Çatlak Testi?!

Catlak Testi

Çatlak Testi. Hayrullah Mahmud yazdı.

ÇATLAK TESTİ / FETULLAH GÜLEN’E 100 PUANLIK UZMAN SORUSU: İRAN’A SALDIRI REJİMİ KUVVETLENDİRİR Mİ YA DA HZ MUHAMMED’E KÜFREDİLİRKEN DE NEDEN GÖRMEZDEN, DUYMAZDAN GELMEYİ TERCİH ETTİNİZ VEYAHUT MAKSAT HASIL OLMUŞTU, NİÇİN AKP İKTİDARINDA YURDA DÖNMEDİNİZ?!

Çatlak Testi?!

“Herkesin üç kişiliği vardır; Ortaya çıkardığı , sahip olduğu , sahip olduğunu sandığı.”

Alphonse Karr

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

“28 Şubat Süreci”nin “iliştirilmiş mağdur”u Fetullah Gülen’in, “Hamas’a yardım” bağlamında yaptığı açıklama kimi okurların kafasını karıştırmış.

Zaman’ın “Gülen’in açıklamaları”na sansür koyması ise kimi “liberal” yazar tayfasını şaşırtmış.

Nitekim…

Bu, Gülen’in ilk vukuatı değil!

Zaman’ın da ilk sansürü değil!

Fetullah Gülen ilk günden bu yana Neo Conlar ve BOP’çular ile işbirliği içinde!

Milli Mücadele’nin Mehmed AKif’i olmak varken Gülen, vatanı bölmek isteyenler ile işbirliği yaptı.

Irak’ta, Afganistan’da “Müslümanlar katledilirken” ne Gülen’in ne de Zaman’ın sesi çıktı.

Hz Muhammed’e küfredilirken de, görmezden gelmeyi tercih etti Zaman!

“İran’a saldırı rejimi kuvvetlendirir” diye sayfalarında yorum çıkan gazete de Zaman’dan başkası değildi.

Ki…

Haksız yere, suçsuz yere AKP muhalifleri, terörle mücadele eden komutanlar içeri atılırken “GATA’gulli” diye espri yapan da Gülen’den başkası değildi.

AKP iktidarındaki ak vurgunları, ihanetleri, zalimlikleri de görmezden gelen, ajitatif yayınlar yapan da Gülen’in Zaman’ından, Stv’sinden başkası değildi.

Emniyet içindeki F Tipi Polisler’in komplosunu bilmezden, duymazdan gelen de aynı Gülen değil miydi?!

Sözün özü:

Bunların kıblesi doğru kıble değil!

Fetullah Gülen ve gazetesi “Zaman”, televizyonu “Stv” üzerinden okurlarını, izleyicilerini, cemaatini “Allah ile aldatıyor”lar.

Dünya malı, iktidar olma, dış güçlerin oyuncağı olma dışında bir gaileleri yok.

Nokta!

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

HANGİ ZAMAN / NEO CON FUKUYAMA “IRAK SAVAŞI YANLIŞTI” DİYOR; İSLAMCI OLMAYAN GAZETE ZAMAN İSE “İRAN’A SALDIRI REJİMİ KUVVETLENDİRİR “DİYE OKURUNA FETVA VERİYOR?!

Hangi Zaman?!

Bugünkü Hürriyet’te, Mehmet Yakup Yılmaz’ın köşesinde, altını çizdiğim şu satırlar yer alıyordu:

“Gazete ve dergilerin net satışlarının bağımsız bir organizasyon tarafından denetlenmesi için kurulan Türkiye isimli kuruluştan dün söz etmiştim. Dikkatimi çeken şey ‘abone’ satışlarıyla övünen ‘Islamcı’ gazete ve dergilerin bu kuruluş bünyesine girmemiş olmalarıydı. Dün Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı aradı. ‘Islamcı gazeteler sözünü üzerime alınmıyorum. Ama ABC Türkiye içinde şu anda Zaman da yer almadığı için aradım’ dedi. Gazetesi, bayi satışından daha çok abone satışına dayanan bir gazete için şunu anlattı: ‘Biz de ABC Türkiye içine girmek ve net satışlarımızı denetletmek istiyoruz. Şeffaflıktan korkmuyoruz. Ancak şu anda ABC Türkiye içinde yer almıyor olmamızın nedeni bu denetlemeden korkmamız değil, abone bilgilerimizle ilgili altyapımızın bu tür bir denetlemeye uygun olmamasıdır. Türkiye’den bir süre istedik ve bu süre içinde altyapımızı merkezileştirerek onların denetimlerini rahatça yapabilecekleri düzeye getireceğiz. Abonelik düzenimizi ABC Türkiye’nin kabul ettiği standartlara uygun hale getireceğiz. Zaman da net satışlarını şeffaf olarak denetletecek gazetelerin arasındaki yerini kısa sürede alacak.”

Zaman Gazetesi Genel Yay

ın Müdürü Ekrem Dumanlı bence, bu sözlerinde haklı.

Zaman, “Islam”cı bir gazete değil!

Bence, gazetenin yönetmeni çok yerinde bir saptama yapmış.

Neden mi?!

Anlatayım:

ZAMAN’IN ZAMANI

Zaman Gazetesi, ABD gazetelerinden (?!) kopya mizanpajı ve soğuk haber anlatım tarzı ile uzunca bir zamandır, bu sınırların çok ötesinden yayın yapıyordu!

BOP operasyonu “resmen” başladığı günden bu yana da “Sahibinin sesi” bir görünüme büründü.

Nitekim…

Türkiye’nin dibinde insanlar ölüyor, ABD ve İngiliz askerlerinin “Irak’lı mahkumlara” işkence fotoğrafları dünya medyasında yayınlanıyor!

Ama Zaman’dan çıt çıkmıyor.

Ciddi yayıncılığı elden bırakmıyor.

Hz. Muhammed’e hakaret ediliyor, tüm İslam alemi ayakta!

Ama Zaman’da ne ses var ne de seda!

Ciddiyeti elden bırakmıyorlar.

BOP’çular birlik olmuş, Ortadoğu’nun sınırlarını “Müslümanlar’ın kanı” ile çizmeye çalışıyor!

Ama Zaman yine üç maymunu oynuyor.

Ne de olsa, onlar ilkeli yayıncılık yapıyorlar!

Kur’an-ı Kerim’i bozup yeni bir “Kolaj kutsal kitap” üretilmeye çalışıyor.

Zaman yüksünmüyor, promosyon yapıp dağıtıyor!

Karşı çıkacağına, İslamiyet’in dokusunun bozulmasına alet oluyor.

Oysa ki, vereceği tepki çok basit:

Kur’an-ı Kerim, Allah’ın kelamı olan ayetlerden, yeryüzüne geri döneceği iddia edilen Hz Isa’ya atfen yazılan İncil’ler ise doğruluğu şüpheli hadislerden oluşuyor.

Ama Zaman bu ayrıntının altını çizmeyi dahi kabullenmiyor.

Peki ya ne yapıyor, aylar öncesinden Aksiyon’a, Hz İsa geri dönecek diye kapak yapıyor.

Allah’tan korkması gereken Zaman’cılar CIA ajanlarından, BOP’çulardan korkuyor.

ABD Büyükelçisi’nin sözünden dışarı çıkmıyor.

Yazık!

Kaldı ise kalıbınızdan utanın diyeceğim.

Çünkü yaptığınız yayınlar ne gazetecilik ahlakına, ne İslamiyet’e ne de Türk’lüğe yakışıyor!

ABD’de gazetecilik eğitiminin neden alındığı şimdi ortaya çıkıyor!

