AnasayfaAlaturka OnlineYeniden tanışmak 3 ve/veya Gizlisi saklısı yok?! Hayrullah Mahmud Özgür

Yeniden tanışmak 3 ve/veya Gizlisi saklısı yok?! Hayrullah Mahmud Özgür

Hayrullah Mahmud Yeniden tanışmak 3: Gizlisi saklısı yok

Hayrullah Mahmud, ‘Yeniden tanışmak 3’ yazısında kendi hayat mücadelesini ve Türkiye’nin son 20 yılındaki değişimi tüm samimiyetiyle anlatıyor. Bu yazı, sadece bir insanın değil, bir dönemin hikayesi.

📜 “Hayrullah Mahmud’un samimi ve çarpıcı hikayesi Alaturka’da!”
🖋 ‘Yeniden tanışmak 3: Gizlisi saklısı yok’ başlıklı yazısıyla Hayrullah Mahmud, kendi hayat mücadelesini, yaşadığı zorlukları ve bu süreçteki direnç hikayesini tüm açıklığıyla paylaşıyor.

👉 “Hayatta kalmak için hangi bedeller ödenir?”
👉 Bu hikaye, sadece bir insanın değil, bir dönemin sessiz çığlığı.

Yeniden tanışmak 3 ve/veya Gizlisi saklısı yok?!

Senin kendi yolun vardır, benim kendi yolum. Doğru yola, haklı yola, tek yola gelince, öylesi yoktur.

Friedrich Nietzsche

“Düşündüğünüz
Söylemek istediğiniz
Söylediğinizi sandığınız
Söylediğiniz
Karşınızdakinin duymak istediği
Duyduğu
Anlamak istediği
Anladığını sandığı
Anladığı arasında farklar vardır.
Dolayısıyla insanların birbirini yanlış anlaması için en az 9 ihtimal var.”

“Tüm yönetim sorunlarının yüzde 60’ı hatalı iletişimden kaynaklanır.”
Peter Drucker

…………………………

NEDİR NE DEĞİLDİR

Okur’dan gelen mektup’tan düşen satır şu:
Hayrullah Bey,
Sizin yazilarinizi hem zevkle okuduk hem de zevkle yayinladik.
Acikcasi sizin kendi mesleginizi yapmadan hayatta nasil kaldiginiz hepimizin merakı.

…………………………

Bu çerçeve’de cevap’ı merak edilen net soru şu:
Milyon’da 1 olarak bugünlere nasıl gelindi?
Sizi kimler fonladı?!
Nakit akışı nedir ne değildir?!
El cevap: ?!

…………………………

Kaptan’ın seyir defteri!
Tarih, 29 Aralık 2024, Pazar.

Saat: 8, 34.

Dışarıda hava, 10 derecenin altı, buz gibi.
Evin içi dışarıdan farklı değil.
Kapı, duvar ne varsa buz gibi.
Dokunmak mümkün değil.
Evin içinde, içlik dahil dört beş kat kıyafetle dolaşıyorum.
Ayaklarda eski bir bot, ikinci el, ön kısımları yırtık, bileklerimi korusun, sıcak tutsun diye giyiyorum.
İkinci el de olsa giyimime özen gösterdim ama kendime olan saygımı hep koruyarak.
Ellerde yarım eldiven.
Kafamda ise kızımın beresi, fuşya renginde.
Bu yazıyı da, altına battaniye serili tek kişilik yatağımın konfor alanı içinden yazıyorum.
Nasıl sımsıcak olur” diyen çıkabilir, bu şartlarda.
Kendim ısıttım, ne Rus gazı ne de İran sazı.
Yıllardır kışları bir gram ısıtıcı kullanmam, param olmadığı için kullanamam, neden diye de sormam, sorgulamam.
Şartlar ne ise onu yaşarım, Ankara’dayken dahi sadece duş almak için kullanırdım gaz’ı.
Yazları da, soğutucu, serinletici kullanmam, kullanamam, sürekli terden tişört değiştiririm vs.
Şartlar ne ise o.

