
“PUŞTMODERN” MEDYA İLE “LÜMPEN AKP”NİN DEMOKRASİ KOLBASTISI!
……………..
NİÇİN “DEMOKRASİ”YE “DİN” MUAMELESİ ÇEKİYORLAR? KÜRESEL GÜÇ ODAKLARI İNSANLIĞIN IRZINA GEÇERKEN DEMOKRASİNİN “KUTSANMASI” KİMLERİN İŞİNİ KOLAYLAŞTIRIYOR?
………………..
ENTEL LİBERALLER, HOCALARINA BİLE İHANETİ GÖZE ALARAK “LÜMPEN” AKP’NİN PEŞİNE NASIL TAKILDI? BURUNLARINDAN KIL ALDIRMAYAN ADAMLAR, KASIMPAŞALI BİR İMAM HATİPLİYE NİÇİN “BİAT” ETTİLER?
Dünya döndükçe başımızda dursun Erdoğan, Putin-Medvedev denkleminde olduğu gibi Gül ile karşılıklı bir tahterevalli kursunlar; biri Konut’ta diğeri Köşk’te, sonra öteki Köşk’te diğeri Konut’ta olmak suretiyle memleketi ömür boyu idare etsinler; biri meydanlarda “EVET” için debelenirken, diğeri topladığı domateslerle babasının bahçesinde gazetecilere pozlar versin; aralarına aldıkları Kılıçdaroğlu ve Bahçeli ile tenis topu gibi oynasınlar, ne yaparlarsa yapsınlar.
Yalnız!
Kendisiyle mülakat yapmak için poposunu yırtan Ayşe Arman bu fırsat bahşedilirse Erdoğan’a şu soruyu mutlaka sorsun, sıkıyorsa:
“8 yıldır sizi destekleyen, akıllar veren anlı şanlı liberallerimizden gerçekten memnun musunuz, sahiden hoşlanıyor musunuz? Hoşlanıyorsanız neden?”
Erdoğan kurnaz olduğu için, “Bu hatun neden bu soruyu sordu acaba” diye düşünürken havayı hafifletici bir senaryo teklif edilebilir:
“Cengiz Çandar, Ali Bayramoğlu, Hasan Cemal, Fehmi Koru, Emre Aköz, Nazlı Ilıcak, Gülay Göktürk, Ahmet-Mehmet Altan ve Mehmet Barlas ile eşlerinizi de yanınıza alarak şöyle bir haftalık bir Pataya tatili yapar mıydınız? Orayı istemezseniz, bir Tibet turu, Dalailama falan da olur…”
Erdoğan’ın gerçek fikirlerini öğrenmek için sinirlendirmek gerektiği üzere, bu soru yeterdi ve cevap kendiliğinden gelirdi:
“Ne tatili be kardeşim, benim elimden gelse bu adamların yüzüne bakmam!”
Zaten bakmıyor da…
Tayyip Erdoğan uçak muhabbetleri için daha çok gazete yöneticilerini tercih ediyor, liberaller ise daha ziyade Abdullah Gül’ün gözdeleri.
Erdoğan’ın, kendilerini “liberal” diye tanımlayan zevattan nefret etmesi için sayısız sebebi var.
Politik geçmişinde liberalizmin “L”si bulunmayan Erdoğan, iktidar olduktan sonra oturup geceler boyu dersine çalıştı da liberalizmin “olmayan” derinliklerini mi keşfetti, hayır.
Gazete köşelerinde adı geçen yazarları okuyup da ilim irfan sahibi mi oldu, hayır.
Tam tersi, tv oturumlarında neredeyse yıllardır her akşam evlerimize mecburi misafir olan entellerin hemen tamamının üzerine yapışmış “ukalalık”, “kibir” ve “despotluk” sempatiyi değil öfke ve tiksintiyi tahrik ediyor.
Salih Memecan’ın davetinde afiyetle isli viski yuvarlayan Emre Aköz ile Erdoğan 500 yıl aynı tencerede kaynasa ne olur?
Ahmet Altan ile İstanbul’dan Ankara’ya otobüs yolculuğu yapsalar Bolu’yu bulamazlar.
Nazlı Ilıcak’la çay molası verseler hır çıkar, saç saça baş başa kapışırlar.
Mehmet Barlas’ın yanağını okşamasına “iktidar narına” izin veren Tayyip Erdoğan, kim bilir eve gidince yanağını kaç kere yıkadı.
Fehmi Koru ve Taha Akyol ile aynı trene biner mi şüpheli.
Bugün referandumda “evet” diyeceğini açıklayarak iktidara “sürtünen” Orhan Pamuk Nobel’i aldığında Erdoğan’dan bir telefon bile gelmemişti. Erdoğan, Pamuk’un bir tek romanını okuduysa dişimi kırarım.
Bir taraftan öteki tarafa ne böbrek ne karaciğer ne de beyin nakledilebilir.
Erdoğan’ın kullandığı genel jargona, hiddetine hakim olamadığı zaman kullandığı sözlere bakınca tipik bir “lümpen” görüyoruz. Sınıf aidiyeti yok, burjuvaziden de işçi sınıfından da hoşlanmıyor. Kendisine “halkçı” süsü vermesi, gariban evlerine yaptığı ziyaretler hepsi oy devşirmek için, hepsi yapay… Mitinglerde toplananlara takındığı “tebessüm” maskesi o insanları sevdiğinden, inandığından değil… Milli iradeye saygısından hiç değil.
“Lümpenizm”in, anlık veya dönemsel çıkardan başka hiçbir şeye saygısı olmaz, olamaz.
Bir lümpen “gücü” ele geçirdiği zaman “ezer”, karşısına daha büyük bir güç çıkarsa da “boyun eğer!”
Misal, bir zamanlar Türkiye’nin genelkurmay başkanı ile arasını yapması için Wolfowitz’den ricada bulunuluyordu ama Bush çetesi defolup gittikten sonra yüzler Putin’e döndü, 5 milyar dolarlık nükleer santral işi altın tepside takdim edildi. Yarın gerekirse Almanya’ya, Çin’e de bir takım ikramlarda bulunulur.
“Lümpenizm” böyle çalışır, çünkü böyle hisseder, böyle düşünür, anlık, dönemlik ittifaklar, taktik çıkarlar! Lümpenlerin “stratejisi” olmaz.
AKP’ye egemen “lümpenlik” , boşluğunu ve hiçliğini sadece “din, iman, inanç” kavramları ile dolduruyor. Erdoğan’ın miting meydanlarındaki konuşmalarına bakın, entelektüel seviye sıfırın altında. Üstelik de muazzam demogoji ile techiz edilmiş.
Öfkelendikleri anda, Bülent Arınç’ın, Mehmet Ali Şahin’in veya Hüseyin Çelik’in nasıl lümpenleşebildikleri de ortada.
AKP’yi yönetenlerin, her fırsatta saldırdıkları İsmet İnönü’nün entelektüel seviyesine ulaşabilmeleri için ömürleri yetmez. Ne İhsan Sabri Çağlayangil’in, ne de Menderes’in seviyesine.
Turgut Özal bile hiç olmazsa Red Kit okuyordu.
Bunların en iyi okuduğu şey, şirket bilançoları, kar-zarar hesapları, satış(!) faturalar, bu faturalardan doğan “nema”ların, “komisyonların” listeleri!
Erdoğan’ın ömrü hayatında sadece “muhasebe tutmuş” olması bir tesadüf değil.