Bir kısım Zaman’cı dostumu tenzih ederek söylüyorum, keşke Zaman’ın yayın politikasını belirleyen Gülen Cemaati’nin 300 bin dolarlık Mercedes’ten aşağısına binmeyen “büyük cemaat büyükleri” doların yeşiline değil de, İslam’ın temiz yeşiline yüz sürselerdi!

Sürmeye devam edebilselerdi.

Ne diyeyim, Allah taksiratlarını affetsin!

Anlaşılan o ki, Zaman, BOP’çu Erdoğan Hükümeti’ni hakikatler konusunda uyaramadığı gibi, yazarlarının internet sitelerinden verdiği demokrasi dersinden de hiç nasiplenmemiş!

BOP’A ÖVGÜ?!

Peki ya bunca yoka rağmen, Zaman Gazetesi’nde ne var?!

Bol bol, BOP’a övgü var!

Gizli Bush’çuluk yapma var!

ABD’nin değil, Bush yönetiminin politikalarının dışına çıkmama var!

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün, Milliyet’e manşet olan sözlerinde olduğu gibi, Zaman, bir gizli servis (CIA) ve bir büyükelçilik (ABD) tarafından yönlendirilen bir yayın organı görünümüne bürünmüş!

Bugünkü Zaman Gazetesi’nin 18. sayfasının manşeti ise ibret-i alemlik denilen türden!

Gazetecilikten zerre kadar anlayan hiçbir yayın yönetmeni, böylesi bir psikolojik harekat numarasına alet olmaz, olamaz.

Hiçbir gerçek mümin, böyle bir söyleşiyi sayfasına taşımaz, taşıyamaz.

Ali Çimen, Virgina Üniversitesi, Dış İlişkiler Departmanı’ndan Ortadoğu uzmanı Prof. R. K. Ramazani (?!) ile yaptığı söyleşide, açıkça İsrail, dişleri dökülen Bush yönetiminin propagandasını yapıyor.

Üç din devleti arasında Zaman; Vatikan ve Kudüs’ü tercih edip, Tahran’ı açıkça BOP’çular adına hedef gösteriyor!

Yazık!

Ayıp!

Bir Müslüman olarak utandım.

Yayıncı olarak din devletine karşı isen hepsine karşı olacaksın?!

Değil isen adil olacaksın!

İlkeli olmak bunu gerektirir.

Ki…

Bugünkü Sabah Gazetesi’nin dış haberler sayfasında, BOP’çu Zaman’ın tam zıttı bir haber vardı.

Irak’ın işgalini, demokrasi getirmek için gerekirse askeri güç kullanılmasını savunan Fukuyama çark edip, “Irak Savaşı yanlıştı” diyor.

Kıblesini şaşıran “Zaman”cılar okusun diye, haberi aynen buraya alıyorum:

“Neocononizm; Amerika dış politikasında sertlik yanlısı bir tutum benimseyen, dünya üzerindeki liderliğini pekiştirmeyi kendilerine amaç edinen bu akımı savunanlar akıl almaz bir darbe yedi! Hem de hiç ummayacakları birinden, akımın fikir babası Francis Fukuyama’dan… Toplum filozofu Fukuyama, yakında piyasaya çıkacak ‘ABD Dönüm Noktasında’ (America at the Crossroads) adlı kitabında neo-con yani yeni muhafazakâr akımın şu anda ‘yerlerde süründüğünü’ yazdı. Akımı benimseyen üst düzey isim olan Amerika Başkanı George W. Bush ve yönetimindeki diğer neo-con’lara ‘Sen de mi Brütüs!’ dedirten kitabında şöyle diyor: ‘Her krizi doktrinimizin en dar kalıbı olan askeri müdahale yaklaşımıyla çözmeye çalışmak ABD’yi çökertti. Dış politikada artık daha gerçekçi bir çizgi izlenmesi gerekiyor. Neo-conizm, tarihin tozlu raflarında, başarısız ideolojiler arasında yerini almalı. Çünkü artık benim dahi destekleyemeyeceğim bir şekil aldı.’ Tavrının halen demokratik reformdan yana olduğunu belirten Fukuyama, bu reformun nasıl olması gerektiğini de şöyle satırlara döktü: ‘Demokrasi, bir bölgeye başkalarının tanımladığı bir biçimde empoze edilemez. Demokratik dönüşüm içten olmalıdır. Bunun getirdiği modernizmde kimlik arayışı içinde olan radikallerin yarattığı terörizmi beraberinde getirir.’ Fukuyama’ya göre ABD’nin dış politikada izlediği bu muhafazakâr akımın başarısız olması, ‘iyi niyetin kötüye kullanılmasının tehlikesini gösterdi’. Sovyetler’de komünizm devrinin kapanmasının ardından 1992 yılında yazdığı ‘Tarihin Sonu’ isimli kitabıyla ‘Artık tarih bitmiştir. Tek model Amerikan yaşam biçimi ve örgütlenmesinin evrenselleşmesidir’ diyen Fukuyama, 1998 yılında dönemin ABD Başkanı Bill Clinton’a Irak’ta Saddam rejiminin devrilmesi gerektiği konusunda mektup yazan neo-con’lardan biriydi. Bush döneminde açılan Irak Savaşı’nın da en önde gelen destekçilerindendi. Ancak şimdi, savaşın yanlıp tarzda, yanlış zamanda ve yanlış yerde olduğunu savunuyor…”

ZIMNEN ZAMAN

Zira…

Geçmişte olsaydı, “Zaman, Müslümanlar’a zulme seyirci kalacak” deselerdi “inanmam” derdim.

Bir BOP operasyonu, kimlerin Hak yolunda kimlerin doların yeşili uğruna zulmedenlerin yanında yer aldığını çok net gösterdi.

Bu bakımdan, Zaman Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın sözlerine katılıyorum.

Zaman, “Islam”cı bir gazete değil!

Maalesefki, Neo Con’lardan daha fazla BOP’a inanan, BOP’çuların Türkiye’de sözcülüğüne soyunmuş bir yayın organı.

Mehmet Yılmaz ise “İslamiyet” konusundaki düşüncelerinde yanılıyor.

Keşke tüm dünya “İslam” olabilse!

Temsil edilen İslamiyet’teki garabete bakıp bu yanlış yakıştırmayı yapmış olabilir diye düşünüyorum.

İslam’ın özünü bilenler için, Allah’ın sadece insanlığa değil, tüm “Kainat”a gönderdiği bu güzel din, dünyanın tek bireysel dinidir.

Hülasa “İslam”, Allah’ın “Kainat”ı yönettiği sistemin adıdır.

Zaman, aynen AKP gibi İslam coğrafyasında “din adına”, yeni bir “Haçlı seferi” uğruna kan akıtılmaya başlandığı bir dönemde kıblesini şaşırmış, zalimlere hizmet ediyor.

Geçmişte olsa, biliyorum bu satırları, onlar merkezde yer alan, benim gibi gazetecileri uyarmak için yazarlardı.

Ne var ki, şimdi ben onları “uyarmak” için yazıyorum.

Ve…

Son olarak…

Karıncayı incitmekten imtina eden Fethullah Gülen, geçmişte televizyona çıkıp saatlerce kırık kuşun kanadı için gözyaşı dökerdi.

Şimdi insanlar ölüyor, Müslümanlar katlediliyor, Hz. Muhammed’e küfrediliyor, Kur’an-I Kerim’i bozup yerine yenisi Müslüman coğrafyada bilabedel dağıtılıyor!

Ama Gülen’de, Gülen cemaatinin yayın organlarında tek damla gözyaşı yok.

