olmuştu. Ancak Radikal’den İsmet Berkan ve Milliyet’ten Ruşen Çakır gibi bazı yazarlar bu olayın gayet normal olduğunu devletin, özellikle de ordunun Gülen’i yıllardan beri izlediğini belirttiler.
3- ”Analizini yapmalıyız…”
Bazı yazarlar ise Gülen’i kötülemek ya da yüceltmek yerine olayın analizini yapmaya çalıştılar. Örneğin Radikal’den Murat Belge, Fethullah Gülen’in çalışma tarzı ile İtalyan Marksisti Gramsci’nin önerdiği devrim süreci (uzun vadeli mücadeleyle insanların ikna edilmesi) arasında paralellikler kurdu.
4- ”Meğer bizi kandırmış!”
Bazı kesimler Gülen’in kendilerini kandırdığını söylüyordu. Örneğin Sabah yazarı Rauf Tamer, ”Bizi kahreden şey sadece kandırılmış olmak… Bizi siyasetçiler bile bu kadar kandırmadı” diyor ve ekliyordu: ”Kim bilir, belki Papa bile şaşırıp kalmıştır.” Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’ndan ‘Hoşgörü Ödülü’ alan Alevi çevreden Akşam yazarı Rıza Zelyut ise ”Meğer bütün olay bir takiyeymiş; ödülü iade ediyorum” diyordu.
5- ”Korkmayın! Bir şey olmaz…”
Fethullah Gülen’e en yakın olan politikacılardan biri Bülent Ecevit’ti. Diğer solculardan farklı olarak Gülen’in yaptıklarını olumlu buluyordu. Kasetten sonra da tavrını fazla değiştirmedi. İki noktanın altını çizmekle yetindi: a) Birileri gündemi değiştirmeye çalışıyor. b) Müsterih olun, kimse Atatürk’ün kurduğu laik, demokratik cumhuriyeti yıkamaz.
6-”Ne var ki bunda?..”
Kaset olayından sonra en ilginç yazılardan birini Sabah’tan Gülay Göktürk kaleme aldı. Özetle şöyle diyordu: ”Demokrasilerde politika yapan herkes, her parti ya da siyasetçi, nihai olarak devleti ‘ele geçirmeye’, hepsini değilse de bir kısmını ele geçirmeye, kendi görüşlerini orada etkili kılmaya ve programını uygulamaya çalışır. Kritik nokta, bunun yöntemidir. Devleti ele geçirmeye çalışanların bunu şiddet yoluyla, örneğin Gülay Göktürk bir darbeyle ya da genel ayaklanmayla gerçekleştirmeye çalışmalarıdır suç olan.”
7-”Montaj kasetlerle komplo kuruldu…”
Genel olarak İslami medya, özel olarak da cemaate yakın gazeteciler ise kasetin bir montaj olduğunu… Cümlelerin bağlamından koparılarak cımbızlandığını… Böylece olayın saptırıldığını yazdılar.
8- ”28 Şubat’a karşı çıkmadı; oh olsun”
Kaset olayından sonra Gülen’i başka açıdan suçlayanlar da oldu. Örneğin Yeni Asya grubunun önderi Mehmet Kutlular, ”Devletle böyle içli dışlı olursan… Yurtdışında okulları kurulurken, devletten yardım alırsan… Sonunda böyle olur işte. Devlet Gülen’i kullanıp atmıştır” diyordu. Gülay Göktürk’ün eleştirisi ise şöyleydi: ”28 Şubat sürecinde Refahyol hükümeti Meclis iradesi hiçe sayılarak düşürüldü ama Fethullahçılar sesini çıkarmadı. RP kapatıldı; yine sesleri çıkmadı. Türban yasağı yüzünden birçok kız mağdur oldu; sustular. Merve Kavakçı olayında, işin özüne sahip çıkmak yerine, yanlış taktik uyguladığı için Fazilet Partisi’ni suçladılar. Diğer gruplar baskı altına alındığında, ‘bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ dediler. Sürekli olarak kendilerinin ‘farklı’ ve ‘meşru’ olduğunu devlete anlatmaya çalıştılar. Devletin uslu çocuğu olabileceklerini sandılar. Ama bütün bunlar bir işe yaramadı. Şimdi bağırıyorlar. Neyse ki etraflarında hala ses çıkaracak birileri var.”
9- ”Saldırı değil savunma…”
Kasetle ilgili yine ilginç bir yorumu Yeni Şafak’tan Fehmi Koru yaptı. Özetle, ”Ben bu cemaati ve oradaki ruh halini bilirim. İslami kesim devletten sürekli baskı gördüğü için hep tedirgindir. Bu konuşmalar devleti ele geçirmeye çalışan değil, tersine cemaatini korumaya çalışan bir liderin sözleri” diyordu. Peki bütün bunlar olurken tedavi için ABD’de bulunan Fethullah Gülen ne diyecekti?

