“Turkuaz darbe” ve/veya “karşı devrim” sürecinin tek hedefi var:
O da Atatürk Türkiyesi’ni yıkmak!
Laik rejimi, siyasal din esasına dayalı bir rejime dönüştürmek.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti toprakları altında, İngiliz Kraliçesi’ne bağlı uydu devletçikler yaratmak!
Bu bağlamda; AKP iktidara iliştirildi!
Gül, Çankaya’ya çıkartıldı!
Ergenekon operasyonu başlatıldı!
Eşzamanlı olarak, medya, muhalefet, bürokrasi operasyonu yapıldı!
F Tipi Medya’da, Atatürk Türkiyesi’nden yana olan her kurum, er kişi “odak”a yerleştirildi, olağan şüpheli haline getirilip, PKK’ya yapılmayan muamele, psikolojik harekat bu yüzden “Laik, çağdaş Türkiye”den yana olan “birey”lere reva görüldü.
Demem o deme değil, şu deme:
Vatana ihanetin cezası?
İdam!
Kurşuna dizmek!
Ölüm!
Ne var ki, post modern zamanlarda idam cezası yok!
Çünkü şık durmuyor!
Sorun çıkarıyor!
Hülasa, her kim “Turkuaz” kodlu operasyona bir yerinden bulaştı ise muhakkak ki, ölecek! Kimi kanserden, kimi bir başka hastalıktan, kimi trafik kazasından, kimi kafasına düşen saksıdan, kimi alacak verecek kavgasından, kimi çete faaliyetlerinden, kör kurşuna gidecek! Ama gidecek!
Alacakaranlık kuşağı!
Ezcümle, post modern zamanlarda da olsa, hiçbir ihanet cezasız kalmaz! Kalmayacak!
………………….
Alman diplomat bıçaklandı!
https://www.hurriyet.com.tr/gundem/16638304.asp?gid=233
(…)
Genelkurmay bildirisini hükümet onayladı!
https://www.hurriyet.com.tr/gundem/16638432.asp?gid=233
(…)
İsrail’den AKP’ye operasyon hazırlığı ya da iyi polis kötü polis oyunu!
https://www.hurriyet.com.tr/dunya/16638196.asp?gid=200
(…)
Ahmedinecad’dan AKP’ye nükleer çağrı!
https://www.hurriyet.com.tr/dunya/16640282.asp?gid=200
(…)
Çakallarla dans!
https://www.izlesene.com/video/cakallarla-dans-fragman/2813233
(…)
…………………..
Fehmi Koru nereye gider, nerede yazar?
Hürriyet deseniz, olay olur, ters teper!
Sabah deseniz, sallayan olmaz, fitneci Taha Kıvanç dışında satın alan olmaz!
Taraf,Yeni Akit deseniz, şık düşer fakat, maaşını ödemeye bütçeleri yetmez.
Bu durumda, Çankaya Savaşları bağlamında geriye bir tek Zaman kalıyor!
Bakalım Fetullah Gülen’in ‘Zaman’ı, Koru’yu kabul edecek mi?!
Koru, Zaman’a sızabilecek mi?!
Yoksa onca operasyon boşa mı gidecek?!
…………………
HaberTürk’te, Mehmet Barlas anlatıyor, soruyor, oynuyor.
Ahmet Tezcan ve Doğan Satmış ise uslu çucuklar gibi susup dinliyor.
Barlas soruyor:
“Tutuklu gazeteciler var diyorsunuz onunun ismini sayabilir misiniz?”
Satmış, yutkunuyor, sayamıyor.
Bu defa Barlas, mealen, “Bu tür klişelerden kurtulmak lazım, bizim çalıştığımız medyalardan tanıdığınız gazeteci var mı oralarda yok, o halde bu tür lafları etmemek lazım” diyor.
Katılmak mümkün değil!
Barlas’ın anlamadığı husus şu:
Gazeteci olmak demek, illa ki, Aydın Doğan, Çalık, Ciner vb isimlerden maaş almak demek değildir.