F. Gülen, Türkiye’ye gelmesinin önünde de hiçbir engel olmadığı halde, Türkiye’ye gelmiyor; Hak dini İslam’ın, “Müslümanlar’ın yanında saf tutup” mücadele etmiyor.

Zulmü yapanlarla omuz omuza yürümeye devam ediyor.

Bu satırlarım için hiç kimse bana gönül koymasın!

Dışarı yansıyan fotoğraf maalesefki böyle!

Zalimden korkanlardan değilim.

Allah’a can borcu dışında, sizin de hiçbir adrese borcunuz yok ise sizler de korkmayın.

Dışarı yansıyan kötü fotoğrafı düzeltin!

Ki, “Allah’a kulluk” dışında “zalimlere kulluk” edenlere zerre kadar saygım yoktur.

Önemle hatırlatırım.

Sevgiler

Hayrullah Mahmud

23 Şubat 2006

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

KAFİR “ZAMAN” / DUMANLI’NIN “ZAMAN”I, “YENİ NESİL HAÇLILAR”IN YAYIN ORGANI MI YA DA BOP’ÇU PAPA’NIN TÜRKİYE’YE “İLİŞTİRİLMİŞ” SÖZCÜSÜ MÜ?!

Kafir ZAMAN?!

18 Eylül 2006 Pazartesi günkü gazetelerin, “birinci sayfaları”ndan birkaç “Papa”lı haber başlığı:

HÜRRİYET: Bardakoğlu, “Papa’nın özrü 3’üncü derece”!

SABAH: Papa, bu kez de özür dileyemedi!

AKŞAM: Papa’dan özür yok, suikast alarmı var!

STAR: Papa’nın özrü, kabahatinden büyük!

RADİKAL: Papa ‘Nuh’ dedi, ‘Peygamber’ demedi!

CUMHURİYET: Papa’dan BOP’a destek!

MİLLİ GAZETE: Adam gibi özür dile!

VAKİT: Kıvırmayı bırak!

YENİ ŞAFAK: Papa “özür”e doğru yürüyor!

VATAN: Papa, Türkiye’ye gelecek mi?

MİLLİYET: Gül, “Papa’nın Türkiye programı değişmedi”!

ZAMAN: Papa’dan geri adım; “Şahsi görüşlerim değildi”!

(…)

Nitekim…

Çok açık olarak görüldüğü gibi, “hislere tercüman” olan en iyi başlığı, Milli Gazete sayfasının tepesine taşımış.

“Adam gibi özür dile” diyor.

Zaman’ın kullandığı başlık ise Radikal ve Cumhuriyet’in kullandığı başlığın yanına dahi yaklaşamıyor.

Adeta, Ekrem Dumanlı yönetimindeki Zaman, Vatikan’ın Sözcülüğü’ne soyunmuş!

Sanki Türkiye’de yaşayan Türkler’e değil de, Vatikan’da hazırlanıp, Türkiye ve dünyadaki Müslümanlar’ın kafasını karıştırmak için yayın yapan “iliştirilmiş” bir “gazete”den de öte “bülten” hüviyetinde, etrafa “dezenformasyon” saçıyor!

Hz Muhammed’e küfrediliyor, Zaman “Papa” diyor, “Diyalog” diyor, başka bir şey demiyor.

Belki de demek içinden gelmiyor.

Zalime “zalim”, mazluma “mazlum”, yanlışa “yanlış”, doğruya “doğru” demeyeceksen, o vakit, cevabı aranması gereken soru şu olmalı:

“Zaman adındaki bülten havasındaki gazete niçin çıkıyor? Susarak, koca bir kitleyi susturarak kim ya da kimlere hizmet ediyor ya da etmek istiyor?!”

Ki…

Daha, Vatikan’ın perde arkasında kışkırtıcısı olduğu “karikatür” yolu ile Peygamberimiz’e yapılan terbiyesizliğin mürekkebi kurumamışken!

Ne var ki bu, BOP’çu olduğu net olarak ortaya çıkan, Ekrem Dumanlı yönetimindeki Zaman’ın ilk vukuatı değil!

ABD’deki “gazetecilik kuralları”na sıkı sıkıya bağlı olduğu anlaşılan E. Dumanlı da bilir ki, “Atlantik”ötesinde çıkan gazeteler, destekledikleri “siyasi eğilimi” en baştan kamuoyuna ilan ederler.

Bu bir “etik zorunluluk”tur.

Aynı “zaman”da, “tüketici” yani “okur”u yanıltmamak için yapılan, yazılı olmayan bir meslek kuralıdır da!..

“Diyalog”çu Zaman da, isterse açık açık BOP’u/BİP’i destelediğini kamuoyuna ilan edebilir!

“Mazlum”dan yana değil, “zalim”den İsrail’den ve Vatikan’dan yana “saf tuttuğunu”, açık seçik dünya aleme ilan edebilir.

Ezcümle, Ekrem Dumanlı yönetimindeki Zaman, isterse “Bizim için Hz Muhammed’den de önce Papa 16. Benedict gelir” de diyebilir!

Bence bunda bir sakınca yok!

Her türlü inanca, görüşe içinde “şiddet unsuru” barındırmadığı sürece saygı duyarım.

BOP/BİP gibi projeler; içi “şiddet” dolu, insanlık dışı “sözde düşünce”ler olduğu için en başından bu yana Neo Con’lara karşıyım.

Irak’ta, Ebu Gureyp, Guantanamo ve Kana’da; BOP’un da, BİP’in de, Batı tipi “demokrasi”nin de nasıl “tek dişi kalmış” bir “canavar” olduğunu tüm dünya gördü, “Zaman”cılar hariç anladı!

Yalnız…

“Atlantik”ötesi gazeteci Ekrem Dumanlı’ya tavsiyem:

Hakk’tan yana gözüküp, BOP’çularla, BİP’çilerle iş tutmaması yönünde olacaktır.

Mevlana’nın dediği gibi “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol!”

Filvaki, Hz Muhammed’e sahip çıkar gibi yapıp, İslamiyet’in “tevhid” inancını, “bir avuç kanlı dolar” uğruna, Vatikan’ın “teslis” inancına peşkeş çektirmemesidir!

Hz. Muhammed’e yapılan küfrü, hakareti görmezden gelmeye yeltenmemesidir.

Bu arada Zaman yöneticisi Dumanlı, sakın bana “Biz başlıkta yorum yapmıyoruz” diye cevap vermeye kalkışmasın, kabul etmem.

O vakit ona örnek aldığı o “Anglosakson gazeteler”den peş peşe, öyle “başlık”lar sıralarım ki, gazetecilik mesleğine “sıfır noktası”ndan başlamak zorunda kalır!

Önemle hatırlatırım:

“Taraflı olmak” başka bir şeydir, “taraftar olmak” ise bambaşka bir şey!

Yaşamda hepimiz bir şeylere “taraf” değil miyiz?!

Kimimiz “mazlum”dan kimimiz “zalim”den, kimimiz Hz Muhammed’den kimimiz de “Papa”dan yana değil miyiz!

Hülasa yaşamda nefes almak demek, bir şeylere “taraf” olmak demektir.

Ezcümle, “Taraflı olmak” başka şey, “taraf olmak” ise bambaşka bir şey!

Aradaki “nüans”a dikkat!

Aksi iddiası olan var ise o vakit sorarım onlara:

“Hz Muhammed’e hakaret eden Papa’dan yana mısınız, yoksa …?!”

Evet bence Ekrem Dumanlı yönetimindeki Zaman için “karar anı” gelmiş hatta geçmektedir.

