
Ülkemizdeki futbolun bir marka değeri var mıdır? Varsa ederi nedir?
Bugün Trabzonspor-Kayserispor mücadelesini izlemek için tribündeki yerimi aldım. Maçı statta seyretmemin, hatta maçı seyretmemin temel nedeni tutuğum takımı desteklemekten veya takımımın ne yapacağını merak etmemden başka bir şey değildi.
Ülkemizde “Futbolun marka değerini yukarılara çıkartacağız” sözünü kim bilir kaç kişiden kaç kere duymuşuzdur. Peki, futbolumuzun marka değeri yükselmekte midir? Yoksa düşüşte midir?
Cumartesi akşamı ülkemizin iki büyük kulübünün mücadelesi vardı. Dünyanın her yerinde derbi olarak adlandırılan bu tarz müsabakalar diğer bütün müsabakalardan daha fazla seyredilen, daha fazla ilgi gören, sonuçları şampiyonluk mücadelesini büyük ölçüde etkileyen organizasyonlardır.
İktisat ile az buçuk ilgilenmiş her birey arz-talep dengesini muhakkak duymuştur. Yine bir iktisatçı olan Jean Baptiste Say der ki; “Her arz kendi talebini yaratır.”
Açıkçası Say’a bu konuda katılamıyorum. Bahsi geçen dün akşamki Galatasaray-Beşiktaş mücadelesi ismi her ne kadar derbi olsa da benim için bir talep oluşturamadı. Bunun muhtelif sebepleri olsa da, en başlıca sebebi bu marka değerine olan inancımı yitirmiş olmamdır.
Dün akşamki mücadeleyi seyredenler de seyrettiklerinden zevk almadıklarından, mücadelenin tek düze ve sıkıcı olduğundan bahsedip durdular. Böyle bir müsabakanın ardından en çok konuşulan konuların “Semih’in Fair Play’lik hareketi”, “Beşiktaş’ın Galatasaray’dan kiraladığı oyuncusunun bu maçta rakibi olan Galatasaray’a karşı yaptırdığı anlamsız penaltı” ve “Beşiktaş’ın arka arkaya sakatlanan kalecileri” olduğunu düşünürsek, marka değerinin hangi seviyede olduğunu da az buçuk tahmin edebiliriz.
Bugün Trabzonspor Juventus maçı kadrosundan farklı olarak sarı kart cezalısı Zokora’nın yerine Adrian’ı tercih ederek Kayserispor karşısında maça başladı. Kadro hemen hemen aynı ise de maçın ilk yarısında sergilenen oyunun Juventus’a karşı oynanan futbol ile yakından uzaktan alakası yoktu.
Juventus maçı öncesi basın toplantısında soruları cevaplayan Zokora şu sözlerle bu durumun nedenini açık seçik ifade etmişti aslında.
“Sanırım ben ve arkadaşlarım Avrupa ligi maçlarına daha farklı motive oluyoruz. Herkes bu arenada kendisini göstermek istiyor, ekstra çaba harcıyor. Çünkü tüm dünyanın gözü üzerinizde, bu çok normal…”
Ülkemizdeki futbolcular, ülke içindeki lig organizasyonunu ne kadar az önemsediklerini, mesleklerini icra etmekte oldukları ligin marka değerine ne ölçüde inandıklarını bu sözlerle ve sergiledikleri, daha doğrusu sergilemedikleri performansları ile yılladır hepimize göstermekteydiler aslında.
Nitekim ilk yarıda hücumda organize olamayan, Colman ile sürekli top kaybeden, Onur Kıvrak’ın üst üste kurtarışları ile gol yemekten kurtulan ve sonunda yan toptan yediği golle soyunma odasına 1-0 geride giden bir Trabzonspor vardı karşımızda.
Takımın geçici mi yoksa kalıcı mı olduğu henüz belli olmayan teknik direktörü Hami Mandıralı maçın ikinci yarısına agresif bir başlangıçla giriş yaptı. Emre ve Colman’ın yerine Janko ve Henrique’yi oyuna alıp çift forvetli sisteme dönerek maçı kazanmak doğrultusundaki iradesini ortaya koymuş oldu. Takımın 10 dakikalık bir periyotta sergilediği etkili hücum oyunu sayesinde önce Adrian, sonra da Janko’nu attıkları gollerle Trabzonspor’un öne geçmiş olması bu iradenin bir sonucuydu aslında.
10 dakikalık o etkili futbol, kaçan üçüncü golden sonra yine eski hüviyetine bürünerek durağan bir mücadeleye yerini bıraktı.
Maçın sonunda kazanan taraf Trabzonspor ve de teknik direktörlük koltuğunu biraz daha sağlamlaştıran Hami Mandıralı oldu.
Tribünlerin “Hami takımı buraya getir” tezahüratlarına karşılık veren Hami Hoca deniz tarafındaki kale arkasına koşarcasına giderek seyirciyi alkışladı. Bu esnada da maraton tribününü selamlayan Onur Kıvrak liderliğindeki Trabzonsporlu oyuncular soyunma odasına doğru yönelmekteydiler. Hami Hoca soyunma odasına doğru ilerleyen oyuncularını kendilerini çağıran kale arkasına doğru yönlendirmek istediyse de başarılı olamadı. Hocanın bu isteğine karşın sarmaş dolaş durumdaki Onur ve Olcan’ın isteğe tepkisiz kalması, Onur’un gelmek istemediğini el hareketleri ile ifade etmesi, diğer futbolcuların Onur’u takip etmeleri, tribünden olayı seyretmekte olan benim için fazlası ile ilginç anlardı.
Bazen duyuyoruz, takım içinde en çok kazanan veya en başarılı olan oyuncular kendilerini biraz daha ön planda hissediyor, hatta kimi zaman teknik direktörün de önüne geçebiliyorlar diye. Örneğin, Fatih Terim’in Milan macerasında Filipho İnzaghi’nin ve kaptan Maldini’ini başını çektiği oyuncu gurubunun bilerek oynamadıkları ve hocanın gönderilmesine sebep oldukları uzun süre konuşulmuştu.
Gördüğüm bu manzara karşısında Hami Hoca’nın sadece sahadaki taktikle, takım dizilişiyle değil, oyuncuların kendileri ve egoları ile de mücadele etmesi gerekeceğini açık yüreklilikle söyleyebilirim.
Bu arada, Euro 2016 elemeleri grup kuraları çekildi. Türkiye kuraya üçüncü torbadan katılarak marka değerinin Avrupa’daki konumunu da cümle aleme göstermiş oldu. Ülkemizin 2014 Dünya Kupası’nı televizyon başından izleyecek olması geçeği de mevcut durumun bir sağlaması olarak ne yazık ki karşımızda durmakta.
Lafta değil uygulamada, sağlam bir marka değerine giden yol sistemli, adaletli ve prensipli bir idareden geçer. Ülkemizde eksikliği en fazla hissedilen husus kendisini takımın üzerine koyan yöneticiler, bir türlü gerçekleşemeyen kurumsallaşma ve mevcut idare anlayışıdır.
Günübirlik değil kalıcı başarılar hedefleniyorsa, güçlü bir marka değerine ulaşmak temel amaçsa bu amaca giden yol öncelikle doğru bir idareden geçer. Aksi halde futbolculara veya hocalara kızmaya pek de hakkımız yok aslında.
E boşuna dememişler “Balık baştan kokar diye…”
Ercüment Yılmaz / Trabzon