Ve/veya star gazeteci olunursa gazeteci saymak, nerede var!?
Cevabı merak edilemsi gerekli husus şu:
Adı sanı bilinsin ya da bilinmesin, mesleği gazeteci olan o kişi işlediği bir suçtan dolayı mı içerde tutuluyor yoksa iktidara muhalif olduğu, Barlas gibi övgüde sınır tanımayı reddettiği için mi?!
Kaldı ki, Barlas’ın oğlu Cemil de gazeteci!
“Haber X” internet sitesinin sahibi!
Barlas’ın tanımladığı tarzda bir gazeteci hiç olmadı, o tür büyük medyalarda hiç çalışmadı.
Küçük olanlarda da iş görmedi.
Direkt, internet üzerinden patron, editör olarak bu işe soyundu.
Babasının adı üzerinden reklamını yaptı, ne kadar faydalı oldu orası ayrı bir tartışma konusu!
Yarın Cemil’in başına tatsız, talihsiz bir şey gelse, Barlas’ın oğlunu gazeteci saymayacak mıyız?!
Hürriyet, Sabah vb yayınlarda çalışmadı diye görmezden mi geleceğiz?!
Sözün özü:
Barlas, iktidara yaranacağım diye kafasını yanlış yönde çalıştırıyor.
Tüm medyanın aynı anda kirlendiği bir ortamda, al birini vur ötekine…
HaberTürk de iktidar bastırınca “Deniz Feneri” kitabının yazarlarından yazı işleri müdürünü kovuyor, çok okunan yazarına yol veriyor!
Hürriyet de, Cumhuriyet de öyle!
Bu bağlamda, Doğan Satmış’a gelince…
İkide bir, büyük gazeteci diye ekrandan Muharrem Sarıkaya’yı pazarlamaya çalışıyor.
Sarıkaya, gazetecilik mesleğine AKP iktidarından daha büyük zararlar vermiş, güç delisi, patron yamağı bir işgüzardır.
Ciner dışında bir alıcısı çıkar mı, sanmam!
Nokta!
………………..
Erdoğan Alkin’in oğlu!
Kerem Alkin’in kardeşi!
Hüsamettin Özkan’ın damadı!
Kim bu isim?
Kim olacak, Emre Alkin!
Baba Alkin’in işgüzar ve sahtekar olan oğlu!
Kerem Alkin ise akademisyen ve vicdanlı olanı!
Emre Alkin kim?
Asker dönüşü hızla iş hayatına atılan…
Aynı anda:
Üniversitede kariyer yapan…
Dönemin Borsa Başkanı Osman Birsen’e danışmanlık yapan…
Bir aracı kuruluşa danışmanlık yapan…
Televizyonda yorum yapan!
Gazeteye yazı yazan!
Sözün özü:
Bunların hepsini aynı anda yapmak yasaya göre suç!
“İnsider Traiding”!
Yani içerden öğrenme suçu!
Vakti zamanında bunların hepsini belgeleyip, bir kokteylde Osman Birsen’e sormuştum:
“Danışmanınızın hangi işleri yaptığını biliyor musunuz?!”
“Nedir” diye sorduğunda tek tek yaptığı işleri belgeleri ile sıralayıp, bu suçtur dedim.
Kaçtı!
Basın danışmanı toparlamak için çok dil döktü, battı.
Ki, o kartvizitleri tek tek özgüven patlaması yaşadığı bir anında kendisi bana vermişti.
O dönemde, üniversitede aynı odayı paylaştığı Mithat Melen’e bu yaptığı doğru mu diye sorduğumda, doğru değil demiş ve eklemişti:
“Ben de ikaz ediyorum ama tırmanmak için çok acele ediyor, yanlış yapıyor!”
O dönemde Gözlem’de yazıyordu, patronu ikaz ettim.
“Boşver bizim de işimize yarar, karışma” demişti.
Hiçbir işe yaramadı, gazete battı!
Can Ataklı’nın “Haberatak” sitesinde yayınlandı, kıyamet koptu.