Kamuoyuna çok net olarak, “hangi saf”ta yer aldıklarını, lafı eğip bükmeden açıklamak zorundadırlar.

Ki, bizde bundan böyle, kendileri ile ona göre “diyalog” kuralım.

Hak ettikleri sıfat ile hitap edelim.

Ve…

Son olarak…

Zaman Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın, 23 Şubat 2006 tarihli Hürriyet’te, Mehmet Yakup Yılmaz’ın köşesinde yayınlanan “İslamcı gazeteler sözünü üzerime alınmıyorum” beyanatı da, şimdi daha da bir netlik kazanmış oldu.

Filhakika, Dumanlı yönetimindeki Zaman, “İslamcı”dan öte, Vatikan’ın ve BOP’un sözcüsü “Haçlı” bir yayın organı görünümünde!

11 Eylül sonrasında, ABD Başkanı Neo Con Bush’un “İslam dünyası”na ilan ettiği “Haçlı seferleri” dur durak bilmezken, Zaman da maalesefki, bu “sefer”lere “susarak” destek veren, Türkiye’deki en büyük “Neo Con bülteni”!..

Bu ifadelerimi çok ağır bulanlar olabilir, saygı duyarım.

Hiç kimseye haksızlık etmek istemem.

O vakit, buradan açık seçik olarak herkese sormak istiyorum:

“BOP/BİP uğruna, Müslümanlar’ın kanı sebepsiz yere akıtılırken, Hz Muhammed’e küfredilip, sahte Kur’an-ı Kerim’ler basılıp piyasaya sürülürken, bu işlere aracılık edenlere ‘Haçlı kafalı’, ‘Vatikan uşağı’, ‘Haçlı zihniyetinin propogandisti’, Siyon uşağı’, ‘BOP İslamcısı’ denmez de, ne denir?!”

Ezcümle, Allah’tan başka hiçbir şeyden korkusu olmayanların, olmaması gerekenlerin bu soruya “Hakk’ın hakkı” adına, samimi cevap vermesi gerekmez mi?!

Sevgiler

18 Eylül 2006

Hayrullah Mahmud

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

SESAR’DAN FETHULLAH GÜLEN’E ÇAĞRI: MAKSAT HASIL OLMUŞTUR! FETHULLAH GÜLEN TÜRKİYE’YE DÖNMELİDİR!

1990’lı yıllardan itibaren millete hitap edenler de, Türkiye’nin sorunlarını kendi aralarında irdeleyenler de aynı şeyi söylüyorlar.

“Millet ve devlet olarak çok tehlikeli bir dönemden geçiyoruz!”

Bu cümle 1968’lerden beri kısa aralıkların dışında Türkiye’de sürekli kurulmaktadır.

1984’lerden beri “bölücü terör”le, “ayrılıkçı fikirler”le, “sahte Atatürkçüler”le, “sahte İslamcılar”la, “sahte demokratlar” ve “sahte milliyetçiler”le milletin kandırıldığı bir ülkeye döndük, dönüştürüldük…

28 Şubat Süreci, Türkiye’nin yakın tarihinde siyasal, sosyal ve dinsel bir dizi travma yaşamamıza sebep oldu.

28 Şubat’la “irtica ile mücadele” adı altında “milli güçlere karşı mücadele” sinsice yürütüldü ve yürütülüyor.

57. Hükümet’in, Türk Milleti’nin ve bu bağlamda ANAP’ın, DYP’nin, DSP’nin, MHP’nin, CHP’nin ve SHP’nin uğradığı sosyo-politik, ekonomik ve psikolojik operasyonların sonunda oluşan “kaos” ortamında kurulan bir iktidar olan AKP Hükümeti’nin öncesi ve sonrasını kısaca irdeleyelim…

1974’lerden sonra politikacıları, milleti ve devleti hedef alan bir “anarşi” sürecini takiben 12 Eylül 1980 İhtilali’ni yaşadık. Bu ihtilal sebebi ile devlet ve ordu içeride ve dışarıda yıpratıldı.

Özal İktidarı “değişim” adı altında iyi planlanmamış bürokratik, ekonomik, sosyal, siyasal ve yasal bir çok hamle ile “yıpratılma”yı en üst düzeye çıkardı.

Demirel’in DYP-SHP-CHP Koalisyonu ve Refah-Yol Koalisyonu; “Türkiye operasyonları”nı iyice derinleştirdi.

Özellikle Refah-Yol Koalisyonu’nu bitiren 28 Şubat, çok iyi irdelenmesi gereken bir dönemin adı oldu.

Güya İslamcılar’ı bitirecek operasyon, aslında “kısa vadede bir AKP İktidarı üretme”yi hedeflemişti. Bu kapsamda yayınladığımız ve hükümetin yayınını durdurmak için yargıya müracaat ettiği “Allah’a Kulluk’tan Siyonist Cuntaya Kulluğa Bir Recep Tayyip Erdoğan Hikayesi” incelemesi; “sürece ait arka plan”ı deşifre ediyordu.

Fethullah Hoca ve Esad Coşan Hoca; bu süreçte yurtdışına gönderildi. (Hapse atılma kararından dolayı.) Çünkü Fethullah Gülen Hoca Türkiye’de kalsa Recep Tayyip Erdoğan’a destek vermezdi.

Esad Coşan Hoca ise bu süreci bir parti kurarak değerlendirir ve yasaklı Erdoğan da emekli olurdu. Coşan Hoca bir anda “İslami kesimin yeni Erbakan’ı” olurdu.

Her iki hocanın yurtdışına sürgün yaşamasının nedeni “DEMOKRASİ” değil, net olarak Recep Tayyip Erdoğan’a alan açmadır!

Artık maksat hasıl olmuş ve AKP, yani Recep Tayyip Erdoğan “iktidar”a gelmiştir.

Türkiye, tarihinin “en demokratik” ortamına sahiptir.

O halde Fethullah Gülen Hocaefendi için de esaret bitmiştir. Hele Aksiyon’daki söyleşiden sonra Fethullah Hoca’nın dönmesi zaruret olmuştur!

Biliyoruz, cemaati içinde “Hoca dönerse hapse girer!” diyenler var. Bunu söyleyenler; “Recep Tayyip Erdoğan’ı doğruya davet edecek sesi kısmak isteyenler”dir!

Biliyoruz TBMM Lojmanları “Başörtülü milletvekili eşleri bir İran Sendromu oluşturulmasın” diye satışa çıkarıldı.

Yine AKP İktidarı; “başörtülüler kampı”na dönüşen TBMM Lojmanları, etkin bir Fethullah Hoca ve güçlü bir Esad Coşan resmi ile Türkiye’ye “İranvari bir ülke” imajı kazandırırdı.

Bu imajı oluşturmamak için iki hocaefendi sürgüne gönderildi.

Evet maksat hasıl olduğuna ve Türkiye en sarsıntılı sürece girdiğine göre Hocaefendi dönmelidir!

Bu bağlamda 28 Şubat’tan bu yana aklı selimini yitirmiş devlet kurumları, etnik ve dini topluluklar, sivil toplum kuruluşları, aydınlar, gazeteciler, politikacılar devlet adamları ile yüz yüzeyiz!

Şemdinli’de, Yüksekova’da, Hakkari’de, Van’da ve Mersin’de yaşanan olaylar ve Sayın Başbakanımızın sürpriz ziyaretlerinde halkı yatıştıramayışı; milletimizin hayır diyemeyeceği insanların eksikliğini çarpıcı şekilde ortaya koydu.

Bu insanlardan elimizde kaç tane var?