…………………………

Bir gün’ün ya da bir hafta’nın ve/veya bir ay’ın hikayesi:
En ucuzundan jilet ile bir ay idare ediyorum.
Jilet’i kullanmak için kaynar suda bekletiyorum, tıraş olmak için.
Banyo sırasında ara verip, tıraş oluyorum vs.
Tıraş köpüğü 8 aydan fazla gidiyor, BIM’dan ya da A101’den alınma uyduruk marka.
Eskiden her gün yıkanırdım, şimdi iki ya da üç günde bir yıkanıyorum, “su” da pahalı, “elektirik” de.
Her güne koltuğumun altını silerek başlıyorum, ter kokmasın diye, bir de kıyafetleri ipte havalandırıyorum.
Günde ortalama 20 km yürüyorum, terliyorum ister istemez.
Çamaşır deterjanı 7 – 8 ay gidiyor, çok dikkatli kullanıyorum, haftada 1 çamaşır yıkanıyor o da kısa programda.
Gömlekleri artık ütülemiyorum, özel bir durum yoksa, ceketimin içinde, yelek altında ütüsüz olarak giyiyorum ama kuruturken fazla kırışmamasına özen gösteriyorum.
Tuvalet kağıdı yok, kıçımı kurulamak için eski bir havlu kullanıyorum, taharet bezi niyetine.
Yemeğe gelince, uzun yıllardır sabah kahvaltısı yok, yapmıyorum.
Yıllar önce baktım ki kahvaltı pahalı bir şey, hayatımdan çıkarttım. Ayda  yılda bir o da denk gelirse.
Doktor peynir de yiyeceksin dediği için bulursam bir parça ağzıma atarım, eski (Kars) kaşarsa midede bayram havası.
Akşamları, annemlerden aldığım bir tas yemek ne pişti ise onu yerim, ki onlar da aşırı yaşlı, tuzsuz, yağsız sebzeli bir şeyler pişer, onu yerim, yarım dilim ekmek eşliğinde.
Öğlenleri hafif bir atıştırma.
Diyetisyen dedi ki, “bir günde alman gereken kalorinin üçte 1’ini alıyorsun, bunu daha fazla böyle devam ettiremezsin.”
Ara öğün için varsa elma yoksa ekmek, zeytin, soğan ya da ne bulduysam.
Öğlenleri yürürüm, akşamları da yemekten bir saat sonra yine yürürüm.
Pazar’dan döküntü yeşillik vb ne varsa toplarım, bedava diye, bir zamanlar boyundan büyük puro içen bir fani olarak.
Mithatpaşa’dan Güzelyalı Parkı ya da Göztepe’ye olabilir ve/veya Asansör’den Özel Türk Koleji ve/veya Susuzdede Parkı civarı vs.
Kimi zaman da Üçyol, Hatay Nokta, Hakimevleri derken Göztepe vs.
Rutin’im bu.
Alsancak Liman’a doğru yürüdüğüm de olur, evden gidiş dönüş 13 km.
Haftada bir ya da iki defa Starbucks‘a giderim internet’e girmek için, çünkü evde telefon da yok, internet de.
Bir şey içmem, “” diye rahatsız eden de olmadığı için.
Başka mekanlardan bir şey içmediğim için kovulmuşluğum da olmuştur, nerden nereye!
Serdar Demir‘in yolladığı e-mail içinden kopyalanmış köşe yazılarını alırım, birkaç haber sitesine bakarım (odatv, medyaradar vb) ve bunaltan ortamdan hızla çıkıp yürümeye başlarım.
Kullandığım bilgisayar (Usturaümittürk) Ümit Oğhan‘ın eski bilgisayarı, en az 13 yıllık takoz, sıfırını da yollamıştı, ne var ki, onu da kızıma ihtiyacı var diye yolladım, bu sebepten eskisini yolladı bana yazı makinasız kalmayayım diye.
Şu anda da yazıyı o bilgisayardan yazıyorum; ki, Starbucks’ta bu makinayı çıkarttığımda, zaman tünelinden gelmiş gibi bakıyorlar vs.
Cep telefonu deseniz evlere şenlik.
Nokia, eski telefon, 2011‘den kalma, ekranı kırık, hattını kapattırdım, para yükleyip açık tutuyorum.
Arayan da olmuyor, aramam da gerekirse ben çaldırıyorum, karşı taraf arıyor.
Normalde, evlatlar babalarının telefonunu çaldırır, bizde ise ben çaldırıyorum, kuzum arıyor.
Son dört yıldır şartlar böyle, çok ağır sıkıntılı.

