BİR MEKTUP…

Değerli Dostum,
Levent Ertürk,
 
Sizin,  benim yanımda özel bir yeriniz var. Ömer Malik ve Mustafa Kemaloğlu’nun da…

Üçünüzün de yazdıklarını son satırına kadar okuyorum. Bazen yineleyerek okuyorum. Çok beğeniyorum, çok yararlanıyorum. Bilmediklerimi öğreniyorum, duymadıklarını duyuyorum. Biriktiriyorum, silmeye kıyamıyorum. Kaç sayfaya kadar biriktirebilirim, onu da bilmiyorum… Bilgisayarım bozulur diye korkuyorum… Bu konuda bana bilgi verirseniz sevinirim.

“Var oluşçuluk” adında bir felsefe topluluğunun kurucusu olarak bizlere öneri getiren sizsiniz. Ömer de, Mustafa da, ben de size güvendiğimiz için topluluğa düşünmeden ve seve seve katıldık. Şimdi anlıyoruz ki bir felsefe topluluğu olan kuruluşunuzda felsefi düşünceden uzak kişiler var.

Önce felsefe üzerinde duralım. Nedir felsefe, felsefe deyince ne anlamalıyız? Felsefe temel konularda akıl yürütmektir. Örneğin varlık konusunu, bilgi konusunu, ahlak konusunu, estetik konusunu ve akla gelebilecek her konu üzerinde imana ve vahye takılmadan düşünmektir.

Başta da varlık nasıl olmuştur. Allah yaratmışsa, Allah’ı kim yaratmıştır. Bu Allah dedikleri nedir, nerededir? Allah’sa akıl verdiği kişilerin işlerine niçin karışır? Akıl verdiği kişilere karışmak kendisine nasıl yakışır? Sonra kendisi yarattıkları ile ilişki kurmaktan aciz mi ki Peygamber gönderir, kitap indirir?..

Bu soruları soramayan kişilerin felsefeye gereksinimleri yoktur. Çünkü onlar iradelerini bir başka varlığa teslim etmişlerdir.

Gelelim “var oluşçuluk” felsefesine. Var oluşçuluk, İnsanın kendi kendisini yaratması olup kendi varlığının etkileyebilecek bir koşulun, olayın, varlığın olmadığını peşinen kabul etmektir. Bu düşünce insanı, tekbenciliğe değin götürür. Biliyorsunuz, Tekbencilik:, maddenin varlığını insana indirger. İnsan olmasaydı, hiçbir şey olmazdı der. Yaratan insandır, der ve bu düşünce giderek insanı “Enel-Hak” dedirtecek kadar sapıttırır.

İnsanın kendi kendisini yaratması üzerinde de kısaca durmak istiyorum. İnsanın iradesi yaşadığı topluma, karşılaştığı olaylara, içinde bulunduğu topluma göre değişir. İnsan işçi ise işçi gibi, varlıklı bir aileden gelmişse varlıklı gibi düşünür. Her iki kesimin dünyaya bakış açısı farklıdır. Dolayısıyla var oluşçuluk felsefesi işi gümüş olanların uğraşacağı bir felsefi uğraştır.

Yoksulların, işçinin, işsizin kendi kendine biçim verme olasılığı yoktur. Yaşadığı koşullar ne denli akıllı olursa olsun kişinin kendi kendini yaratmasına engel olur. Ben bunları yaşadığım için deneysel olarak biliyorum. Çünkü ben 25 yaşına değin bir ölü; yani sorumsuz, duyarsız, bencil heva ve hevesine göre yaşayan bir lümpendim.  25 yaşından sonra Dr. Emin kılıç Kale sayesinde kendime gelebildim.   

Şimdi dönelim asıl konumuza. İşin içine iman ve vahiy girince felsefe olmaktan çıkar. Zaten inanan insanın çözümleyeceği sorun da, yanıtlayacağı soru da yok demektir. Aslında inanç iyi bir şeydir. Dayandığı ve Allah dediği bir varlık vardır. Arkasında güçlük bir cemaati vardır. Kelime-i şahadet getirmekle, ya da Camiye, Kiliseye, Havraya gitmekle Cennet’i garantiler. Başına gelenleri kaderimmiş diye sineye çeker… Bu kişiler için artık aklın o denli önemi de yoktur. Çünkü sınırları çizilmiştir, yapacakları belirlenmiştir. Savm, salat, haç, zekat, kelime-i şehadet… Bu kişiler için olur akıl felaket… Ama bizler akılcı olduğumuz için bulamayız, huzur ve rahat…

İşte Ömer, Mustafa ve Levent gibiler akla önem vermişler. İnançların, insanı sağlıklı düşünmekten alı koyduğunu, batıl itikatlara, hurafelere bağladığını görmüşler. Yoksulluğun, bilgisizliğin, geri kalmışlığın, maçoluğun, kıroluğun akılcı davranmamakta olduğunu görmüşler ve bu nedenle de akla önem vermişlerdir. Bu nedenle de huzur ve rahatlarını kaçıracak olan düşünce açıklamalarında bulunmaktan kaçınmamışlardır.
Şimdi bu adamların, hem de bir felsefe topluluğu içinde, aman kimi kişileri ürkütmeyelim gerekçesi ile düşüncelerini açıklamalarını kısıtlamaya çalışmak aynen şuna benzer. Çişi gelene adama çişini tut demeye… Bir insan nereye kadar çişini tutar. Çişi gelen insana çişini tut demek ona büyük bir işkencedir.