Türk medyasının mektep görmüş liberalleri ile AKP’yi dokusal olarak ayıran ölçütlerden en esaslısı bu kültürel “yokluk”la malul lümpenliktir.
İyi saatte olsunlar öyle uygun görmüş olmalı ki, miting meydanlarında bir de Kılıçdaroğlu tebarüz etti ama onun da lümpen söylemiyle AKP’den geri kalır yanı yok.
“Erkeksen gel çık karşıma!” diye höykürüyor.
“Yanına en kralını al gel” diyor…
Nedir bu?
Pavyon basmaya mı gidiyor yoksa bir anayasa metnini, hukuku mu tartışıyorlar?
Anayasa Mahkemesi’nin yaptığı değişiklik sebebiyle Meclis tarafından çıkartılan metnin artık “yok hükmünde” olması sebebiyle Erdoğan-Kılıçdaroğlu ikilisinin “tiyatro” oynamaktan başka çareleri de yok ya, orası ayrı…
Nasıl cezbedecekler meydanlara toplanan insanları, palavra, demagoji, yalan, lümpenleşme ve dayılanmadan başka ne var ellerinde?
HSYK’nın ve AYM’nin üye sayıları artırıldı da nasıl seçileceği belli mi? Değil.
Neyi “refere” edecek yurttaş?
Türk siyasetinde ve Türk medyasında “mantık ve akıl yürütme” çok uzun zamandır zaten terk edilmiş bulunuyor. O kadar ki, insan bir “mantık” sorusu üretirken, “yoksa ben manyak mıyım” diye şüpheye düşüyor.
Milliyet’te “demokrasi” döktüren “eski darbeci” Hasan Cemal, yan sayfada aklı ve hukuku savunan Rıza Türmen’i okumuyor ama görevini devrederken yaptığı konuşmasıyla adeta bir “lecture” veren İlker Başbuğ ile dalga geçmeyi maharet sayan Rasim Ozan Kütahyalı’yı okuyor, beğeniyor, savunuyor, hatta arkalıyor da!
Aklın ve samimiyetin tükenişinin resmidir bu.
……………
Binnetice, “lümpen” AKP iktidarı ile kibirli ve sosyetik liberallerin nasıl müttefik oldukları biliniyor da bu birlikteliğin hala sürüyor olmasını ve “görüntüde” hala bu ittifakın yeni yeni cepheler kazanıyor havasını acaba neye yormalıyız?
Aklı başında her insan şu sorunun yanıtını merak ediyor: Bu “arızi” ve “marazi” yol arkadaşlığı nasıl oldu da hala lastiği patlatmadı?
Onları birbirine yapıştıranlar, Türkiye’yi bölüp parçalamayı hedefe koymuş küresel “oyun” kuruculardı. Asitle-baz gibi zıt “liberaller” ile “AKP”yi bu oyun için eklemleyen tek ortak nokta ise “iktidar” açlıklarıydı.
AKP’yi hem acemilikleri, hem de aç gözlülükleri sebebiyle “iktidara” oturtanlar, medyadaki entelleri de AKP’ye lojistik “asker” yazdılar.
Her iki tarafın kumandası da oyunu kuranların elindeydi.
50 yıldır zaten “egemenlerin yazarlığını” yapan Mehmet Barlas şu anda Sabah gazetesinde nasıl “egemen” ise, Ankara’da da Tayyip Erdoğan hala egemen. Birbirlerinin yanağından makas almayacaklardı da kimden makas alacaklardı?
Ama artık yetmedi mi?! Bu “çirkin” ittifak kabak tadı vermedi mi?
AKP’yi üç gün daha beş gün daha iktidarda tutmak için “it gibi” çalışan istihbari çete, hırslarını yenememiş emekli kurmaylar ve yabancı servis elemanları, bu tefessüh etmiş tabloyu daha ne kadar götürebileceklerini zannediyor? Bütün ülkeye yayılan ufuneti nasıl önlemeyi düşünüyorlar? Memlekette yaratılan toplam yıkım nasıl reorganize edilecek?
…………………..
Gelelim ana meselemiz olan “demokrasi” oyununa.
Siyasetin güç odakları ile medyanın güç odakları halka, millete ne anlatıyorlar yıllardır? Hangi söylemleri kullanıyorlar? İkinci olarak da medyanın ve siyasetin geri kalan güçleri ne iş tutuyorlar? Onlara düşen tamamlayıcı görev ne?
Cevap ortada.
Entel medyacılar ile “lümpen” AKP’nin ortak kullanabileceği yegane söylem “demokrasi” kavramı idi. Bu kavram muazzam “örtüleme’ kaabiliyetine haizdi.
Demokrasi söylemi insanlık âleminin son 200 yılda üretebildiği en etkili propaganda silahı idi, en kullanışlı “yalan”dı.
Bu âlemde artık “demokrasiyi” sevmeyeni dövüyorlar.
Demokrasi öyle bir “din” gibi sunuluyor, öylesine kutsallaştırılıyordu ki…
Artık faşistler de demokrat, kafatasçı da demokrat, liberal de demokrat, dinci de demokrat, muhafazakâr da demokrat, neoconcu da demokrat olmuştu…
Berlusconi de demokrat, Sarkozy de demokrat, El Beşir de demokrat, Ahmedinecad da demokrat, Budistler de demokrat, Sihler de demokrattı…
Amerikanın giden gelen kurt yönetimleri zaten demokrattı!
Kimin ne kadar demokrasiye inandığını ölçen bir beyin tomografisi çekilemeyeceğine göre herkes istediği an demokrat olabiliyordu.
Deklare etmek yetiyordu.
“Ben demokratım, demokrasiye inanıyorum, daha fazla demokrasi istiyorum”, stop!
…………………………..
Peki, ortada küresel koca bir yalanın dolaşıp durduğunu gösteren asıl gerçek nedir?
O çıplak gerçek şu ki, dünyada “sahici anlamda” bir demokrasi hala yok, hem de hiçbir ülkede yok!
Demokrasiyi icat eden Atina’da demokrasi sadece site yurttaşları için vardı. Köylüler, serfler için var mıydı? Yoktu.
Roma da köleler için demokrasi var mıydı? Yoktu!
Şimdi de dünya ölçeğinde milyarlarca insan için demokrasi yok, kişisel özgürlük yok, anayasal güvence yok…
Daha doğrusu “egemenlerin” çizdikleri sınırlar içinde, izin verdikleri ölçüde var.
Öte taraftan, küresel tröstlere aslanlar gibi demokrasi var, küresel finans kapitale demokrasi var…
Onların küresel ve lokal işbirlikçilerine demokrasi var.
Gerisi yalan!
Öyleyse inanılmaz bir ilaçla karşı karşıyayız.
Bütün hastalıkları “tedavi” edebiliyor. Ama bu ilacı yalnızca güçlüler kullanabiliyor, dünyanın geri kalanı “hasta” kaynıyor.
Komik gazeteci İsmet Berkan, yönettiği Radikal Gazetesinde birkaç gün önce enteresan bir demokrasi hikâyesi anlatmaktaydı:
Osmanlı’yı ziyarete bir Amerikan ticaret filosu gelmiş. Başlarındaki albay ile Osmanlı yetkilileri, oturup sohbet muhabbet etmişler, sıra ticari anlaşmalara gelmiş. Osmanlılar demişler ki, bu anlaşmaları imzalarız ama “gizli” olmak kaydıyla. Amerikalı albay çok şaşırmış. Ben böyle bir şey yapamam, “gizli” anlaşma bizde olmaz, hükümetime anlatamam, demiş… Osmanlılar da, tamam biz gizli tutarız, siz ne yaparsanız yapın, diye bağlamışlar.