 

………………………

 

 

Türkiye bağımsız mı?

Yiğit Bulut

 

Piyasaların kapalı olmasından da yararlanarak, ’30 Ağustos için yazdıklarımızı’ yeniden ele almak ve bir kez daha sormak istiyorum: Türkiye bağımsız mı? Cevap net, Türkiye bağımsız değil, hatta bağımlı.
Peki nasıl bu hale geldik? Birlikte araştıralım.
– Ekim 1875. Sadrazam Mahmud Nedim
Paşa, Osmanlı’nın kurtuluş yolunda en önemli adımı olan ‘faizde tenzilat’ kararını açıkladı. Yabancıların tuzağına düşmüş Osmanlı devleti faiz borçlarının beş yıl süreyle ancak yarısını ödeyeceğini ve ödeyemediği kısım için yüzde 5 faizli tahviller vereceğini açıkladı. Bu açıklama yapıldığı yıl bütçe toplamı 25 milyon, iç ve dış faiz ödemesi 30 milyon liraydı.
– Mart 1876. Osmanlı devleti, borç ödemelerinin tamamını durdurduğunu açıkladı. ‘Ödemekle bitmeyen faiz-borç sarmalında’ alınmış en doğru karardı… Yok edilme süreci Osmanlı sanayi yapısını tamamen çökerten 1839 Baltalimanı Anlaşması ile başlamıştı. 1838 yılında Reşid Paşa, ilk olarak Lord Stratford ve sonrasında Avrupa’nın diğer devletleriyle serbest ticaret anlaşmasını imzalamış, Osmanlı devletçi ekonomiyi rafa kaldırarak gümrük vergilerini İngiltere ile birlikte saptamayı kabul etmişti. Bu adım ile Osmanlı, ucuz mallar cenneti haline gelirken, üretmediğini tüketen bir toplum haline de gelmiş ve en verimli alanlar yabancı sermayenin eline geçmişti. 1814 yılında bir sterlin 23 kuruş iken, 1839’da 104 kuruş oldu. Avrupa devletleri, Osmanlı’ya ‘Hemen dış borçlanmaya gitmelisiniz’ diyerek baskı yapmaya başladı. Bu arada dünya ‘petrol servetlerinin’ hazırlığını yapmış ve Osmanlı süratle borçlandırılırken, topraklarındaki petrol yatakları ise yabancılar tarafından paylaşılmaya başlanmıştı.
– Mayıs 1876. Borç ödememe kararı ilk sonuçlarını vermeye başladı. ‘Başkaldıran boyunduruk altındaki Osmanlı’ya’ ilk isyan kışkırtmalar sonucu Balkanlar’da başladı. Bulgarlar ve Sırplar isyan etti. Aynı günlerde İstanbul’da medrese öğrencileri ayaklandı ve borç ödememe kararını alan Sadrazam Nedim Paşa azledildi. Ayaklanma Harbiye öğrencileri arasında da yayıldı, Dolmabahçe Sarayı sarılarak Sultan Abdülaziz tahttan indirildi… Sonuç: 1878-1881 Osmanlı hazinesi Düyun-u Umumiye’ye teslim oldu.
– 1978-1980: Türkiye’de halen de süren hâkim politikaların temeli, 1978’in temmuz ayında, Dünya Bankası’nca hazırlanan raporla atıldı. Raporun imzalayıcıları Kemal Derviş ve Sherman Robinson idi. Hükümetler bu rapora uymayı kabullenmezken, 1980 darbesiyle uygulamaya konulan bu raporla, Türkiye’nin 1978’e kadar başarıyla süren kalkınmacı, bireysel ve küçük ölçekli sermaye birikimlerine dayalı yapısı, büyük ölçekli çokuluslu sermaye ilişkilerinin kontrolünde serbestleşmeyi savunan bir dinamiğe dönüştü. Ekonomide uygulanan bu yanlış programın izlenmesiyle verilen yüksek faiz, sıcak para girişi gibi ödünler Türkiye’nin varlıklarının yurtdışına kaçmasına sebep oldu. 1977 yılında düşünülen kalkınma hamlesi böylece engellenmiş ve ‘Cumhuriyet ile yırtılan borç gömleği’ yeniden Türkiye’ye giydirilmiş oldu.
1980-2004: 1980’de yok denecek kadar az olan borç stokumuz, her yıl bütçemizin yüzde 40-50’sini vermemize rağmen 300 milyar dolara dayandı. Türkiye, 70 milyonu ile çalışıp 3-5 bin gerçek-tüzel (iç-dış) kişiye gelirinin yüzde 50’sini aktarır hale geldi. 2001 yılında borsa ve kurdaki hareket sonrası, Türkiye IMF tarafından atanan ‘1977 raporu yazarına’ teslim edildi ve dünya üzerinde görülmemiş bir dolar faizini tefecilere aktarmaya başlarken, IMF’ye en borçlu üç ülkeden biri oldu.
Son söz: ’29 Ekim’ Cumhuriyet Bayramımızı kutlarken yeniden soralım: ‘Türkiye bağımsız mı?’