Meğerse, Ataklı’nın parasını yöneten aracı kurumda danışmanlık yapıyormuş, haber hemen siteden çekildi.
NTV’den Celal Pir’e, Emre Alkin’in kendisi hakkında “spekülatör budur” dediğini anlatıp, yaptıklarını sıraladım.
Dediklerimi dinledi, kaçtı!
Bu kural tanımaz, işgüzar fani için kendi sesinden yaptığı “insider traiding”i belgelemiş, kaydetmiş, bir kıyıya koymuştum.
Sonra, “Şimdi Domuzluk Zamanı” kitabımda, bu olaydan bir parça bahsettim.
Demem o deme değil şu deme:
Bu Emre Alkin, an geldi bir anda sevgilisi olan kızı terk edip, ki kız yanımda ağladı, tanımam, gitti Hüsamettin Özkan’ın kızını ayarttı. Bir ay gibi kısa sürede de evlendi.
Dikkat buyurun, bir dönem sıkı arkadaşım olan Kerem için bir şey demiyorum. O ne zaman denk gelsek utancından Nişantaşı’nda oturduğu apartmanın içine kaçar ya da saygı ile selam verir. En azından hala utanma duygusunu kaybetmemiş!
Şimdi bunca lafı ne diye anlattım.
Bu sabah Fox kahvaltı haberlerinde Emre Alkin vardı.
Aklınca AKP’ye destek attı, CHP’ye dirsek!
Yani siyaset dizaynı yaptı!
Bir de gazetecilik gazı ya da dersi verdi.
Konuyu burada uzun uzadıya anlatmayacağım.
Eskiden para, kariyer derdi vardı diyelim, şu anki derdi ne?!
Ne olacak, artık müptezelleşti.
İstese de doğru yola giremez.
Özetle diyeceğim şudur:
Emre Alkin’in yaptıkları eskiden babasına yazılıyordu.
Şimdi kayınbabasına fatura ediliyor.
Hüsamettin Özkan, lafım sana!
Nokta!
……………….
Erdoğan!
2011 sandık hedefi:
Yüzde 50’nin üzerinde bir oy!
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde tek söz sahibi olmak!
Sivil dikta!
Bu bağlamda, muhtemel 12 Haziran 2011 seçimleri öncesinde kendini yeniliyor.
Siyasal Kürtler’den, çakma liberallerden uzak, milli bir duruş peşinde koşturuyor.
İzleyeceğiz ve göreceğiz!
Bu bağlamda anlaşılması gerekli husus şu:
Erdoğan kendi ağırlığı dışında ağırlık taşımıyor.
Birkaç kişi dışında kimseye de kefil değil!
Her yerin asalağı olur, laik, çağdaş Türkiye’nin de asalakları var.
Bunlar, kendilerinden başka kimseye hayırları dokunmayan korkaklar.
Kimi cesur, gözüpek araştırmacı gazeteci diye ortalık yerde dolanır, sıkışınca hemen Erdoğan’ın ardına saklanır.
Kimi üç otuza satılan sözde mankenin bacaklarını boynuna dolayıp, dergilere poz verir, köşeye sıkışınca da Erdoğan’ın arkasına sotelenir.
Kimi, korkusundan, kimi hazdan, kimi alışkanlıktan…
Demem o deme değil, şu deme:
Eskilerin bir deyişi vardır:
“Her koyun kendi bacağından asılır”, diye!
Erdoğan’ın günahının bedelini yine Erdoğan ödeyecek!
Peki ya siz?!
Çağdaş Türkiye’nin hazcı asalakları, sahte Atatürkçüler’i, AKP, laik, çağdaş, Atatürkçü Türkiye’yi yıkmaya, parçalamaya çalışırken siz ne yaptınız?
Üç maymunu oynayıp, uslu uslu size verilen rolleri kabul edip mi oynadınız yoksa gizli gizli mücadele mi ettiniz?!
Eğer “gizli gizli mücadele ettik” diyorsanız, bilmelisiniz ki eğer öyle olmuş olsaydı benim haberim olurdu!