Anlıyoruz, İsmet beyin hikâyesi Amerikan demokrasisini ve şeffaflığını pek güzel yüceltiyor da, aynı Amerika’nın kuruluşundan bugüne kadar bütün dünyadaki işbirlikçileri ile yaptığı gizli anlaşmaları ben mi yaptım?
Bugün Çankaya’da oturan Abdullah Gül, Powell ile yaptıkları 9 maddelik gizli anlaşmayı Türk basınına anlatmadı mı, birkaç yıl önce?
General Powell, Tanzanyalı mıydı?
İşte bu arkadaşlar hem gazeteci, hem yazar, hem de demokrat, tut kelin perçeminden!
…………………..
Her gün bütün gazeteleri ve köşeleri okuyun, televizyon programlarına bakın, tartışmaları izleyin. Yuvarlak hesap, küçük büyük, irili ufaklı 100-150 kadar İsmet Berkan’a rastlarsınız.
Hepsi demokrat, liberal, şeffafçı, asker düşmanı, haybeden yargıç, istihbaratçı, malumatfuruş, bilirkişi, ukala, kibirli, despot…
Perşembe pazarı diyeceğim ama değil, “Demokrasi” pazarı, don 5 lira, sutyen 5 lira!
Mideniz kaldırabilirse eğer, “demokrasi” diye kürsü kürsü bağırmakta olan Tayyip Erdoğan’dan, yine demokrasi diye böğürmekte olan yeni yetme Rasim Ozan Kütahyalı’ya kadar azgın bir takım oluştuğunu görürsünüz.
Aynı merkezden yönlendirilen bu takıma, bütün liberal mafyayı, tekmil muhafazakâr çeteyi dâhil edin…
Başbakanın yanında menemen testisi gibi dizilmiş bakanları koyun…
Fehmileri, Cengizleri, Hasanları sakın eksik bırakmayın.
Engin Ardıç’ı dâhil edin ki işkembe çorbası tam tekmil olsun.
Bir de “Türk ordusu lağvedilip yenisi kurulmalıdır” diyen Mümtaz’er Türköne’yi unutmayın,
tüy şeklinde tepeye dikebilirsiniz.
Papağanlar gibi “demokrasi de demokrasi”, başka laf yok!
Bunlar hadi, iktidar nimetlerini kullanan, paylaşan veya dolaylı nemalanan bir konjonktürel koalisyon.
“Karşı tarafta” görünen, CHP’ye, MHP’ye hatta Kürtçü BDP’ye bakın, onların ağzında da demokrasi sakızı!
Ne sakızmış ki yüzlerce siyasetçi, yazar, tartışmacı, terör uzmanı, istihbarat artığı kim varsa hepsi çak çak çiğniyor, bana mısın demiyor.
“Bu kadar hünerli bir kimya olabilir mi?” derseniz, ortada kimya yok “simya” var.
Demokrasi kavramına bu kadar iştiyakla, bu kadar hevesle yüklenenler aslında birer simyacı.
Simyacı, yani taşı altına çevireceğini söyleyen palavradan kimyacı.
Kel alaka maddeleri birbirine karıştırıyor, ısıtıyor, yelliyor, üflüyor ve değerli bir şey ürettiklerini iddia ediyorlar. Tıpkı, referandum paketindeki içi boş yavelerden “demokrasi” ve özgürlük üretebileceklerini söyledikleri gibi…
Antik simyacıların arasında sahiden bir şeyler bulmaya çalışan saf adamlar da vardı, bizim simyacıların yalanları ozon tabakasını deldi.
Güdük referandum paketinden “demokrasi” çıkacakmış! Kuş çıkacak aslında.
Toplumun üzerinde kurmaya çalıştıkları “parti diktasına” karşılık, bunların savunduğu demokrasi en hafif ifadeyle “muhayyel”dir, normal ifadeyle ise devasa bir yalandır.
Bunların demokrasisi bir simya malzemesidir, ciladır, örtüdür, aldatmacadır.
“Damgalı” liberallerin dışındakilere de dikkat buyurun:
Profesör unvanı ile üniversitelerde ders veren Ahmet İnsel gibi; AB uyum çalışmaları esnasında Türkiye’ye sızıp, memleketimizden kız alan ve Radikal’de yazarlıkla şereflendirilen Lahendayk birader gibi; “mert” Nuray olsaydı ülke için herhalde daha hayırlı olacak olan Nuray Mert gibi; “dinci uzmanı” diye kendine bir kariyer icat eden Ruşen Çakır gibi; kıblelerini arayan şaşkınlar babında Cüneyt Ülsever yahut Mehmet Tezkan gibi; piyasa yapmak için Fazıl Say’ın her konserine farklı bir “partner” ile takılan Ahmet Hakan gibi; sit-com tadında her türlü rezilliği kaleme aldıktan sonra kafalarına saksı düşmüşçesine kendilerine gelip, ulan memlekete dair bir şeyler de biz söyleyelim diye demokrasi döktüren Reha Muhtar-Hıncal Uluç ikilisi gibi nice eşhas-ı muhteremin ağzındaki sakız da aynı demokrasi sakızı.
En nihayet Okay Gönensin bile köşeyi doldurmak için çiftçinin ineğin önüne saman boca ettiği gibi okuyucuya ha bire demokrasi boca ediyorsa, gitsin o demokrasi kendini kör kuyulara atsın daha iyi. Sayesinde insanlık âlemi demokrasiden kurtulur bari bir hayrı dokunur.
Demokrasi, bu heyet tarafından bu şekilde kullanılıyorsa, bu eziyet de ona yeter demek lazım ama…
“İktidara” kuyruk sallamak anlamında her Tanrı’nın günü “EVET”in faydalarını anlatmak için çırpınan gazeteciler ne kadar komik duruma düştüklerinin de farkında değiller.
Ağızlarından demokrasiyi düşürmeyen liberal çete, basit bir muhakeme sorusuyla görülebilecek çıplak gerçeği görmekten ve göstermekten kaçınmaya devam ediyor.
“8 yıl” hükümetlerin hayatında çok uzun bir zaman.
AKP 8 yıldır iktidarda ve demokrasiden başka laf etmedi.
Pratikte ise kendi “parti iktidarını” pekiştirmekten başka hiçbir şey yapmadı.
Türkiye Cumhuriyeti, bir “parti ülkesi” haline getirildi.
Parti hükümranlığını genişleten her türlü girişim, düşünce ve davranışın özgürlük alanı genişletildi, bu sürece karşı çıkanların ise sesleri kısıldı, hayatları kaydırıldı.
Demokrasiyi istediğini söyleyen bir kimse, bu gidişi göremezse, bunu sorgulamazsa ve gidişattan ürkmezse, ne düşünmemiz gerekir?
Ya ahmaktır, ya işbirlikçidir ya da samimiyetsiz bir yalancıdır.
Sekiz yıldır AKP iktidarda değil mi?
Sekiz yıldır demokrasiyi getirmekten başka her şeyi yapan AKP hükümeti, bir güdük referandum ile mi demokrasiyi getirecek diye sormazlar mı adama?