 

(…) 

 

Türkiye buharlaşırken!

Yiğit Bulut

 

Bazen kendime diyorum ki, acaba ‘yabancılar ne istiyor?’ sorusuna cevap ararken ve bu bağlamda ‘küreselleşme olgusunu’ sorgularken fazla mı şüpheci oluyorum? Geldiğim noktada cevabım ‘hayır’, fazla şüpheci değilim! Hatta eminim! ‘Türkiyem’in kriz destekli tez-antitez döngüsü içinde siyasi tabloları manipüle edilirken, finans sistemi de tamamen ele geçiriliyor.
Peki nasıl? Bu noktada 2000 yılından başlamak ve grafikleri ortaya koyduktan sonra bazı yeni sorular sormak istiyorum.
Durum tespiti 1: Aşağıdaki grafik 2000 yılında yaşanan sıcak para döngüsünü çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Borsa endeksi 1999 sonu 2001 Şubat arasında 0.42 cent seviyesinden 3.7 cent’e giderken dolar kuru sabit kalıyor. Bu süre içinde yabancı takasındaki değişim 3-15-3 milyar dolar. Bütün bunlar olurken cari açık patlıyor ve kriz çıkmasına birkaç gün kalana kadar IMF ve Dünya Bankası yetkililerinden gelen tek açıklama, ‘Türkiye çok iyi yolda.’ Türkiye madem bu kadar iyi aynı dönem içinde yabancılar neden sermaye piyasalarındaki bütün mallarını satıyorlar?
19 Şubat 2001 tarihli Milliyet gazetesinin haberi. “Türk finans sektörünün geleceğine inanan, HSBC ve Citibank arayışta…” Ben de olsam inanırım. Nasıl olsa birkaç ay sonra her şey bedava olacak…Krizden yalnızca birkaç gün önce İstanbul’a gelen IMF Başkan Yardımcısı (şimdi dünyanın en büyük bankasında başkan yardımcısı) Fischer (yanında henüz Türkiye’ye atanmamış
olan Kemal Derviş var) şöyle diyor, Türk ekonomisi çok iyi yolda, her şey değişecek.
Türkiye’yi bu kadar yakından takip eden IMF, sermaye piyasasındaki büyük çıkışı, dolardaki gerilimi ve en önemlisi patlayan cari açık denklemini anayasa atılana kadar göremiyor mu?
Sonuç: Sıcak para Türkiye’yi tamamen terk edince şubatın son günlerinde ‘Anayasa atıldı’ başlığı altında krize ‘start’ veriliyor ve ikinci para kazanma dönemi başlıyor, ‘dövizi 1 milyon
770 bine kadar sürükle ve oradan Türk halkına Döviz sat!’ Bu satış devam ederken halkın da katılımını önlemek amacıyla artık süper Devlet Bakanı olan Derviş açıklıyor; döviz satanın eli yanar! (Ocak 2002) O gün satanların paraları faiziyle bugün 2 milyon 500 bin TL seviyesinde. Satanın değil, satmayanın hatta alanın eli yanmış!
Bu girişten sonra çok kısa sürede daha detaylı halini sizlere aktaracağım bazı sorulara gelmek istiyorum.
1-Devlet Denetleme Kurulu tarafından kaleme alınan ‘Demirbank raporunda’ el konması yerine ‘milli bir banka’ olarak yaşatılması daha doğru olurdu ibaresi var mı?