…………………………

Neo Milli Direniş” sürecinde “stres“imi iyi yönettiğimi düşünüyorum.
Ne var ki, vücut aldığı hasar ne ise onu kusuyor.
Midem’de ülser var, zaman zaman kanıyor.
TIP 2 Diyabet” oldum, bildiğiniz şeker hastası.
Yaşadığım ortam ve/veya evin rutubetinden kaynaklı yüzde 30 kireçlenmem var.
Dişler yek tek dökülmekte.
Devletin diş doktoru dedi ki, “dişlerinizi düzenli fırçalayın“!
Yaşadığım şartlar zorluydu” desem, “kiminki kolay diyecekler” ya da “saçlarım da döküldü, her gün taradığım halde” desem, doğru anlaşılır mıydım?!
MİT dava açtığında, İzmir Emniyet’e ifademi almak için çağırdılar, siyasi şube.
İki saate yakın sonbet ettik, diyeceğin bir şey var mı dediler.
Sağlık şartlarım çok kötü, tedavi olmam şart, SSK yok” vb dedim.
Aradan birkaç ay geçti geçmedi, postadan “zorunlu sağlık sigortası“nın evrağı geldi, Sinan Akyüz da altı aylık parasını gönderdi, böylece devlet hastanesinden sağlık hizmeti almaya başladım.
Üç yıl ortalama 300 şekerle dolaştım, dolaştırıldım, o süreçte göz bebeğimin içinde retinada kanama olmuş, gözler felaket.
Kör oluyordum, tedavi sonrasında gözler bir parça rahatladı.
Düşük şekerden kaynaklı ve/veya doğru yemek bulamamaktan ötürü kanama devam etti birkaç yıl daha.
Şeker bu ay yüksek çıktı, “Doktor diyor ki, Hayrullah Bey neden böyle oluyor, bir yüksek, bir düşük, içte kanamanız var, baktırın” vs.
Doktora verilecek cevap var da, anlatılır gibi değil.
Maslow‘un ihtiyaçlar basamağının birinci şıkkında takılı kaldım, diğer şıklardaysa (Neo Milli Mücadele kapsamında) spin attırıyorum.
Düzenli beslenmem gerekiyor ama o düzen bir türlü kurulamadı, üşütmemem gerekiyor ama istediğim kadar dikkat edeyim, bulaşık yıkarken ya da ellerimi yıkarken su buz gibi içime işliyor.
Askıdan ekmek aldım, günlük kıyafetim ne ise öyle; ki, o ekmekler beyaz ekmekti, sağlıksız, şekeri fırlatıyor diye bıraktım.
Sonra ağaçlara asılı ekmeklerden topladım, buğday, çavdar olanını ayıkladım, yemek de, ne bulduysam yedim ayakta kalmaya çalıştım.
Ne var ki, o tür beslenme de hem şeker’e hem ülser’e zarar.
Sokak hayvanlarına gösterilen özen “sokak insanları”na gösterilmiyor, defalarca gözlemledim, bu arada dünden, önceki günden kalmış yemeği özenle temiz yoğurt kabına koyup, çift opşete sarıp, içine de plastik çatal, peçete bırakan her kimse, bir hanımefendi olsa gerek, hep takdirle andım, “medeniyet, insanlık budur” diye.
Amerika’daki “evsiz“ler ne ise bendeki şartlar budur, yek farkla, Türkiye’ye özgü evsiz, yani sokakta yatmıyorum ama şartlar sokak şartları.
Günde dört kahve içmem lazım tok tutsun diye, ucuz olduğu için Carrefour ya da Migros markalısını kullanıyorum.
Aidat 100, elektrik iki ayda bir geliyor, düşük tüketimden dolayı 80 TL, su ise 170 ile 210 TL arası, çok dikkat etsem de pahalı. Fatura kesme günü, çamaşır yıkadığım güne denk gelirse 170’i geçiyor vs.
Zorunlu sigorta vs en düşük aylık masraf bin 500, 2 bin tl civarı.