Tıpkı, darbe darbe diye çemkirerek milleti esir almaya çalıştıkları gibi, demokrasinin esamisinin okunmadığı yerde, hiç durmadan “demokrasi” diye bağırıp durmak AKP’yi “demokrat yapmaya” yeter mi?
Üstelik ülkede yaratılan baskı, tehdit, korku ve şantaj ortamı da cabası.
AKP iktidarının ve bizzat Erdoğan’ın harbiden “demokrat” olduğuna bir nebze inanıyorlarsa eğer, bu yazarcıklara bir teklifim olacak:
“AK Parti” yerine “AKP” yazın da görelim!
2002 seçimlerinde iktidara geldiğinde hepsi de partiyi “AKP” diye yazıyordu, uzun zaman öyle devam ettiler, ne zaman ki Başbakan “Kardeşim adımızı yanlış yazıyorsunuz, biz AK Parti’yiz” deyince, usul usul dümen kırdılar ve şimdi tamamı AK Parti yazıyor.
Sizin demokrasiniz işte bu, AKP’nin demokrasisi de işte bu!
Bir başka demokrasi örneği:
Eski televizyoncu, AKP grup başkanvekili Suat Kılıç nam bir yakışıklı var piyasada, parti sözcülüğü yapıyor, televizyona çıkıp her fetva verdiğinde sıklıkla şu ifadeyi kullandığı dikkatimi çekti.
“Karar verilir, sonra araziye inilir anlatılır, netice alınır…” filan gibi.
Peki ne demek “araziye inmek?”
Siz Türk siyasetinde böyle bir jargonu daha önce işittiniz mi?
Ya bu metroseksüel görünümlü parti sözcüsü, kullandığı kelimelerin farkında değil ya da dip zihniyetini ele vermekte…
Millete gitmek, kamuoyuna açıklama yapmak ne vakitten beri “araziye inmek” oldu?
Bu millet “arazi” mi? Yoksa tohumlanacak tarla mı?
Halka “arazi” diyecek kadar lümpenleşen metroseksüelden “demokrasi” çıkar mı derseniz, işte bir tek o çıkmaz.
Bu iktidar, hem lümpen hem de kurnaz! Çarıklı erkan-ı harp dediklerinden…
Bülent Arınç geçen hafta “vahiy gelmiş” gibi konuştu:
“Vallahi Mustafa Balbay’ın, günahım kadar sevmediğim Tuncay’ın içerde yatmasına gönlüm razı olmuyor. Darbeyi planlayanlar dışarıdayken bu hak mı?”
“Yalakalıkla” görevlendirilmiş medya bu lafın üzerine atladı, sayfalar doldurdu. Bülent Arınç bir lafla merhamet ve hukuk anıtı oldu.
Hâlbuki meramı şu idi:
Kardeşim Mustafa içerdeyse, 102 subay da içerde olmalıdır. Yoksa TSK’nın imtiyazı mı var?
Tiksindirici hale gelen medya leşkerleri, “Silivri sizin iktidarınızda toplama kampına dönüşmüşken, siz neredesiniz?” diye bile soramadı.
Çük nerde Selanik nerde?
……………….
“Demokrasi” söylemini Batı icat ettiği için tabii ki çok daha ustaca ve incelikle kullanıyor bu aleti…
Türkiye’de demokrasi genellikle “halkı kandırmak ve kazıklamak” için kullanıldıysa da
Bu gün tamamen bilinçli ve planlı olarak “örtüleme” amacıyla kullanılmakta.
AKP’ye yol gösteren ve gündem haritasını çizen “istihbari psikolojik harp çetesi”nin hüneri bu…
Demokrasiyi sittir edin!
Bu “saygın” ve “muteber” kavramı “örtüleme” için kullanacağız.
Mevcut demokratik sistemin kazanımlarını ortadan kaldırma sürecini saklayacağız.
Nasıl saklarsın?
Bir tek yol var:
“Demokrasi” sihirli bir kelime olduğuna göre, abanırsın demokrasiye işi bitirirsin.
AKP “tüccar” parti, onu kullanmak yönlendirmek çok kolay da, peki “bütün bu kepazelikleri” örgütleyen, düzenleyen, birbiri ardına gündeme koyan “arka plan”daki “hisseli kumpanya” yarın devlete millete ne hesap verecek?
“ Biz, AKP’nin gerzekliğinin derecesini ölçmek için yaptık her şeyi” mi diyecekler?
AKP’yi yönlendiren, kamuoyunu oluşturan, gazeteleri biçimlendiren ve konuşturan “organize işler”, Pakistan’a yardım dümeniyle Emine Erdoğan’ı sahneye çıkartırken, yanına dün Semra Özal’ın yanında papatya, bugün Emine hanımın yanında “AKPatya” olmayı normal sayan Boğaz güçlülerini ve dahi Hülya Avşar’ı oturturken, bir “günlük işi” daha bitirmiş olmanın huzuru ve rahatlığı ile “yevmiyeyi hak etmiş” ve o gece güzel bir uyku çekmiş olabilir.
Bu resimleri arka arkaya görüntüleyip, sırayla oynatarak AKP iktidarına bir oksijen tüpü daha bağlamış olabilirler.
Fakat bu hastayı ölümsüz hale getirmeyi başarabilirler mi?
Başaramazlar.
Çünkü dünyada hiçbir iktidar ölümsüz değildir.
…………….
Çok da haksızlık etmeyelim, demokrasi derken AKP’nin meramı kendi iktidarına “özgürlük”, rejimin ırzına geçme hürriyeti, parti diktası vs, ise…
Liberal çetenin meramı, kendilerinden olmayan herkese saldırma özgürlüğüdür.
Nasıl bir demokrasi olacaksa orada istedikleri gibi at oynatacaklar.
Bir yandan Türkiye dönüştürülürken, bir yandan iktidarları devam edecek…
Örneğin, yarın işler şu şekilde görülecek:
Genelkurmay Başkanlığı’na davet edilecek bu zevat… Büyük masanın bir tarafında genelkurmay başkanı, kuvvet komutanları, büyük karargâhların kurmay başkanları oturacak…
Karşı tarafta, başbakan ve birkaç bakan ile birlikte Cengizler, Mehmetler, Altanlar, Fehmiler dizilecekler…
Konu açılacak…
“ABD Ortadoğu’da feşmekân ülkeye girmek istiyor efendiler… Bizi de yanında görmeyi arzu ediyor. Ne yapalım?”
Bizim liberaller ile yakın zamana kadar BOP eş başkanlığı yüksek görevini ifa etmekte olan Erdoğan “girelim hemşerim” derlerse, Türk ordusu dalacak içeriye ABD ile beraber…
Yok, “canımız istemiyor” derlerse Türk Silahlı Kuvvetleri, “emriniz olur” diyecek, girilmeyecek…
Bunların demokrasi dediği rejimde, askerler “taşak oğlanı” olmuş olacaklar, anlayacağınız.
Mehmet Altan’ın gazetesi Star’da, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yaylım ateşi etsin diye köşe verdiği Yağmur Atsız isimli kişi geçen gün yazıyordu:
“1955’te yeniden kurulan Alman Ordusunun (Bundeswehr) mevcudu 190 bin. Askerlik mükellefiyetinin kaldırılarak tamamen profesyonel kadrolarla 163 bin kişilik orduya dönüştürülmesi kararlaştırıldı. 1955’ten bu yana 55 yıldır gelmiş geçmiş toplam orgeneral sayısı 43. Yazı ile kırk üç! Şu andaki toplam general ve amiral sayısı ise 29…”
Bu beyzade devam ediyor:
80 milyonluk Almanya’nın ordusu böyleyken, 73 milyonluk Türkiye’nin TSK mevcudu neden 800 bin, neden 347 general ve amiral yönetiyor?”