İşte kendisini devlet büyükleri sanan kişilerin düşünce açıklamalarına yasak koyması, sansür getirmesi de bu gerçeği görememenin bir belirtisidir. Unutmayalım ki onurlu kişiler ölüm pahasına da olsa düşüncelerini açıklamaktan çekinmemişlerdir. İlhan Arsel, Turan dursun ve diğerleri bunların en yakın ve en güzel örnekleridir.

Sizin olayda bir tarafta üreten akıl var; bir tarafta üreten akıl yerine tüketen akıl var. Tüketen akıl hatırına üreten aklı kısıtlamak bir felsefe topluluğuna yakışmaz. Eğer düşünce üretenler yüzünden bin düşünce tüketen topluluktan ayrılacaksa varsın ayrılsın.

Bir felsefe topluluğunda bulunmanın ilk koşulu her türlü düşünce açıklamasına saygı göstermek olmalıdır. Şimdi Kum Saati adı ile Ömer’e ve Mustafa ya da topluluğa sorular yönelten bir kişi var ortalıkta. Bu arkadaşımız, Ömer’in ve Mustafa’nın sorularına yanıt verme gereğini duymadan yeni yeni sorular atıyor ortaya. Kuran’ın Allah sözü olduğunu kanıtlamaya, dolayısıyla bizleri imana getirmeye çalışıyor.

Ama düşünmüyor ki Allah, Hulle yapın demez. Hırsızın elini kesin demez. Dikbaşlılık eden eşlerinizi dövebilirsiniz demez. Zina yapanı taşlayarak öldürün demez. Hak din İslam’dır, İslam’dan başka dinlere inanan ziyan içindedir demez. İslam’dan başkası kafirdir, kafirin de imana gelmezse katli vaciptir demez. Allah’ın dini kalana kadar kafirlerle savaşınız, yakaladığınızda boyunlarını vurun demez. Bu Allah’a ağır bir hakaret olduğu gibi saygısızlıktır da… Aynı zamanda insanlar tarafından yapılan İnsan Hakları Sözleşmesine tümden ters düşen Ortaçağ anlayışıdır da bu…

Kum saati takma adı ile yazan arkadaşımız, astronomi, uzay bilimi,  uzay fiziği gibi konuları Kuran’la açıklamaya çalışıyor. Oysa Kuran’da yazılanlar o zamana değin toplumların bildiği şeylerdir. Ama toplumların bilmediği şeyler hakkında bir şey söylenmemektedir. Âdem’e isimleri öğreten Allah ne bir matematik formülü, ne bir fizik formülü, ne de bir kimya formülü öğretmemiştir. Rüzgâr durursa gemilerin hareket edemeyeceğini sanmıştır. (K. 42/33).

O Allah ki gelecekte rüzgâr dursa bile gemilerin, vapurların enerji ile motorla hareket edemeyeceğini görememiştir. Geleceği görememeyi Allah’a yakıştırmak ne kadar doğrudur? Hiç Allah, yıldız kaymasının nedenini bilmez mi? Bu gün yıldız kaymasının nedenlerini bir ilköğretim öğrencisi bile bilmektedir. Ama Kura’na göre, yıldız kayması Allah’ın meclisini dinlemeye gelen şeytanı uzaklaştırmak için attığı taşlardır. (K. 15/18, 67/5).

Şimdi Ömer, Mustafa; Pelin hanım rahatsız oluyor diye, Kum Saatine yanıt vermesin mi? Bu batıl itikatlara, dogmalara, cehalete prim vermek olmaz mı? 

Bana şu soruyu sararak yanıt vermemi istiyorsun. Önce sorunuzu okuyalım.

“2. Özellikle Hayri Balta hocamın bu konudaki görüşünü merak ediyorum. Şöyle bir sorum olacak: Şeriatçı olmadığını iyi bildiğimiz, fakat bir şekilde İslam’la olan bağını da koparamayan insanlarla uğraşmak tehlikeli olabilir mi? Kendisi yıllar süren mücadelesi boyunca, üzerine “kafir, şeytan” vs diye saldıranları gördüğü kadar, mutlaka İslam’ı yeniden yorumlamaya çalışan nice dindar insan görmüştür.  Böyle insanları inançlarından vazgeçmeye zorlamak ters tepebilir mi? Biraz taviz ve hoşgörüyle kazanılabilecek nice insan, ters bir tepki verip siyasal İslam’a veya köktendinciliğe geri dönüş yapabilir mi?”