…………………………

Şimdi geleşim para -nakit akışı- meselesine:
Öcal Uluç, kendisi aynı zamanda “Hocam” olur meslekte, 2007’de demişti ki, “Tabii senin tuzun kuru” vs.
O dahi, Cem Uzan‘dan aldığım para ile bu mücadeleyi yaptığımı düşünüyordu, kardeşini bana karşı korumaya çalışırken.
Öcal Uluç da 2012’de evini değiştirdi, Urla’da malikane gibi yeni bir eve yerleşti, o da kazananlardan, ki 2012’den bu yana görüşmüşlüğümüz yok.
800 TL vermişti, Silivri’deki ilk duruşmaya giderken… O paranın tamamını kızımın nafakası için annesine verdim.
Tarık Atan‘ın arabası ile Silivri’ye gittik, yolda sordum “Benzin parası kimden?” diye, cevap vermedi, sustu.
(Ki, o dönemde de evde internet, bilgisayar olmadığı için okurlara cevabı ya Tarık Atan ya da Serdar Demir‘in telefonu aracılığı ile yazdırıyordum, şartlar gereği. Bu iki isim de ne çalışanım ne de Direniş’in bir parçası. Kaldı ki, o dönemki yazıları internet kafelerden yazdım, hızlı yazdım, saat ücreti düşük olsun diye, sene 2007’den 2012’ye dek vs vs.)
2007’de, İlker Sarıer, o günün parası ile 5 bin TL verdi.
O paranın tamamını da nafaka için kızımın annesine verdim, hala o borcu geri ödemişliğim yoktur.
İlker Abi de sormadı, bir defa dahi “ne oldu o para” diye.
Dolaylı olarak Dinç Bilgin‘in dahi katkısı olmuştur, Cem Uzan‘ın bir katkısı yok.
Eski tanıdık, Bostanlı / Karşıyaka’dan “Diş DoktoruMustafa Topçu üzerinden 200 Tl ya da 100 TL para akardı, 2008, 2009’da, Bursa üzerinden.
Topçu, ayda bir ya da üç ayda bir arar, yemek ısmarlar, biraz tütün getirir, kimi zaman da 500 tl ya da 200 tl bırakırdı.
Topçu üzerinden gelen nakit bu, yemekten fırsat bulamadı, şimdi morbit obez, ileri düzeyde şeker hastası, 150 kilo oldu vs.
Çok güzel bir aileden geliyor adı da Mustafa Kemal, ne var ki faydadan çok zararı dokundu.
O da Uzan‘ın parası var bende sanıyor, vs vs.
2010 sonrasında Umut Sarıer girdi devreye, mobilya işi yapıyordu, kızımın annesinin evindeki mobilyaları jest olsun diye değiştirdi, ayda 1000 – 1500 TL nakit akışı sağladı kısa bir süre.
2014’te de bitti o hikaye.
Sabah’tan tanıdığım Sinan Akyüz‘ü Alfa’dan yazar yapmıştım, Faruk, Vedat Bayrak kardeşlere emanet etmiştim, 2004 öncesinde.
Sinan birkaç yıl telefon faturamı ödedi, zaman zaman da para gönderdi, 500 tl, 100 tl vb.
İstanbul’a geldiğimde ağırladı, sorular sordu vs.
Sonra onunla da iki yıl önce koptuk, nakit akışı sağlamak için Alfa’dan kitap çıkaralım dedik, sosyal medyada yayınlanan benim yazılardan seçmece.
O günlerde, Galatasaraylı öğrencilerin “Kurtuluş Savaşı” sırasındaki aşk mektuplarından oluşan bir kitap yayınlamıştı, Serdar Demir üzerinden not yolladım, “bunlar da, neo milli direniş’in aşk mektupları” diye.
Neden öyle dedi” diye sormuş “neden bunları bana yolladı” vs vs.
Ki, o Sinan Akyüz yazı yazamazken yazar olmuş, bu işten para kazanmış, hurda kağıt hamallığından gelen Faruk Bayrak‘a para kazandırmışken.
Faruk Bayrak, Abdullah Gül‘ün en yakınındakilerden yek’i.
Mesaj attım, iki satır not yazmış, “biz artık o işlerle uğraşmıyoruz” diye, kardeşi “ivedilikle ilgileniyorum” demişken.
Bunu diyen yayınevi sahibi, Ahmet Altan vb ne varsa kitabını basmış, yaymış vs vs.
Kendini önemsemiş duruma düşmeyeyim, kitap hikayesi de “nakit akışı” sağlamak için düşünülmüş bir şeydi, olmadı.
Her aşamasına MİT’ten Ustura da şahittir, dalgasını geçtiler, “kendin bastır” diye.
Sadece Alfa‘ya değil, Odatv‘nin yayınevi olmak üzere kırmızı dahil dört beş yere yolladık, nafile.
Her nedense üç maymun!?
Ustura (Ümit Oğhan) gelmiş 15 Temmuz sonrasında 2020’nin mek parmak öncesi, bir buçuk yıl kadar ayda 1000, 1500 TL yollamış, İş Bankası hesap cüzdanında gönderilen paralar kayıtlı.
O paranın da yüzde 90’ını kızımın annesine yollamışım, vs vs.
O hikaye de bitmiş, 2021. Beş parasızız.
2020’ye kadar iş hallolur demişim araya pandemi girdi, bildik hikaye.
Ali Dibo‘yu ortaya çıkartan eski ülkücü Antakyalı Yaşar Artar var, cüzi de olsa katkısı olmuştur, şimdi Davutoğlu‘nun yanında.
O da Uzan‘dan katkılı bir mücadele içinde olduğumu düşünüyordu, anlamadı ya da anladı gitti vs.
Danimarka’dan eski ülkücü MİT elemanı Servet Şahin geldi, evlere şenlik bir tip, onun bir katkısı olmadığı gibi süreci lüzumsuz uzattı, aynen eski tanıdık sigortacı Ömer Sert gibi yordu.
Lüzumsuz ağır roman hikaye.
Ama şimdi bunların hiçbiri yok, 50 yaş duvarının gerisinde kaldılar.
Bu arada bir sürü soru sormak için gelen giden oldu, soru sorandan para almadık, fırsat’a çevirmedik, hepsi hayatta vs vs.
Kaldı ki, 2007 öncesinin hikayesi de ortada.