Yağmur Atsız’ı tanımam etmem, bağlantılarını bilemem. Sadece, bu liberal zevatın hangi konuları niçin “örgütlü bir şekilde” defaatle ve usanmadan dile getirdiklerini merak ederim.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “küçültülmesi”, “paralı askerlik” ve “profesyonellik” gibi cafcaflı tekliflerle hedeflenen genel amaç, Türk Milleti ile Türk Silahlı Kuvvetleri arasındaki tarihsel ve milli bağı kopartmaktır.
Türk Silahlı Kuvvetleri “Allah’ına” kadar profesyoneldir. Türk Bayrağı, şehadet şerbetini içmiş askerlerin kanından mülhem kan kırmızıdır. Vatan, para için savunuluyorsa, ortada ne vatan vardır, ne de savunan.
Bu teklifi uluorta yazan ve dile getirenler, giderek profesyonelleşen, paraya kavuşan, zenginleşen, yatlara, yalılara ulaştıkça da kendi mesleğinin ırzına geçen medyacılarla, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni karıştırıyor.
Bu vesile ile Bay Atsız’a bir hususu çalışmasını tavsiye etmek isterim.
Almanya, ikinci cihan harbi yenilgisiyle, bir anlamda “iğdiş edilmiş” bir ülkeydi. 1955’te kurulan ordusu “izin verildiği ölçüde” bir ordudur. (Bakınız Japonya!)
Ama “bugünkü” Almanya’nın yönettiği muazzam küresel finans kapitali, ABD’deki demografik incelemede birinci sırada gelen 45-50 milyonluk “Alman kökenli” nüfus kapasitesi ve Amerikan “kabuk devleti” içindeki “konumlanışı” hesaba katıldığında, Almanya’daki “yerel” silahlı kuvvetlerini kısmen daraltmaya gittiği bile düşünülebilir.
Ekonomistlerin istatistiksel bakışları nasıl her zaman gerçekleri anlatmıyorsa, bu şahısların sayısal mukayeseleri de her zaman gerçeği yansıtmıyor.
Bu eşhasa bakılırsa İsviçre’de de şahane bir demokrasi vardır. Anlata anlata bitiremezler.
Fakat aynı İsviçre, bütün dünyanın en kirli parasını, saklayan, yıkayan bir komisyoncular ülkesidir. Diktatörlerin, hırsızların, katillerin, kaçakçıların, uyuşturucu ve silah baronlarının milyarlarca dolar servetinden aldığı komisyonla yaşar İsviçre.
Demokrasiye bakmayı çok seviyorlar, iyi de insan örtüyü kaldırıp biraz da o demokrasinin altına bakmaz mı canım?
……………..
AKP’yi yönlendiren “istihbari çetenin” hünerbazlığına örnek anlamında bir fotoğraf daha günden güne netleşiyor.
Deniz Baykal’ı kimlerin kasetleyerek diskalif ettiği, ardından CHP’nin tepesine Kemal Kılıçdaroğlu’nu yapıştırdığı sır değil.
Çünkü hemen ardından gerçek maksat hâsıl oldu.
Kılıçdaroğlu, üç günlük “Recep Efendi” söyleminden sonra “Sayın Başbakan…” şeklinde hitaplarıyla Erdoğan’ı daha da meşrulaştırma işine girişmekle kalmadı, PKK’nın ne idüğü belirsiz “ateşkesinden” bilistifade ortaya bir “genel af” lafı attı, açık oturumcu, köşeci, yazar AKP hempaları balıklama konuya daldılar.
“Genel af” teklifi, Erdoğan’ın veya Gül’ün dillendirmeye cesaret edemeyip, çakma lider Kılıçdaroğlu’na söylettikleri bir teklif.
Tiyatro o kadar sırıtıyor ki, Kılıçdaroğlu’nun “genel af” teklifi medyadaki hokkabazlar tarafından derhal gündeme alınıp, legalize edilirken, Tayyip Erdoğan kürsüye çıkıp “Sen kimsin ki genel aftan söz ediyorsun, biz sana izin mi verdik” diyerek AKP hanesine puan yazdırıyor.
Hemen ertesi gün Hürriyet’in manşetinde aynı konu… Başbakan’ın “sevimli yeni genel yayın yönetmeni” ile çekilmiş fotoğrafının süslediği manşet şu:
“Ülke ayağa kalkar!”
Kılıçdaroğlu, “genel af” yumurtlamıştı ya, Erdoğan güya buna karşı çıkıyor.
Nasıl tezgâh ama…
Hem AKP’ye artı puan yazdırılıyor, hem CHP kirletiliyor… Finalde de kamuoyu usul usul genel af menel af konularına “alıştırılıyor!”
“İmralı ile kim görüştü, kimler görüşebilir” tartışmaları da hatırlanırsa tezgâhın psikolojik harpçiler tarafından nasıl gergef gibi işlendiği kolayca görülür.
Bu arada MİT’i tebrik etmeliyiz, mezkûr tartışma sayesinde öğrenmiş olduk, meğer Başbakan’a çaktırmadan, gizlice İmralı ile görüyorlarmış…
Çete hünerbaz ama vallahi operasyon çok sırıtıyor; Bahçeli ile Kılıçdaroğlu üzerinden PKK legalize ediliyor, CHP kirletiliyor, Kürdistan’ın “test sürüşü” yapılıyor.
“Liberal” plakalı yazarların “demokrasi” derken istedikleri işte bu:
Demokrasi olsun ki, PKK’ya af çıksın, İmralı’da yatan kiralık katil, legal siyasete atılabilsin, Kürtçülerin özerklik talepleri karşılansın…
Türk Silahlı Kuvvetleri “kurumsal olarak” lazım olduğu zaman istendiği gibi hırpalanabilsin…
Tayyip Erdoğan’ın aort damarlarını çatlatacak derecede “yargı ayağımızda pranga” diye haykırdığı üzere adaletin “partileştirilmesi” temin edilsin…
“Taşşak oğlanı” askerler ile “maşşak oğlanı” hâkimlerle şöyle şirin bir husye demokrasisi kurulsun!
Bunların “demokrasi” söylemindeki “derin samimiyetsizliğini” Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin şu anki durumu anlatmaya yetmiyor mu?
27 Ağustos tarihli makalesinde, AKP hükümetine muhalefet edenleri “ileri gidenler” diye tanımlayıp “iktidara ispiyon eden” Mehmet Barlas, “seçimle gelenler milli iradeyi temsil etmektedir” gibi basmakalıp sözlerle iktidarı yüceltirken, neden başını çevirip de Meclis’e bakmıyor?
“Anayasal” olarak mevcut demokrasinin ve rejimin “mabedi” olarak kabul edilen Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde “millet iradesi” mi hâkim yoksa AKP iradesi mi hâkim?
“Yasama” organı, niçin “Yürütme”nin emrinde?
Başbakan ve Hükümet milli iradeyi temsil ediyor da, Meclis etmiyor mu? Çin’den mi ithal edildi vekiller?