Bankaya el konulurken HSBC ile 1 milyar doların üzerinde bir değere pazarlık ediliyor muydu? Bu satış sürecinden siyasi otorite ve IMF (Kemal Derviş ) haberdar mıydı? Bu banka ‘takas’ mekanizması ile yaşatılarak satılsaydı, ülke menfaati ve borsada hisselerini almış yatırımcılar açısından daha doğru olmaz mıydı? El konularak neden hissedarlar mağdur edildi? Bilanço ayıklanıp, temiz kısım satıldı, kalan kimin sırtına kaldı?
2-BDDK, normal şartlar altında TBMM Araştırma Komisyonu’na bile bazı bilgileri ‘bankacılık sırrı’ diye vermezken, Kemal Deviş’in emri ile IMF ve Dünya Bankası yetkilileri BDDK’nın ‘uzaktan gözetim sistemine’ bilgisayarlarını bağlayıp bütün bilgileri indirdiler mi? Eğer indirdilerse, IMF ve Dünya Bankası görevlileri hangi resmi sıfatla ‘bankacılık sırlarına’ sahip oldular? Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin egemenlik haklarına ne oldu?
3-Kemal Derviş zamanında BDDK’da çalışan bazı elemanlar şimdi IMF’de çalışıyorlar mı? IMF’den BDDK’ya gelip sonra IMF’ye dönen var mı? Engin Akçakoca bugün IMF’de resmi olarak görevli mi?
4-TMSF, ‘Borçularla yeni anlaşma yapma, var olan bütün borçları varlık yönetim şirketlerine devret’ cümlesiyle IMF tarafından zorlanıyor mu?
5-IMF, hükümeti belediye borçlarını yabancı varlık yönetim şirketlerine devretmesi için zorluyor mu?
6-Banka sahipliği yabancılaşırken, bankaların denetimi ile ilgili IMF hükümeti ve dolaylı olarak BDDK’yı sıkıştırıyor mu? Yabancılar banka alırız ama ancak biz denetlersek şartını koşuyorlar mı? Yapılacak vergi düzenlemeleri ile orta vadede vergi daireleri kaldırılarak bankaların vergi toplaması hedefleniyor mu? Bankalar yabancı, denetim yabancı, vergi de topluyorlar!
7-Ve son olarak hükümet ile IMF neden hâlâ anlaşamadı?
Sonuç: Hiç şüphem yok; IMF kapanına düşenler, uluslararası bir finansal cendere içinde kaynak haline dönüştürülüyorlar. Şebeke IMF’ye, Dünya Bankası’na hatta reyting kuruluşlarına kadar dayanıyor. Bana inanmıyorsanız gelin Nobel ödüllü eski Dünya Bankası Başekonomisti Stiglitz’in sözlerine birlikte göz atalım; “Uluslararası ekonomik kuruluşların politikalarının çoğu zaman gelişmiş sanayi ülkelerinin ticari ve finansal çıkarları ile sıkı sıkıya bağlı olması hiç şaşırtıcı değil…” Eski Başkan Fischer büyük şirketlerin emri ile hareket etti. Şimdi Citigroup’ta başkan yardımcısı…’
Son söz: Yabancı sermayeye karşı değilim ama namusuyla geldiği ve ‘ele geçirme’ değil gerçek değer ödemeye razı olduğu zaman. Milli şirketlerimizi koruyalım ve sahip çıkalım. En kritik olanı da bana göre ulusal kalkınma hamlemize öncülük etmiş olan İş Bankası. Bu bağlamda CHP’deki aniden zorlanan siyasi karışıklığı yakından takip etmekte yarar var.