Milletimizin, tarihimizin, dinimizin, kültürümüzün, iç içe geçmişliğimizin hakkını hukukunu damıtıp kitleleri teskin edebilen, yatıştırabilen kaç insana sahibiz hiç düşündük mü?

Türk Milleti’nin tarihi, kültürel, dini, siyasal ve sosyal dinamiklerinin her zerresini damıtmış, netameli zamanlarda topluma aklı selimi, sükuneti, kardeşliği, el ele tutmayı telkin edecek kaç insanımız var ve nerelerdeler?

Şemdinli ve Yüksekova’da yaşanan olaylarla ilgili Fethullah Gülen Hocaefendi ile yapılmış kısa bir söyleşiyi, Aksiyon Dergisi’nde okuduk.

Hocaefendi, Fransa’daki olayları da analiz ettiği söyleşide, “şiddetin şiddetle önlenemez olduğu”nu ortaya koyuyordu.

Söyleşi, hocaefendinin Türkiye’yi ne kadar yakından izlediğini, toplumun kıvrımlarında gelişen sosyal, etnik, ekonomik ve politik sorunları ne kadar iyi bildiğini bir kez daha şaşırtıcı biçimde gündeme getirdi.

Diyarbakır’da, Şemdinli’de, Yüksekova’da ve Hakkari’de Sayın Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın karşılanışı; fütursuzluğun, kopan bağların, kaybolan sükunetin ve aklı selimin faturasını kanımızı dondururcasına gözlerimizin önüne sermedi mi?

Bu bağlamda Türkiye’nin aklı selimi olan milli birliğin en önemli teminatlarından biri olan, milli ve manevi dinamiklerimizin en etkin seslerinin başında gelen devletine ve milletine en derin bağlarla bağlı olan Fethullah Gülen Hocaefendi’yi Türkiye’ye, milli bir göreve davet ediyoruz…!

Hocam lütfen ülkenize dönünüz!

Milletimizin, devletimizin, coğrafyamızın ve insanımızın size ihtiyacı var!..

Türkiye’nin en tehlikeli sürecin eşiğinde bulunduğu bugünlerde ülkemizde bulunup milli vazifenizi yerinize getirmeyecekseniz de ne zaman getireceksiniz?

Eğer su-izanları şimdi imha etmeyecekseniz ne zaman izale edeceksiniz?

Eğer birikiminizi, etkinizi, iletişim ağlarınızı, ikna kabiliyetinizi, telkin ve teskin etmedeki, sevk etmedeki o üstün maharetinizi şimdi kullanmayacaksanız da tüm bunları ne zaman milletinizin hizmetine tevdi edeceksiniz?

Merhum Mehmet Akif İstiklal Savaşı’nda ne yaptı ise aynısını şimdi siz yapmayacaksanız da kim yapacak?

Türkiye’nin, bölgenin ve son tahlilde dünyanın; İslam’ın bu arı duru sesine İslam’ı asrın idrakine söyleten sesine şimdi çok ihtiyacı var!

Milletin ve devletin parça parça edilmek istendiği bugünlerde, küfrün, düşmanın nefsin, hırsın ve hevesin insanlarımızı avladığı bugünlerde; gönül gözlerini açan, aklın önündeki engelleri kaldıran, basireti ve feraseti bağlarından çözen bizden bir haykırışa, telkine ve teskine ihtiyacımız var!

Bu milli ve insanı görevi yapacak en önemli şahsiyetlerden biri de Fethullah Gülen Hocaefendi’dir!

Biz SESAR olarak tarihi görevimizi yapıyor, Hocaefendi’yi milletimizin en zor günlerinde Türkiye’de görmek istediğimizi ifade ediyoruz.

Aynı daveti, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yurtdışına gitmesinde etkisi olduğunu düşündüğümüz Sayın Başbakanımız Recep Tayip Erdoğan’dan da bekliyoruz!

Evet; Başbakan, Fethullah Gülen Hocaefendi’yi Türkiye’ye davet etmeli!!!

Sayın Başbakan, “demokrasi” adına Leyla Zana’ların, Abdullah Öcalan’ların haklarını sonuna kadar takip eden AB Ülkeleri’nin önde gelenlerine ve bürokratlarına, “Acaba neden Fethullah Gülen Hocaefendi ile ilgili Türkiye’den bir talebiniz olmadı? Olmuyor?” diye sormalıdır!

Fethullah Gülen Hocaefendi de AB’nin bu inciten tavrını gözlemlemiş midir bilmiyoruz ama; kendilerinin dönüşünü AB içinde bir aşama ve sınav olarak görüyoruz.

SESAR olarak; Türkiye’nin şu anda dünyada en çok itibar gören, en çok dinlenen kişisini, ülkemizin milli ve manevi mimarlarından olan Fethullah Gülen Hocaefendi’yi Türkiye’ye davet etmek bize mi düşer?

Biz yüreğimizi ortaya koyuyor ve Hocaefendi’yi Türkiye’ye davet ediyoruz!

Ayrıca Sayın Başbakan’a da buradan teklif ediyoruz!

Hocaefendi’yi Türkiye’ye davet etmek sizin borcunuzdur!

Lütfen bu borcunuzu ciddiyetle ödeyiniz!..

Saygılar

SESAR

30 Kasım 2005

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

GANDHİ’NİN SESSİZ ÇIĞLIĞI YA DA ERDOĞAN “LAİK 28 ŞUBAT”IN SON “ANDIÇ”LISI FETHULLAH GÜLEN’İ TÜRKİYE’YE DAVET ETMELİDİR?!

Sessiz çığlık?

Fethullah Gülen’in Aksiyon Dergisi’ne söylediği ve Gandhi’nin “sessiz çığlığı”ndan çağrışımlar yapan “Ülkemizi koruması gerekenlere gönül koyuyorum” sözleri bağlamında birkaç satır…

Bundan yıllar öncesi…

Hindistan’ı yeniden yaratan büyük devlet adamı Gandhi, açlık grevindedir.

Bunun nedeni de ülkesindeki Budistler’le Müslümanlar arasında devam eden kanlı soykırımdır.

Gandhi’nin doğup büyüdüğü topraklar, bir kanlı iç savaş dramına sahne olmaktadır.

Ordu ve polis bu durum karşısında acz içindedir. Devleti yönetenler giderek büyüyen bu kanlı çılgınlığa karşı hiçbir şey yapamamaktadırlar.

ÖLÜM ORUCU

Gandhi, işte böyle bir ortamda açlık grevine girer.

“Yarattığım güzelliğin yıkılmasını görmek istemiyorum” der.

Gün geçtikçe gazete manşetleri de değişmeye başlar Artık gazetelerin haber sayfaları kanlı halk çatışması ve iç savaş görüntülerinden ziyade, Gandhi’nin yürüttüğü ölüm orucu haberleriyle dolup taşmaya başlar.

Artık bütün Hindistan hatta bütün dünya Gandhi’yi konuşmakta ve O’nun bu eylemini tartışmaktadır.

Gandhi’nin böbrekleri çalışmaz hale gelir.

Devleti yönetenler, çeşitli dinlerin önderleri O’na gelerek adeta yalvarırlar.

“Hindistan’da çok güzel günlerin geleceğini” söyler ve “Bu güzellikleri göremeden ölemezsin” derler.

Gandhi, onlara kulak asmaz.

Açlık grevini sürdürür.

Artık vücudundan hayat belirtileri giderek uzaklaşmaktadır. Dünya’nın çeşitli yerlerinden aydınlar, devlet adamları O’na gelerek ricada bulunurlar.

Fakat faydası olmaz!..