Öncelikle şunu belirteyim ki biz: “İslam’la olan bağını da koparamayan insanlarla uğraşmak” diye bir sorunumuz yoktur. Biz batıl itikatlarla, bilgisizlikle, dogmalarla. hurafelerle uğraşıyoruz. Biz İslam’ın da, diğer Tanrılı ve Tanrısız dinlerin de devlet ve toplum yönetiminde söz sahibi olmasına karşıyız.

İnancı gereği Devleti yönetmeye talip olan kim olursa olsun ve de Allah’ın emri diye türbanı toplumumuza dayatmaya kalkan, kim olursa olsun Cumhuriyetçi ve Laik bir aydın olarak savaşım vermeye zorunluyuz. Ters tepecekler diye gerçeği söylemekten çekinmemeliyiz.

Bu gün Allah’ın emri diye türbanı kabul ettiren zihniyet; yarın, dörde kadar almayı da Allah’ın emri diye dayatabilir. Kadınların eve kapatılmasını da Allah’ın emri diye dayatabilir. Kocasına karşı gelen kadının da dövülmesini de dayatabilir. Hırsızın elinin kesilmesini, kısasa kısas, çapraz el ve ayak kesmeyi de dayatabilir. Yani şimdi türban Allah’ın emri de bu saydıklarım Allah’ın emri değil mi? Şimdi inanca saygı diye bu yapıda insanların devlette ve toplumda etkinlik kazanmasına izin verebilir miyiz?

Pelin hanım ve onun gibilerin hatırı için düşünce açıklamasından ödün vermemiz doğru değildir. Ömer ve Mustafa gibi ışıklı ve parlak zekâların sönmesine meydan vermemeliyiz. Varsın onlar kendilerine yapılan saldırılara karşı savunma haklarını kullansınlar. Pelin hanımın inancından daha kutsaldır onların savunma haklarını kullanmaları…

Değerli dostum, bana soru sorduğuna göre ben sana kendi doğrularımı söylemekle yükümlüyüm. Ben bu ilklerime sonuna değin bağlı kaldım. Aleyhime de olsa doğruları söylemekten çekinmedim. Bendeki gerçek saygısı toplumdan dışlanmış olmamın başlıca nedenidir.

Ola ki bu yanıtlarım sana ağır gelebilir. Bu nedenle bana mesafe koyabilirsin. Gerçi bunu sizden beklemiyorum. Ama milyarda bir olasılık olsa da bana karşı mesafe korsan bu bana çok ağır gelir… Ama ne diyeyim Levent incinmesin diye sorulan soruya düşündüğüm gibi yanıt vermemezlik edemezdim. O zaman kendimden nefret ederdim.

Bu sözlerimden Pelin hanımın da alınmamasını beklerim. Kendisinin inançlarına ters düşüyor diye biz düşüncelerimizi nasıl söylememezlik edelim. Biz, kendisine inançlarını açıklama diyor muyuz? Kendisi de bize düşündüklerimizi açıkladığımız için kızmamalı ve topluluktan ayrılıyorum diye çekip gitmemeli. Onun çekip gitmesine de ayrıca üzüleceğimi de belirtiyorum.

Bir felsefe topluluğu oluşturmuşsun. Bu toplulukta herkese düşüncelerini açıklama hakkını sonuna değin kullandırmak için elinden gelen çabayı göstermek senin birincil görevindir. İsteyen katılır, isteyen katılmaz…

Bunda alınacak, gocunacak ne var?..

Şimdi kal sağlıcakla, saygılar sevgiler sana..

Av. Hayri Balta. 14.5.2002

Hayri Balta
Hayri Baltahttps://www.AlaturkaOnline.com
Hayri Balta Kimdir? 1932 yılında Gaziantep’te doğdu. 10 yaşında iken annesi öldü. Çocukluğunun kış günlerini Gaziantep’in Tabakhane semtinde; yaz günlerini de Gaziantep’e yakın İbrahimli köyündeki bağlarında geçirdi. Zorlu bir çocukluk ve gençlik döneminden sonra, 1974’te Ankara Hukuk Fakültesine girmeyi başardı ve hem çalışıp hem okuyarak 1979 yılında Hukuk Fakültesini bitirdi ve bir yıl da staj gördükten sonra 1980 yılında (48 yaşında) avukatlığa başladı. Avukatlık yaptığı sırada Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kurucularından oldu. İlk iki Yönetim Kurulunda Genel Sekreter yardımcısı olarak görevli iken 11 Mart 1991 tarihinde ağır bir kalp krizi geçirince kalbinin % 70’i çalışamaz bir duruma geldi. ADD’deki görevinden ayrıldı ve doktorların sözü üzerine avukatlığı bıraktı. O günden bu güne değin de evinde yazarlık yapmaktaydı.

Yorum Yap

Lütfen yorumunuzu girin!
İsminizi Buraya Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Sosyal Medyada Bizi Takip Edin

502,162BeğenenlerBeğen
88,893TakipçilerTakip Et
3,552TakipçilerTakip Et
7,662TakipçilerTakip Et
58,900AboneAbone Ol

Kaçırmayın