…………………………

Aile, yakın dost meselesine gelince:
Yaradan her şey’le sınarmış.
Kendimi bildim bileli, biyolojik babamla hiç anlaşamadık.
Urla’dan taşındıkları için benden bildi, 20’li yaşlarımdan sonra bunun kinini güttü.
Taşınan kendi eşiydi, neyse.
Biyolojik annem hasta, sinir hapları kullanıyor, yatalak olmasın diye çok dil döktüm, anlamadı, şimdi morbit obez ve yatalak olmasına ramak kaldı.
Annemin pek bir faydasını görmedim, anneannem ise başka, o da birkaç yıl önce rahmetli oldu.
Babam son iki yıldır bir parça da olsa katkı sağlıyor, verilen mücadele ne ise ona inanmıyor, sohbetimiz yok, ona ait çatı katında zorunlu misafirliğim devam ediyor.
Kızkardeşim emekli öğretmen, bir faydasını görmedim, zararı çok oldu, yordu, hasta, kendi deyişiyle “fakir HM’den uzak duruyor“.
Birader derseniz, benden üç yaş küçük kurnaz, bana yanaşmaya çalışan Ali Ağaoğlu ekibi üzerinden Fetullahçı oldu, 2012 sonrasında kayboldu gitti, yok, görüşmüyoruz.
Belki yılda 1 ya da 2 kez o da denk gelirse, çağırsan da gelmez, o kadar uzak, bir faydası yok.
Yeğen kaybeden dayısından yıllar önce uzaklaştı, ayıp’lar edip gitti.
Kızım dışında bir “Ailem” yok, BOP’ta ve/veya Neo Lale Devri‘nde hepsi kayboldu, yitip gittiler.
Kaldı ki, kızımın annesi ile de aramda ne zihinsel ne de ruhsal bir biliktelik vardı, ten uyumu da bir yere kadar, o da yıllar içinde çok yordu, gitti, bitti, bir faydasını görmedim, çokça zararı dokundu.
Zarar görmesin diye uzak durduğum eski dostlar da, uzaklaştılar, şimdi çok uzaklar.
Gidene neden gittin demedim, gelene neden geldin demedin, 50 yaş duvarına kadar.
50 yaş’ına girdiğimde de hem derimi yeniledim, hem de hayatımı sil baştan.