Usta gazeteci İlker Sarıer diyor ki, “Cumhuriyet tarihinde böylesi aşağılıkça bir dönem hiç yaşanmadı. Medya, basın hiç bu kadar kötü duruma düşmedi. Eskiden de baskı olurdu ama mahlas üzerinden sıkıntı çeken gazetecilere köşe açılır, telif aktarılır, ailelerinin sıkıntı çekmemesi için katkıda bulunulurdu. Siyasi iktidar da bunu bilirdi ama aileleri mağdur etmemek için bu kadarını da görmezden gelmeyi tercih ederdi. Şu anki dönem bambaşka! Mesleğin usta sayılan gazetecileri alenen yalan söylüyor, hiçbir sorumluluk taşımak istemiyor, hazdan başları dönmüş, bitmişler, iktidara yaltaklanmak için bahane üretmeye çalışıyorlar.”
Sözün özü:
Uğur Dündar gibi bir ekran yüzüne, vakıf üniversitesinden okuyan öğrencilerin üzerine “sürpriz yumurta” atma şaklabanlığı hiç yakışmadı!
Dündar o kadar şakacı ise kendisini ODTÜ’de, İTÜ’de görmek isteriz.
Orada da “sürpriz yumurta” atsın da görelim!
Hülasa, dizi filmlerde dahi, Piriştina zamanının İzmir’inin ihale uzlaştırıcısı, racon keseni olan Metin Akpınar gibi isimlerin öğrencilere yumurta atmayın diye öğüt verdiği bir ortamda, tek söylenebilecek laf var: Ar damarı çatlayana laf söylenmez!
Ezcümle, Uğur Dündar, Hıncal Uluç gibilerin yaptıkları “faşizm”e, “sivil dikta” ve/veya “sivil vesayet” rejimini kişisel menfaat ya da kişisel mecburiyetleri adına şirin gösterme gayretkeşliğinden başka bir şey değildir!
Nokta!
…………………
Ve…
Son olarak…
Osmanlı’dan el, ayak, etek öpmek eski deyişle “Tebasbus” bir gelenekti.
Anlaşılan ve görülen o ki, AKP iktidarında bu gelenek aynen devam ediyor.
Yaltaklananlar ve/veya kayıkçı kavgası yapanlar arasında arasından kimler kimler yok ki?!
Hülasa:
Bakalım önümüzdeki günlerde Erdoğan mı önce gidecek yoksa Erdoğan’a yaltaklanarak ayakta kalmaya çalışan laik, çağdaş rejimin asalakları mı?!
Ezcümle:
Azrail aleyhisselâm (ölüm meleği), Süleyman aleyhisselâmın yanında bulunduğu bir gün oturanlardan bir adama, uzun uzun bakmış durmuştu.
Azrâîl aleyhîsselâm çıkıp gittiği zaman, adam Süleyman aleyhisselâma; “Kim bu?” diye sorar.
Süleyman aleyhisselâm; “Azrail’dir.” der.
Adam; “Onun bana bakışı, sanki beni öldürmek istiyor gibiydi!” der.
Süleyman Aleyhisselâm ona; “Peki şimdi benim sana ne yapmamı istiyorsun?” diye sorar.
Adam; “Beni, rüzgâra bindirmeni ve Hindistan’a bıraktırmanı istiyorum” der.
Süleyman aleyhisselâm, adamı, Hindistan’a bıraktırır.
Bundan sonra Azrâîl (a.s.), Süleyman aleyhisselâmın yanına gelir.
Süleyman aleyhisselâm ona; “Sen, yanımda oturanlardan bir adama niçin uzun uzun bakmıştın?” diye sorar.
Azrâîl (a.s.); “Ben, onun ruhunu Hindistan’da almakla emrolunduğum halde, kendisinin senin yanında bulunuşuna hayret etmiştim de ondan” diye cevap verir.
“Çakallarla dans” bağlamında, hepsi ve daha ötesi şimdilik kaydıyla budur!
Sevgiler
29 Aralık 2010
Hayrullah Mahmud Özgür