Bırakalım teorik lafları bir tarafa, artık AKP vekilleri değil, muhalefet vekilleri bile AKP’nin “vesayeti” altında değilse ben adımı değiştiririm.
Deniz Baykal’ın bir kaset operasyonu ile direksiyondan indirilmesi ve yerine acemi sürücü Kılıçdaroğlu’nun oturtulması da mı milli iradenin işi? Bu olay bile Meclis’teki sandalyelerin kimlerin vesayeti altında olduğunu göstermiyor mu?
Barlas gibi bir tecrübe(!), Çetin Altan gibi bir erbab-ı kalem(!), Devlet Bahçeli’nin yönlendirilmesiyle, AKP öncesi hükümetin nasıl tasfiye edildiğini, Deniz Baykal’ın yönlendirilmesiyle Tayyip Erdoğan’a Meclis yolunun nasıl açıldığını, yine Devlet Bahçeli’nin kıskaca alınmasıyla Abdullah Gül’ün nasıl Köşk’e çıkartıldığını “göremiyor, bilemiyor” olamayacaklarına göre, ortada devasa bir “samimiyet sorunu” bulunmaktadır.
Demek ki, “liberal-lümpen” iktidar koalisyonu “demokrasi”den yana kötü niyetli.
“Milli irade”nin yerine “parti iradesi” konuldu.
Kendine demokrat diyenler için bu tablo utanç verici.
“Tüccar siyasetçi” kavramları istediği gibi kullanır anlarım ama…
Londra, Paris ve New York’tan başka referans kabul etmeyen, entelektüel beslenmelerini Batı medyalarından temin eden, sözde aydın ve sözde liberaller, AKP’nin doludizgin yürüdüğü bu “parti diktasına” nasıl göz yumabiliyorlar?
Ya ar damarlarını aldırdılar ya da “özel görevliler!”
Başka yolu yok.
Alın AB’ye bakın, ABD’ye bakın.
Toplumsal, politik ve hatta ekonomik bilinç anlamında “zavallı” duruma düşürülmüş Batı kamuoylarını kolayca kandıran sefil hükümetler, “demokrasi” adına bütün dünyanın ırzına geçmiyorlar mı?
Bush çetesi, Irak’a dalmadan önce kendi embedded gazetecilerini kucağa oturtmamış mıydı? Blair Irak’a dalarken Londra’nın ünlü yazarları ne yapmışlardı ki?
Neymiş?
ABD, dünyanın demokrasi abidesiymiş?
Amerika’da vatandaş sandığa gitmiyor senelerdir be dostlar?
ABD yurttaşları, televizyon illüzyonlarından başını kaldıramıyor, tam bir “truman şov” sistemine hapsedilerek dünya gerçeklerinden kopartılmış biçimde yaşıyor.
Oralarda, adaletin elinde tuttuğu teraziye kim daha çok para koyarsa, karar onun lehine çıkıyor.
Demokratik(!) Amerika’da milyonlarca çiftçi, birkaç büyük tahıl tröstünün esiri durumunda!
Kendi tohumunu eken çiftçiyi hapislere tıkıyorlar.
Mehmet Barlasların demokrasisi ve globalizmi işte bu.
“Batı’da demokrasi bulunduğu” şeklindeki galat, tam bir saçmalık, bir körleştirmedir.
Gerçek şu ki, Batı’nın sistem uzmanları “demokratik kılıf” altında bütün işlerini örtülü biçimde yürütmekte ustalaşmış hepsi bu. Sen bakınca “çok demokratik” görürsün ama işler gerektiği gibi yürütülür daima.
O sistemi bir adım geriye itebilmek için Rus kökenli Ayn Rand’a, “liberalizmin nimetleri” adına kendi kilosundan fazla kitap yazdırıp, yayınladılar, inana inana bizim tüccar sinemacı Sinan Çetin inandı, kadıncağızın palavralarına…
Kendi hükümetlerinin, finans kapital merkezlerinin ve yasal dayatmalarının tahakkümü altında inim inim inleyen Amerikalılar, İngilizler, Fransızlar, “köleleştirilmiş Almanlar”, Berlusconi’nin manyağa çevirdiği İtalyanlar, romanları ülkeden kovalayan Sarkozy’nin Fransızları…
Avrupa Birliği’nde düne kadar şımarık evlat, bugünse “piç” muamelesi gören Yunanlılar…
Bütün bu sıradan insanlar hangi cinsten olursa olsun, ne oyun kurucuların ne de onların dümbeleği olan liberallerin asla umurunda değil, olmaz da…
Büyük bir yalan, büyük bir aldatmaca, büyük bir propaganda ile sersem edilmiş milyonlarca insan…
500 milyon AB, 300 milyon ABD, küsuratıyla birlikte 1 milyar Hıristiyan tebaası, “finans kapital”in reayası olarak hayatını sürdürmeye çalışıyor.
Medyalar “demokrasi var” diyor, onlar kafa sallıyor. Tüketmelisiniz, diyor onlar mağazalara saldırıyor. “National Geographic, History Channel” türünden sayısız ekranda yalan dolan belgeseller, küresel ısınmaydı, su bulamayan Afrika’ydı, selde kaybolan Pakistanlıydı türünden “vicdan yapan” palavralarla kendi milletlerini uyutup duruyorlar.
Bize de bulaştırdıkları, bizim milletimizi de ekranlardan uyutup durdukları gibi…
Cambazhaneye dönmüş tv’de Cüneyt Özdemir diye bir çocuk, almış karşısına Fazıl Say gibi bir uluslararası yeteneği, aklınca sorgulamaya hırpalamaya çalışıyor. Şımarıklık, had bilmezlik o hale gelmiş ki, Fazıl’a niçin “çakmaya” çalıştığını bile bilmiyor, fark edemiyor. Yiyor dayağı oturuyor aşağı…
Sen madem televizyoncusun, üstelik de “gazeteci” geçiniyorsun, bir zamanlar arabesk de olsa “düzene, sisteme, yoksulluğa ve çaresizliğe” bir çeşit “protesto” olarak yaygınlaşan o müziğin ünlü isimlerinden olan Orhan Gencebay’ın, AKP iktidarında, pop şarkı yarışmalarında jüri müri ayağına nasıl yemlendiğini, gazetelere yansıtılan “borsa oyunu” haberleriyle nasıl ürkütülerek dönüştürüldüğünü göremiyorsan, yan toplara ne diye giriyorsun?
İşini iyi yapmış son derece popüler bir sanatçı ile işini mükemmel yapmış küresel bir sanatçıyı kafa kafaya tokuşturup, Fazıl’ı yemeye çalışmak sana mı kaldı?
AKP’ye dolaylı yoldan çalışabilirsin, bu senin tercihin…
Ama harbiden gazetecinin, televizyon reklamlarında kimlerin oynatıldığına, reklamları kimlerin çektiğine, dizileri kimlerin paylaştığına, rol alanların sonraki veya önceki “politik açıklamalarına”, bütün bu işleri kimlerin nasıl planlayıp tezgâhladığına bakması gerekmez mi?
Gülse Birsel ile Yılmaz Erdoğan programlarının hangi düzlemde birleştiğine ve siyasi sonuçlarına bakmak gerekmiyor mu?
Haberciliğin Zeus’u diye pompalanan ve güya “muhalif” takılan Uğur Dündar’ın yönettiği haber kanalında haftalardır dönmekte olan “et” haberlerinin yarattığı toplumsal tortuyu ölçmek gerekmiyor mu?