…………………………

Sözün özü:
Cem Uzan’ın adamı” dediler, “Kenarda kıyıda vardır” dediler, “Uzan’daki para kimsede yoktur” dediler, “Uzan’ın mücadelesini biz neden finanse edelim” vb dediler de dediler.
Kimin ne dediğine bakmadan yazdık, çizdik, bugünlere geldik.
Şartlar ne ise o şartların içinden geçip yükseldik.
Cem Uzan demek “para” demek!
HM‘de para varsa, en iyi Cem Uzan verip vermediğini biliyordur, o vermedi ise başka kimse de bir şey vermedi.
Demem o ki:
İtimat kontrole mani değil.
Bayramlık çerez dahi çok pahalı, fındık fıstık parasından ucuza direnilmiş bir mücadelenin muhasebesi bu.
Bu yazışmadan anlıyoruz ki, Neo Milli Mücadele’de “Cem Uzan’ın katkısı” yok.
Koç’un, Sabancı’nın, İş Bankası’nın, CHP’nin, Boyner’in, Kıraç‘ın vb kim varsa uzaktan selamı oldu ama maddi bir katkıları olmadı.
Ali Koç‘a FB ile ilgili proje mektubu gönderdim, biraz zorlu yollardan, bıraktım maddi katkıyı, teşekkür etmelerini beklemediğim için çok sevindiler, rahatladılar.
Büyük başın büyük derdi olur” vb derler, o v’akit küçük baş’ın hikayesi ortada, “bir lokma, bir hırka”.
Kızım dışında sorumlu olduğum bir şey yok, ölümden öte köy de.
Demem şu ki:
Silivri kumpası kapsamında, 2010 öncesinde “Jandarma’dan para alan gazeteciler” diye bir haber çıktı.
Fatih Altaylı ve Engin Ardıç, bahse konu olan kişinin ben olduğumu düşünüp hemen atışa başladılar, sonra ortaya çıktı ki, HM ile alakası yok, Poyraz vs.
Jandarma’nın da süreç’te “maddi” bir katkısı olmadı!
Emniyet İstihbarat da, Bit Pazarı / Basmane günleri üzerinden içki ısmarlamış olabilir, o da soru sormak için ortam üzerinden yaklaşmış vs.
MİT ise çevremdekiler üzerinden bir damla da olsa su akıtmış, katkı sağlayan isimler yek tek ortada.
Ortada para varsa bunlardan ibarettir Hekim Bey” diyelim, Kemal Sunal filminden apartma replik ile.
Yani, HM’yi izlemek, gözlemek için harcadıkları paranın yüzde 10’unu aktarsalar, bu kötü şartlarda olunmazdı.
Kaldı ki, büyük yazı üstadı Engin Ardıçsürünmemek için– kalemini sattı diye öldüğünde görmezden gelinmek istendi, ben zorladım, arkasından iki satır da olsa yazı öyle yayınlandı, vs vs.
Kullananlar sadece kullanır, vs vs.

…………………………

Netice:
Bir apartmanın çatı katında, barakadan mülhem, her yanı dökülen 40 metrekare içinde yaşıyorum, toplam alan 100 metrekare, teras vs.
Mutfak da tamamen açık, balkonda, bulaşık yıkayacaksam yağmur, soğuk, sıcak fark etmez, şartlar bu.
Gelenler oldu, gördüler ehven olmayan şartları.
Evin yan çaprazındaki çatı katını MİT aldı yerleşti, gözetliyor, neyi gözetleyecekse.
Yatak odamın tam karşısındaki minik daireye ise Emniyet İstihbarat yerleşti.
Apartmanın girişinin tam karşısındaki elektrik lambasına ise kamera yerleştirildi, 24 saat her şey kayıt altında, ne zaman girdi, çıktı, kim girdi vs vs.
Bunları neden açık açık yazdım, yaşadığım her günün kaydı var, ilgili yerlerden bilgi edinmek mümkün, sorgulamak vs.
Görüldüğü üzere, Matruşka BOP’ta geçen “sürünme“nin hesabını vermekteyim.
Ölmek var, sürünmek var, Atatürk Türkiye’sinden dönmek yok“tu, 2004’ten kalma hamiş.
Cem Uzan para vermedi ise görüldüğü üzere kimseler vermemiş.
Çok zor şartlar altında, kısıtlı imkanlar üzerinden örülmüş bir süreç bu, vs vs.
Çalan’a nerden buldun diye sorulmuyor, sürünenen neden süründün diye soruluyor ise bu iş’te sizce de bir terslik yok mu?!
Silivri’den çıkan kim varsa işinde gücünde vs vs.