Gandhi’nin açlık grevi öylesine büyür ki, din çatışmaları, intikam ateşi karşısında…

Devletin güvenlik güçleri acz içinde kaldığı halde, Gandhi’nin sadece sevgiye, barışa dayalı sessiz çığlığı sonuçta galip gelir.

Taraflar Gandhi’nin önüne gelirler ve çatışmayı durdurduklarını bildirirler.

Tüm ülkede iç savaşın, din çatışmalarının ve kanın durduğu yönünde güvendiği dostlarından kanıt aldıktan sonra Gandhi, bir bardak su içer.

“Az sonra sevgili dostumla biraz ekmek de paylaşırız” diyerek, açlık grevine son verdiğini açıklar.

İşte o sırada kızgın bir Hindu öfkeden titreyerek, Gandhi’nin kucağına bir ekmek parçası atar.

“Artık yiyebilirsin. Memnun ol. Çatışma bitti. Ama benim çocuğumu kim geri getirecek? Müslümanlar benim küçücük oğlumu öldürdüler. Benim acım nasıl dinecek?” diye sorar.

Gandhi’nin yanıtı şöyle olur:

“Ben sana bunun yolunu göstereyim. Müslümanların senin çocuğunu öldürdüğü yaşta, sizinkilerin ana babasını öldürdüğü bir Müslüman çocuğu al ve evlat edin. Eğer kendi öz çocuğun sağ olsaydı ona nasıl bakacak idiysen, bu Müslüman çocuğuna da öyle özen göster.

Onu yetiştir!

Kendi dini olan İslami inançlarını sürdürmesini ve ibadetini sağla. İşte senin içindeki öfkeyi ve intikam ateşini söndürecek olan yol budur.”

Hindu bu sözler üzerine gözleri yaşararak, Gandhi’nin önünde diz çöker.

Kendisini öfkeli sözlerinden, fevri çıkışından dolayı affetmesini ister.

Gandhi, bu eylemi sırasında bir insanın kullanabileceği en etkili silahı kullanmıştır…

“Sessiz çığlığı” ile dünyaya en insani mesajı vermişti…

Hiç kimsenin karşı çıkamayacağı haklı bir tepkiyi seslendirmiştir.

Çünkü, bu silahın içi iyilik dolu bir yürekten gelen sessiz çığlıktan başka bir şey değildir.

SESAR’IN ÇAĞRISI

Fethullah Gülen’in sözleri de Gandhi’nin sessiz çığlığı kapsamında değerlendirilebilir mi?!

Neden olmasın!

Ki…

SESAR Başkanı İsmail Yıldız da, Gülen’in bu sözlerine cevap olarak kendi internet sitelerinden şu çağrıyı yaptı:

“Maksat hasıl olmuştur. Fethullah Gülen Türkiye’ye dönmelidir!”

(SESAR’ın Gülen’e davet yaptığı “çağrı metni”nin içinde abartılı bulduğum bazı satırlar var. Metnin tamamını kucaklamadığımı belirtmeliyim.)

Ne var ki tüm bu çekince satırlarının ötesinde Gülen, gerçekten kendini “Kuvva-i Milliyeci” olarak görüyorsa, çekinmeden Türkiye’ye dönmeli ve milli mücadeledeki yerini almalıdır.

Mehmed Akif gibi “Atatürk Türkiyesi”nin çatısı altında bir nefer olarak çalışmalıdır.

Fethullah Gülen’i seven bazı sadık dostları ise bana yolladıkları mesajlarda “Bu işin altından bir çapanoğlu çıkmasın” diye endişelerini dile getirmişler.

Bu satırlarım da onlar için!..

En baştan endişelerinin yersiz olduğunu belirtmeliyim.

Hiç kimse devletin üzerinde değildir ve Türk Devleti hiç kimseye pusu kurmaz!

Eğer Türk Devleti, Fethullah Gülen’in “kalemini kırmaya” karar verir ise de buna hiçbir güç engel olmaz, olamaz!

Hele ABD’nin Irak’ta bataklığa saplandığı, Türkiye’nin kapısında “Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır, yeniden kahve içmenin zamanı gelmedi mi” diye beklediği, süngüsünün düşük olduğu bir ortamda, böyle bir düşünce sözkonusu dahi olamaz.

Fethullah Gülen’i yurtdışına gönderen Türk Devleti değil, “Laik 28 Şubat süreci”nde devleti ele geçirip “Atatürk Türkiyesi”ne suikaste yeltenen bir güruhtur!

28 Şubat cuntası’dır!

Erdoğan’ı, Türkiye’ye “Başbakan” yapan güçlerdir.

28 ŞUBAT’IN SON ANDIÇLISI

Unutulmamalıdır ki!..

Türk Devleti, “Laik 28 Şubat süreci”nde tarihinin en büyük kuşatmasını yaşadı.

Birçok kişi “andıç”landı.

Şimdi AKP Hükümeti’ne düşen görev, “Laik 28 Şubat cuntası”nın “andıç”ladığı son isim Fethullah Gülen’i de Türkiye’ye davet edip “sürec”i sonlandırmaktır.

İçleri rahat olsun, nasılsa “Dinci 28 Şubat süreci”ni ben sonlandıracağım.

Bu arada Fethullah Gülen’in hakkında herhangi bir tutuklama kararı olmadığının da altını çizmeliyim. Yani Gülen, ABD’den uçağa bindiği an dış hatlar kapısından Türkiye’ye giriş yapabilir.

Adalet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek de “Fethullah Gülen’in Türkiye’ye gelmesinde herhangi bir sakınca yoktur” diyor.

O halde Başbakan Erdoğan, Gülen’i, Türkiye’ye davet etmek için neyi bekliyor?!

Ve…

Son olarak…

Bu anlamda birkaç satır daha…

İslam, Allah’ın kainatı yönettiği sistemin adıdır.

“Siyasal İslam” ise dünyevileşmiş farklı bir din!

İçine İslam’la alakası olmayan diğer dünyevileşmiş dinlerden bazı kavramları ödünç almıştır.

İslam’da “ruhban sınıfı” yoktur!

Aracı kabul etmez.

İslam, son derece basit ve “birey”i merkeze oturtmuş kainattaki tek dindir.

Akıl dinidir, şahıslara bağlı bir din değildir.

Bu bakımdan SESAR’ın çağrısının içinde yer alan “Hocaefendi” gibi yakıştırmaların kullanılmasını doğru bulmadığımın altını çizmeliyim.

Bir de davet edilen şahıs dini ya da siyasi misyonu ne olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır.

Kendisine bağlı bir cemaat de olsa, hiç kimse Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde değildir.

Hz Muhammed’den sonra dünyaya başka bir Peygamber’in gelmeyeceği de çok net bilinen bir hakikattir.

Yani sayın Gülen, son peygamber de değildir!

ABD’ye “hicret” etmemiş, 28 Şubat cuntası’nın zorlaması ile gönderilmiştir.

Yani Türkiye’ye dönmesi beklenen kişi ne bir Peygamber ne de Türkiye’nin yeni Şeyhülislam’ıdır.

Basit, sade bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır!

Ezcümle Hayrullah Mahmud’un nazarında Fethullah Gülen, aynen bizler gibi “nefs”li bir “günahkar”dır. Bunun böyle bilinmesinde ve tarihe not düşülmesinde fayda vardır.

Bakalım Gülen’in “sessiz çığlığı”, “Atatürk Türkiyesi”ni yıkmak isteyenler üzerinde ne kadar etkili olacak!

Sevgiler

Hayrullah Mahmud

30 Kasım 2005

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

ILIK SUDA BICI BICI YAPAN KURBAĞA OLMAK YA DA ATMA RECEP, BİZ DİN KARDEŞİYİZ?!