 

………………………

 

 

Ekonomik büyümede yabancı sermayenin etkisine dikkat çeken ekonomistlerden kriz uyarısı

‘Türkiye kriz öncesi Arjantin gibi’

 

Paris / Ankara (ANKA)

 

Türkiye’de yüksek ekonomik büyümenin altında yabancı sermaye girişlerinin bulunduğu, durumun 1990’larda büyük bir kriz yaşayan Arjantin ile paralelliğinin şaşırtıcı olduğu savunuldu. International Herald Tribune’de yayımlanan makalede, Türkiye’de ekonomik duruma dikkat çekilerek ”kriz” uyarısı yapıldı.

International Herald Tribune, Türk ekonomisine ilişkin uyarıları içeren ”Türkiye yeni Arjantin mi?” başlıklı bir makale yayımladı.Gazetemiz yazarı ve Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Erinç Yeldan ile Washington’daki Economic and Policy Research Center Eşdirektörü Mark Weisbrot imzalarını taşıyan makalede, yabancı paranın süratle Türkiye’ye yöneldiği, bunun da birçok yatırımcı ve analistin ülkenin ekonomi politikasını ve reformları övmesine yol açan bir büyümeye katkıda bulunduğu belirtildi. Latin Amerika tarihinin en büyük çöküşlerinin birini yaşayan Arjantin’de de kriz öncesi büyümeyi yabancı sermaye girişlerinin kamçıladığı, para biriminin aşırı biçimde değerlendiği, bunun sonucunda da ülkenin imalat sanayiinin temelinin yıkıldığı anımsatıldı. Türkiye’de son dönemdeki yüksek büyüme rakamlarının arkasında 2003’te 10.9, 2004’ün ilk sekiz aylık döneminde ise 10.9 milyar dolar tutarında bir sermaye girişinin bulunduğuna dikkat çekilen yazıda, 2003’teki sermaye girişinin ekonominin yüzde 4.6’sını oluşturduğu vurgulandı. Buna karşın doğrudan yabancı yatırımların 2000’den beri gerilediği belirtilen yazıda, ”Yabancı para girişi kuruduğunda ülke ciddi bir ekonomik düşüşe çok kırılgan hale geliyor” ifadesi kullanıldı. Herhangi bir dış gelişmenin sermayenin Türkiye’den kaçmasına neden olabileceği belirtilerek buna örnek olarak ABD ve dünya faiz oranlarında olası yükseliş gösterildi.

IMF programı yıkıcı

Türk Lirası’nın 2000-2003 döneminde dolara karşı yüzde 139 değer kazandığına dikkat çekilen yazıda şöyle denildi: ”Ülkenin yüzde 70 düzeyindeki kamu borcu sürdürülemez. Bunu sürdürebilmek için IMF, hükümete yüzde 6.5 oranında bir faiz dışı fazlayı verdirtiyor. Bu oran, Arjantin’deki yüzde 3 ve Brezilya’daki yüzde 4.25’e göre aşırı derece yüksek.”

IMF programının diğer ”yıkıcı” unsurunu yüksek faiz oranlarının oluşturduğunu savunan Yeldan ve Weisbrot, ABD’de yüzde 2 olan reel faizlerin Türkiye’de yüzde 15’i bulduğuna işaret ettiler. Yazıda, Türkiye’de spekülasyona dayalı bir ekonominin yaratıldığı öne sürülürken şu değerlendirme yapıldı: ” Türk hükümeti son 5 yıldaki sürdürülemez ekonomi politikalarını gözden geçirmelidir. IMF destekli politikaları sürdürmek tehlikeli olabilir. ”

 

 

…………………….

 
Ve…

Son olarak…

“Fetret Devri bitiyor, bir el atar mısın?”

https://www.hurriyet.com.tr/pazar/14446621.asp?gid=59

 

Sevgiler

18 Eylül 2010

Hayrullah Mahmud Özgür

Yorum Yap

Lütfen yorumunuzu girin!
İsminizi Buraya Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Sosyal Medyada Bizi Takip Edin

501,640BeğenenlerBeğen
91,834TakipçilerTakip Et
3,552TakipçilerTakip Et
7,662TakipçilerTakip Et
58,900AboneAbone Ol

Kaçırmayın