…………………………

Hülasa:
Dün’ün hikayesi dün’de kaldı.
Sürünme faslı bitti.
Bundan sonrası, bu yaşta olması gereken konfor alanı ne ise oraya geçip ya “nitelikli sağlık hizmeti” alınır ya da birkaç yıl içinde makber.
Hayatta her şeyin hayırlısı.
Ben tahammül etsem de, yönetsem de, artık vücudum bu şartlarda yaşamı taşıyamıyor.
Şeref’le bitirilmesi ve/veya kazanılması gereken en büyük mücadele “ömür / hayat’la mücadele” ise “post modern dünyalar savaşı” kapsamında “Nefis Harbi” güncesine düşülen bir başka dipnot da budur.
Bir belediye otobüs bileti ile İzmir Adliyesi‘ne gidip dönmeye çalışmanın telaşı gibi bir sürü lüzumsuz detay var, yazı puntosunu düşürüp daha az sayfa çıktısı alıp mahkemeye ifade sunmak gibi bir sürü sinir eden detay.
Yaşadığım şehir İzmir, ‘Laik Türkiye’nin başkenti olduğu halde, ben bu şartlarda direndim. Büyük Oyun’da “Herkes” aynı anda yalan söyleyip birbirine operasyon çekmiş ise “Milyon’da 1HM’deki safiyane “durum/vaziyet” budur.
Geçmişte de söyledim, benim bir iş’im, mesleğim var, dilenci değilim.
Yardım etmek isteyen adımı anar, alan açar, davet eder vs.
Bu zor şartlar içinde nihayetlenecek ise bu ömür, çocukluk dahil hayatım kolay şartlar içinde geçmedi, hep “çok sıkıntı” vardı.
55 yaşındayım ve 50 yaş sonrasında iş baktım, bulaşıkçılık işi dahi vermediler, daha önce nerede çalıştığımı, şimdiye kadar neden sigortam olmadığını sorguladılar.
İnanmayacaksınız ama vatanı kurtarmak için mücadele ettim, o yüzden sigortam, iş kaydım falan yok” desem, Kurtlar Vadisi, Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz vb dizilerde vatan kurtarıldığından ve o dizilerde vatanı kurtaranların çok parası olduğundan inanmazlar diye sustum, bir şey demedim.
Yürüdüm gittim.
21 yaş’ına kadar 23 farklı iş yapmışım, BOP’taki mücadele sırasında iş’siz, parasız kalmışım.
2004’ten 2024’e bir dönemin hikayesi böyle.

…………………………

Ezcümle:
Bu şartlarda yaşıyor olmaktan gurur duyduğum söylenemez.
Kaldı ki, geçmişte, kendimle gurur duyduğum dönemler de olmuştur.
Bu durumdan utanıyor muyum?!
Ha/vet!
Yaşanması gereken bir süreç var ise mutlaka yaşanır” derler.
O sebepten, bu sebepten, şu sebepten ne yaşanması gerekiyor ise yaşandı dedik ve bu faslı öyle kapattık.
Ölmedik, süründük, süründürdüler; İngiliz / Alman emperyal sidik yarışı ve/veya istihbaratlar savaşı kapsamında, bitmeyen ip’teki cambaz temaşası.
Bir gün onu şeytan’laştırıp taş’lattılar, bir gün bunu, şunu.
Bu sebep’ten, ‘Düşman’ın veremediği hasarı, dost görünenler, “enformasyon zehirlenmesinden kaynaklı kafası karışık”lar verdi.
2004’te yaş’ımız ve sağlığımız müsaitti, 2024’teki şartlar(ımız) ortada.
Hal böyleyken…
İtimat da kontrole mani değildir ise…
Atatürk Türkiye’sinden “Milyon’da 1” HM’nin, meraklara gark olunan, BOP’taki “nakit akış tablosu” budur.
Vs vs.
Selametle.
Nokta.

29 Aralık 2024, Pazar
Hayrullah Mahmud Özgür

1 YORUM

  1. “Şartlar ne ise onu yaşarım” sartları zorlamalıydınız. Kendinize bunu yapmaya, bir enkaz haline getirmeye hakkiniz yoktu. Sizin gibi biri kendini korumali, bu gunlere zimba gibi gelmeliydi. Cok cok uzuldum.

Yorum Yap

Lütfen yorumunuzu girin!
İsminizi Buraya Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Sosyal Medyada Bizi Takip Edin

502,468BeğenenlerBeğen
88,568TakipçilerTakip Et
3,552TakipçilerTakip Et
7,662TakipçilerTakip Et
59,000AboneAbone Ol

Kaçırmayın