İliştirilmiş mağdur?!

Fethullah Gülen, Türkiye’ye dönmeli mi?!

Dönerse ne olur?!

İran’a mı döneriz?!

Son günlerin en çok tartışılan gündem maddesi bu!

İşte sanal ortamda “milliyetçi infial”e sebep olan “davet” bağlamında birkaç satır…

Fethullah Gülen, birçok Türk gazetecisi ile yaptığı söyleşide hep aynı noktanın altını çiziyor.

Türkiye üzerine endişelerini dile getiriyor.

Son olarak Aksiyon Dergisi’nde yayınlanan söyleşisinde de, Türkiye’yi yönetenlere sitem edip, “Ülkemizi koruması gerekenlere gönül koyuyorum” diyor.

Yani Türk Devleti’nin de üstünde bir üslupla görüş bildiriyor.

Sözlerinde samimi ise diyecek bir şey yok!

Nitekim…

BBP Genel Başkan Yardımcısı Dursun Yassıkaya, Gülen’in bu sözleri üzerine, bir basın toplantısı düzenleyerek Türkiye’ye davet ediyor.

Ardından SESAR’ın çağrısı geliyor!

Ben de bu çağrıların arkasından kaleme aldığım bir yazıda, özetle şöyle diyorum:

“Erdoğan, Gülen’i Türkiye’ye davet etmelidir. Gerçekten de Fethullah Gülen’in söylediği gibi Türkiye için, içi yanıyorsa, yurda dönmelidir. Milli mücadeledeki yerini almalıdır!”

Ki…

Gülen’in, Türkiye’ye dönmesinin önünde de herhangi bir yasal engel yok!

O halde sorun ne?!

Fethullah Gülen, “Kuvva-i Milliye safları”nda yer almak istedi de, buna Türkiye’nin Ordu’su, Emniyet’i, Yargı’sı ya da bazılarının deyişi ile “derin devlet”i mi engel olmaya çalıştı?!

Hayır!

O halde sorun ne?!

Sorun şu:

Fethullah Gülen’in Türkiye’ye dönmesini “Laik 28 Şubat süreci”nin altına imza atıp Erdoğan’ı Başbakan yapan güçler istemiyor! Yani Gülen’i “andıç”layanlar 28 Şubat’çılar istemiyor!

Özetle, Erdoğan’ın kendisi, Fethullah Gülen’i Türkiye’de görmek istemiyor!

Neden mi?!

Anlatayım:

İşte bazı okurlarımın “Hayrullah Bey siz de mi?!” demesine yol açan, Fethullah Gülen’le ilgili sorulara cevabım:

28 ŞUBAT İLLÜZYONU

1- Hayrullah Mahmud kimsenin adamı değildir. Sadece ve sadece bu milletin adamıdır. Atatürk Türkiyesi’ne inanan herkes ile beraberdir. Karşısında olan her kimse sivil asker fark etmez, karşısındadır. Son Fethullah Gülen örneğinde olduğu gibi kamuoyunda hakim ezbere ters düşen cümleler kurulduğunda bu tür sarsılmalar doğaldır. Ama tüm samimiyetimle söylüyorum, geçmişte de Dinç Bilgin’in, Cem Uzan’ın adamı olmakla itham edenler olmuştu. Yarın Aydın Doğan’ın medyasında yazmaya başlarsam, Doğan’ın adamı diyecekler! O zaman da gülüp geçeceğim. Neticede geçmişim ortada! Çizgim belli! İnandığım her şeyi de savunurum. Savunmadığım hiçbir şeyi de yazmam. Yanlışa yanlış demek “adam”lığın gereği! Aydın olmak bunu gerektiriyor. Eğer “iliştirilmiş aydın” değilseniz, korkusuzca fikrinizi her ortamda çıkar söylersiniz. Son olarak “Erdoğan, Fethullah Gülen’i, Türkiye’ye davet etmeli” yönündeki satırlarım da böyle algılanmalı! Aksi iddiası olanı ispata davet ederim.

2- Fethullah Gülen’i tanımam. Hayatımda bir defa dahi yüzyüze gelmedim. Aracılar vasıtası ile dahi görüşmedim. BBP Genel Başkan Yardımcısı Dursun Yassıkaya ve SESAR Başkanı İsmail Yıldız’ın yaptığı “çağrı”nın ardından, ben de bu “çağrı”yı destekleyen bir yazı yazdım. SESAR’ın, Fethullah Gülen’i “davet mektubu”ndaki üslubu kucaklamadığımı daha önce açıklamıştım. SESAR’la ilgili kafanızda bir soru işareti oluştu ise sorularınızı İsmail Yıldız’a iletmenizi tavsiye ederim. Geçmişte de MHP ile ilgili yazdıkları bir rapordan dolayı MHP’li ilan edilmişlerdi. Neden böyle bir mektup kaleme alma ihtiyacı hissettikleri sorusuna en iyi cevabı İsmail Yıldız verecektir, sanırım. Yalnız, kimi okurlar ısrarla “SESAR, Fethullahçı olmuş” diyorlar. Eğer bu iddialarında haklı iseler demek ki “Türkiye’nin en milli ve en cesur sitesi”nde yayınlanan yazıları Fethullahçılar yazıyor demektir. Oysa Zaman’ın yayın çizgisi ortada! Erdoğan’ı destekliyorlar! Aynı yerden bahsediyorsak, bilmenizi isterim ki, SESAR’ın kıblesi sağlamdır. Yüzü hep Atatürk’e çevrilidir. Şaşmaz! Şaşamaz! Gülen cemaati SESAR’ın sitesinde yayınlanan yazıların ağırlığını taşıyacak kadar güçlü ise “Hocaefendi” diye hitap ettikleri zat’ın ABD’de ne işi var?! Bu iddia için tek kelime ile gülünç diyebilirim!

3- Türkiye’de “insan zekası” ile alay eden o kadar çok gelişme yaşanıyor ki! Bunlardan biri de Gülen’in ABD’deki zorunlu ikameti! Eğer “irtica, Türkiye’ye hakim olacak” iddiası doğru ise bilmenizi isterim ki, 28 Şubat’ta iktidar olan Fazilet Partisi’nin gençleri şu anda Hükümet oldular. Saltanat kayığına binmişler, Türkiye’yi pazarlıyorlar! Başbakanlık’ta cirit atanların özgeçmişlerine bir gözatın bakalım, ne çıkacak karşınıza! Birileri “Fethullah Gülen irticacı” deyip, Alon Liel’in kılavuzluğunda iktidara gelen Tayyip Erdoğan’ı aklamaya çalışıyor. Yani yine birileri “Cambaza bak” deyip gözlerden çok önemli bir detayı kaçırmaya çalışıyor. Ki, benim de katıldığım bir basın toplantısında Orgeneral İlker Başbuğ, Fethullah Gülen ile ilgili sorulan bir soruya, hukuk devletine atıf yaparak, önyargıları olmadığını açıklamıştı. İrticacı, bölücü, her türlü oluşuma karşı olduklarını da hatırlatarak! Birileri ısrarla “Asker, Gülen’in Türkiye’ye dönmesini istemiyor” iddiasını dillendirmek istiyorsa, bilmenizi isterim ki, böyle bir şey yok! TSK, Anayasal çizgide, hukuk devletinin kuralları içinde çalışan bir kurumdur. Aksi mümkün olsaydı, Erdoğan bugün Başbakan olamazdı değil mi?! Bu bakımdan Gülen suç işlerse, herkes gibi Yargı’da hesabını verir. Asıl sorulması gereken soru şu: Hakkında herhangi bir yasal kovuşturma olmadığı halde, ülke adına içinin yandığını söyleyen Fethullah Gülen neden ABD’de yaşıyor? Neden Türkiye’ye dönmüyor?! Gülen adına lobicilik yapan yazar çizer takımı neden Gülen’i Türkiye’ye davet etmiyor?! En başta da Fehmi Koru?!