Kilosu 35-40 liraya dayanmış etin nasıl ucuzlatılacağı soruluyor, ithal et muhabbeti dillendiriliyor, 300-500 ton ithalat ile sanki et ucuzlayabilirmiş havası basılıyor, dakikalarca et görüntüsü yayınlanıyor, netice ne peki?
Piyasa hiçbir şekilde ucuzlamıyor, çünkü imkânsız. Ama Başbakan meydanlara çıkıp “et spekülatörlerine izin vermeyiz, ithal ederiz, halka ucuz et yediririz!” diye efelik yapıyor, halkı kandırıyor.
8 yıldır sanki kendisi başbakan değilmiş, trenden dün inmiş gibi…
Uğur Dündar’ın “süslü” görüntüleri ve “Haberde Güven” sloganı ile jenerik döndüren bir kanalın Erdoğan’a bu kadar değerli bir kafa pası atması “gazetecilik mi” acaba?
Bir gece ekranların başında not tutulsa, anlı şanlı gazetecilerin, dizi oyuncularının, senaryoların, hatta reklam repliklerinin, açık oturumların, sahte uzmanların takındığı tavır ve sunumlar alt alta kaleme alınsa, televizyonculuğun rezilliği, müptezelliği ve iktidarla işbirliğinin romanı çıkar, romanı!
………………
Fakat merak buyurmayın, bu rezillik bize has değil, Batı demokrasilerinin de arsız sermayeye hizmet eden medya liberalleri mebzul miktarda…
Hiç kimse, oralarda mükemmel biçimde çalışan propaganda mekanizmaları eliyle, insancıkların düşünemeyen, bireysel yargılarını terk etmiş, muhakeme edemeyen moleküller haline getirildiğini umursamıyor bile.
Hıristiyan âleminin insanları hala Tanrı’ya taptıklarını düşünüyorlar ama finans kapitalin usta üçkâğıtçıları çoktan tanrılarını çalıp yerine “para”yı oturtmuş durumdalar.
Hazreti Dolar’ın Tanrı yerine geçtiği yerlerde “demokrasi” olabilir mi?
Ya da demokrasiye benzer bir şeyler varsa gerçek demokrasi midir?
Gerçeği görmek isteyenler, Almanya’ya bakabilir.
Bu ülke, sadece Avrupa’nın değil, bütün kapitalist alemin en örgütlü, en gelişmiş ülkelerinden biri. Alman derin devleti, Almanları öyle muazzam bir bilinç yarılması ile örgütlemiştir ki, her alman, kendisine gösterilen fabrikaya gidip, üç vardiya eşşekler gibi çalıştığı, 65 yaşına kadar emekliliği hayal bile etmediği, eline verilen 2000 papeli harcayıp, kalan zamanında inekler gibi bira içtiği şartlarda “özgür bir bireydir!”
O modern köle, sadece “Almanların çok çalışkan millet” olduğu yalanı ile kandırılmıştır.
Çizgiden bir milim kıpırdadığı anda, özgür Almanya’nın aslında ne kadar imansız bir “polis devleti” olduğunu görecektir.
Yıllardır “derin devlet” muhabbeti ile Türkiye Cumhuriyeti devletini hedef tahtasına oturtan yavşaklar (kelimeyi Fazıl Say’dan ödünç aldım) Alman Devleti’ne bir tek laf edebiliyorlar mı?
Neymiş, Hindistan’da bile şahane bir demokrasi varmış. Yüzlerce dil, yüzlerce din ve kültürel farklılık bir arada yaşıyormuş, işte demokrasi buymuş!
Doğru, İndra Gandi’yi dedem öldürtmüştü!
Yahu siz insaf merhamet diye bir kavram da mı duymadınız?
Milyonlarca insan Hindistan’da yılanlar gibi sürünerek yaşamıyor mu? Bu ne utanmazlıktır ya?
Dedik ya insan önemli değil, önemli olan kültürel farkların canlı tutulması ve güya bir arada yaşayabilmesi.
Farklı kültürlere, dillere, inançlara, etnisitelere vurgu yapılacak, bir arada yaşamanın erdemi yüceltilecek! Bunları yazıyorsan eğer seni de hemen liberal çeteye dâhil ediyorlar, arkalıyorlar, programlara davet ediyorlar, “domatesten” entel oluyorsun.
Façadan şık görünüyor ama bu dünyanın en “tehlikeli hazırlığı” aynı zamanda.
“Rahmetli Tito” da böyle birlikte yaşamayı denemişti ama koskoca Yugoslavya bir değnek darbesiyle yalan oldu.
“Demokrat” Avrupa ise Serebrenica katliamını seyretti durdu.
Bizim liberaller, hepsi birden “Kürt meselesini”, “Kürt sorununu” neden bu kadar seviyor acaba?
Kürtler’i kalpten merak ediyor olsalardı, Zincirlikuyu’da 50 derece sıcakta gece gündüz inşaatı devam eden Zorlu Center’da Kürt amelelerin kaç paraya çalıştığını, iş güvenliklerini, sosyal yaşamlarını merak ederlerdi.
Ama bugüne kadar hiçbiri bir inşaatta görülmedi, çünkü inşaat bahsinde değil “yıkım” bahsinde çalışıyorlar.
Bu zevata “demokrasiyi” sorun, 50 saat anlatırlar, Altan fasilesi ile Ilıcaklar Fransa’dan, Fehmi Koru ve Cengiz Çandar Amerika’dan, Mehmet Barlas İngiltere’den adama öyle tafsilatlı örnekler verirler ki, önce secde edersin ama ertesi gün dünyanın haline bakınca da demokrasiden nefret edersin.
Bir anekdot aktarmama izin verin.
Bu anlattığım zevat-ı muhteremin ekseriyeti ile Sabah gazetesinde yıllarca çalıştım. Sadece gazete ortamında çay içtim sohbet ettim. Devrimci üniversite öğrenciliğinden geldiğim için halk adına ve ülkem adına demokrasi taleplerim vardı, bunlar da o konuda hayli “muhkem” görünüyorlardı. Entelektüel refleksleri şayan-ı dikkat idi. Her ne kadar hiçbir biçimde kendimi 2. cumhuriyetçi vesaire şeklinde tarif etmeyip, her zaman bir mesafe bıraktıysam da, beni bile tufaya getirip “Avrupa Birliği” projesine inandırmayı, bu projenin yüzyılın barış ve demokrasi projesi olduğu dolmuşuna bindirmeyi başardılar. Gazetedeki köşemde kendi kararımca AB’nin Türkiye’deki yelkenlerini şişirecek rüzgârlar misali yazılar yazdım. İnanarak bütün samimiyetimle yazdım.
Ta ki, 2003 1 Mart tezkeresi gelip çatıncaya kadar.
Heyet, neredeyse istisnasız, tezkereyi ve ABD’nin Irak işgalini destekliyordu. Türkiye Irak’a ABD ile birlikte dalmalıydı.
Bense, bırakın Türkiye’nin Irak’a girmesini, ABD’nin işgalini de reddediyordum.
İşte tam orada koptum bunlardan.
Asıl yüzleri meydana çıkmıştı kabak gibi… Arkadaşlar Amerikan medyasından daha fazla “embedded” durumdaydı Amerika’ya…
Çok laf ediyor, Batı medyasından alıntılarla Irak işgalinin haklılığını anlatmaya çalışıyorlardı fakat akıllarının ucuna ne Irak halkının insan hakları, ne uluslar arası demokrasi, ne kendi kaderini tayin hakkı, ne Birleşmiş Milletler, ne şu ne bu hiçbir şey gelmiyordu.
Ortadoğu’da değişen dengeler anlamında savaşa girmiş bir Türkiye’de Türk milletinin başına örülebilecek çoraplar dahi umurlarında değildi.
Nitekim tezkerenin Meclis’te reddedilmesinden 4 ay sonra Süleymaniye’de Türk askerinin kafasına çuval geçirildiğinde aynı zevatın içine büründüğü sessizlik, ikinci “deneme testi” oldu benim için…
Bütün entelektüel ortak paydalarımı gözden geçirdim ve aramızdaki bağları kesip attım.
Sabah gazetesindeki köşemde de apaçık yazdım.
Avrupa Birliği benim için bitmiştir diye…
Çünkü o Avrupa Birliği, ABD ile birlikte “eşkıya” gibi, “terörist” gibi Irak’a dalmakta bir beis görmemişti.
İşte bu çete adamı demokrasiye önce inandırır, sonra da hiç yüksünmeden işgale destek olmaya davet eder.
Devletin üniversitesinde profesör şeklinde ders veren Mehmet Altan’ın aslında zavallı bir “simyacı” olabileceğini gördüğünüz an, beyniniz ve yüreğiniz tadına doyulmayacak biçimde özgürleşecektir.
Bu özgürlüğün lezzeti, satın alınmış medyada iki yazı çiziktirmek için Hıncal Uluç’un kanatları altına girmeyi kabul etmiş Haşmet’in zeytinyağlı enginar lezzetlerinin çok üzerindedir.
…………………….
Geçen gün Fatih Altaylı’nın “habersiz” gazetesi Habertürk, güzel bir “imalat” daha yaptı ve Bodrum’a hangi ünlülerin yerleştiğini yazdı.
Allah’ım kimler yok?
Gazete, basın ve televizyon dünyasından sayısız gazeteci, yönetici, yazar, ankorman, spor dünyasından birçok ünlü, mankenler, dizi oyuncuları, iş adamları, kimi siyasetçi falan…
Bir sıkıntı yok, kışın İstanbul’da işimizi tutarız, yazın Bodrum’da dalgamıza bakarız.
Bodrum Pompei olmuş haberleri yok…
Memleket yangın yeri, sistem çatırdıyor, rejim bunalımda, halk yığınları fakr-ü zaruret içinde, hukuksuzluk, haksızlık, yolsuzluk, baskı, tehdit, şantaj vaka-i adiye olmuş, ülkenin hakimleri, cumhuriyet savcıları ve askerleri potansiyel suçlu, muhtemel sanık durumuna düşürülmüş ne gam?
Medyayı yönetenler, medyadan zengin olanlarla, onların sayfalarda çarşaf çarşaf ağırladığı “şişme ünlüler” uzanmışlar beachlere “Pompei”nin sonunu bekliyorlar.
Muazzam bir güç zehirlenmesi içinde eğleniyorlar. Ya rabbim, o ne iktidar, o ne zenginlik, o ne debdebe?..
Nasıldı o güzel söz Hayrullah Mahmud biraderim?
Bir kimsenin veya bir zümrenin veya bir iktidarın en güçlü anı, aslında en zayıf anı, değil miydi?
“Bucalı” ağzıyla söyleyeyim “ağzına sağlık be cankuşum”!
Pompei olmuş Bodrum’un pompeilileri, yıllardır birlikte iş tuttukları AKP iktidarı ile birlikte ne zaman ve nasıl gümbürdeyeceklerini hiç akıllarına getirmiyorlarsa, akıllarına şaşarım.
…………………………………..
Özet olarak, Batı’dan dünyaya yayılan “demokrasi söylemi” hoş, çekici, saygın bir kavramdır. Fakat aynı zamanda kocaman bir yalandır. Egemen güçler tarafından kötüye kullanılmaktadır. “İdeal demokrasi” realize edilememiş, “idea”da kalmıştır. Ülkeler arasındaki varyasyonlar bu gerçeği değiştirmez. Demokrasiden başka bir şey söylemeyenlerin demokratlığı şüphelidir.
AKP iktidarının ve Erdoğan’ın demokratlığı, hukuk bilinçleri ve millete inançları hem esastan hem de şekilden sakattır. Abdullah Gül’ün, Hrant Dink’in kardeşinin gönlünü alması bir tiyatrodan ibarettir. Çünkü Hrant Dink cinayeti henüz aydınlatılmış değildir. Tıpkı Danıştay saldırısı ve yargıç cinayeti gibi…
Türkiye’de her yurttaş, liberallerin riyakârlığından tiksinmeli, ülkeye yayılan “AKP diktasından” kurtulmak için korkaklık atmosferini yırtmak için sesini yükseltmelidir.
AKP aslında içi boş bir “tüccar” partisidir.
Tüccar dindarlarla, tüccar gazetecilerle, tüccar hukukçularla işbirliği halindedir.
Cuma’yı kaçırmamakta fakat dükkâna gidince demokrasiye sahte çek kesmektedir.
AKP, tüccar parti olduğu için geçmişte kestiği çeklerin korkusu, ayrıca da uzatılan yeni yemlerin cazibesiyle deli danalar gibi yönlendirilmektedir.
Sonuçta ama…
Yedi canlı Türklere ve Türkiye’ye bir şey olmaz, olmayacak!
AKP ile “iş tutan” yerli ve yabancı odakların ıskaladıkları en büyük gerçek bu.
“Puştmodern” medyacıların desteği ile Yüksek Askeri Şura’da oynanan “kolbastıyı” millete demokrasi diye kaktırmaya çalışanları, “zeybeğin” oynanacağı günler bekliyor.
“Bitaraf olan bertaraf olur” diyerek bizce malum zihniyetini ortaya koyan Erdoğan’ı düzeltmek gerek:
Ülkesine karşı “taraf” olanlar mutlaka bertaraf olur!
İlker Sarıer
30. Ağustos. 2010

ilker bey islerin tikirinda maasallah,isin gucun yok;Akpartiyi, RECEPTAYYIP Beyi kotulemissin. o bir basbakan,o bir insan ve babadir. yazdigin yazi sacmasapan,okadar uzun yazmissinki recep beyin orhan pamuk okumamasini bile elestirmissin.orhan pamuk adammi? ama ben kalibimi basarim sen KURANnin turkce mealini bile okumamissindir.bos islerle ugrasacagina,internetten salliyacagina hadi politikaya gir,adayligini koy bu begenmedigin milletten oy iste,lumpen kim ozaman gorursun!!!Ama nerde sizin gibilerde o yurek!!!!
orhan pamuk adam degil sen adamsin oyle mi oguz? nazim hikmet adam degildi.. adam yaptilar.. oldukten sonra.. yasayan degerlere sahip cikmasini ne zaman ogrenecegiz.
yasayan degerlerin senin olsun ahmet!!! ismin ahmet ama yakismiyor sana degistir ,yahudi orhan pamuk senin olsun. nazim hikmetten banane! adam hayatta degil ve insanliga kinden baska eser birakmadi.ammada merakli imissin yahudi yazarina!! heee sirasi gelmisken bu site ergenokoncularin amerika subesi.
böyle rezil bir üslüp ile gazeteci sıfatı taşımak ? insan sıfatı bile çok bu yazıyı yazana !!