4- Kimi okurlarım, Fethullah Gülen’i “Apo”, cemaatini de PKK gibi bir terörist örgüte benzetmişler! Eğer bu iddia doğru ise “Türkiye çok zavallı” bir ülke durumuna düşmüş demektir. Çünkü Apo, PKK’yı Suriye’den yönetiyordu. Örgütü de Bekaa Vadisi’ndeydi. Yani PKK’nın merkezi, Türkiye sınırlarının dışındaydı. Ya Gülen’inki?!Eğer Gülen, Apo gibi bir adamsa, ABD’den, Türkiye’deki yıkıcı ve bölücü örgütünü yönetiyor demektir. O zaman şu soruyu sormak kaçınılmaz oluyor: O halde devlet, neden Gülen cemaatinin büyümesine, dallanıp budaklanmasına izin veriyor?! Demek ki ya birileri kafa karıştırıp “Türk’ü, Türk’e kırdırıyor” ya da devlet bitmiş!

5- Herkes şurasını çok net olarak bilmelidir ki; “tek kişilik terör örgütü” olmaz! Fethullah Gülen, Türkiye için zararlı ise cemaati de zararlı eylemler içindedir. Sadece Gülen’i ABD’ye gönderip cemaate müdahale edilmemişse, bu işte bir iş var demektir. Birileri 72 milyonun gözleri önünde hokus pokus yapıp, bazı gerçeklerin gözlerden kaçırılmasını istemiş olamaz mı?! Ki, Gülen şu anda ABD’de yaşıyor. CIA’nın korumasında! ABD’den Türk medyasına verdiği söyleşilerde, “Türkiye adına içinin yandığını” söylüyor. Başbakan Erdoğan ile ilişkileri sıcak olan ATO Başkanı Sinan Aygün ise geçenlerde katıldığı bir toplantıda Fethullah Gülen’i “Son çılgın Türk” ilan etmişti. Eğer Gülen, gerçekten vatan mücadelesinde bir nefer olarak görev almak istiyorsa, bence bu davete cevap vermeli! Korkmamalı! Kendi devletine karşı bir “güvensizlik” yaşamamalı! CIA’nın himayesinde yaşayıp, ABD’de “zorunlu ikamet”ine devam edeceğine, Türkiye’ye dönmeli! Gülen, medyaya yansıyan gözyaşlarında samimi ise Türkiye’ye döner, bir nefer olarak vatanı için mücadelesine devam eder.

6- İktidarda başka bir parti olsaydı ve Fethullah Gülen de o sırada ABD’de zorunlu ikametine devam ediyor bulunsaydı, AKP’liler, Türkiye’de kıyameti koparırlardı. “Türkiye’de demokrasi yok” diye! İşte hakikat ortada! Gülen’in, Aksiyon Dergisi’ndeki açıklamalarından sonra, AKP’liler ve Gülen cemaati üyelerinin ağzını bıçak açmıyor. Gülen cemaatine ait kimi okurlarım ise bu çağrının altında bir bit yeniği arıyor! Bu sözlerim de onlara! Türk devleti kimseye pusu kurmaz! Şimdiye dek de kurmadı! Endişelerinde kendilerince haklı sebepleri olabilir. Ama önemle hatırlatmak isterim ki, Çevik Bir emekli olup, AKP saflarındaki yerini alalı çok oldu. Yani 28 Şubat’ın dominant karakteri şu anda Erdoğan’ın partisi ile omuz omuza yürüyor. O halde sorun ne?! Bence 28 Şubat’ın “iliştirilmiş son mağduru”nun da Türkiye’ye dönme vakti geldi. Gülen’i yurtdışına gönderen gerçekten Türk Devleti idiyse ben de buradan açıkça soruyorum: Neden sadece Gülen’i göndermekle yetindiler. Diğer adamlarını neden Türkiye’de bıraktılar! Medyasına, okullarına, dersanelerine, ticari kuruluş ve vakıflarına neden dokunmadılar?! Neden?! Niçin?! Niye?! Tüm bu satırları alt alta topladığınızda ortaya şu sonuç çıkıyor. Gülen’i, “andıç”layıp halkın kafasını karıştıranlar da, Erdoğan’ı iktidara getirenler de aynı kişiler! Yani BOP operasyonu yürüten güçler ve onların Türkiye’deki yerli ayakları! Çevik Bir ve tayfası “irtica” ile mücadelede samimi olsalardı, Erdoğan’ın yanında yer almazlardı! Demek ki, birileri gözleri Fethullah Gülen’e fokuslatıp, Türkiye’de “rejimi yıkma” denemesi yapmış! Yani “Gülen, ABD’deyse, Türkiye’de irtica sona ermiştir” deyip, Erdoğan’ın önünü açmaya çalışmış! Bence, asıl gözlerden kaçırılan kirli plan bu!

7- Halk arasında sıkça kullanılan bir deyim vardır; “Atma Recep biz din kardeşiyiz” diye. Eğer Erdoğan da atmıyorsa, Fethullah Gülen’i Türkiye’ye davet eder. Eğer Gülen de milli hislerinde samimi ise Türkiye’ye gelir. Kuvva-i Milliye saflarındaki yerini alır. Aksi halde hem Erdoğan hem de Gülen bu samimiyet testinden sınıfta kalır. O zaman da Gülen’e “Atma Fethullah, biz din kardeşiyiz” derler. Bence Erdoğan ne Gülen ne başörtüsü ne de yolsuzlukla mücadele konusunda samimi! Onun için önemli olan tek şey var; o da ihaleler!

SAMİMİYET TESTİ

Ve…

Son olarak…

Bilinen hikayedir.

Kurbağalar farkına varmasın diye, tencerinin ısısı düşük tutulurmuş.

Çünkü su bir anda ısınırsa, kurbağaların zıplayıp kaçma tehlikesi var!

O yüzden kurbağalar ılık suda bıcı bıcı yaptıklarını zannederken ölürlermiş.

Soros’un devlet yıkan sivil toplum çalışmalarının, Türkiye özelinde de aynı numara denendi.

Tencerenin ısısını düşük tuttular.

Suyun ılıklığı yüzünden, bazı milliyetçi dostlarımız rehavete kapıldı.

Bu yüzden de kimi milliyetçi, vatansever, ulusalcı dostum bu süreçte, “Hayrullah Mahmud neden bu kadar sert yazıyor, ne var ki bunda” diye sorma ihtiyacı hissetti.

Oysa ki göz göre göre, demokratik unsurlar kullanılarak, emir komuta zinciri içinde Atatürk Türkiyesi yıkılmak istendi.

Bu yıkım işlemi yapılırken de malesefki, TBMM “taşeron” olarak kullanıldı.

Milletin hür iradesinin yansıdığı Meclis’ten çıkartılan yasalarla Türk Devleti’nin ipi çekilmek istendi.

Kalplerden sökülemeyen Atatürk’ün, duvarlardan resimleri indirilmek istendi.

Kara Kuvvetleri’nin brövesindeki Atatürk’ü sökmek için bazı eller uzatıldı.

Sıcak geçen yaz’ın perde arkasında bu kavgalar vardı!

Gidip gidip gelen bir milletin “hür iradesi”nin, Atatürk Türkiyesi’ni BOP’çulara kaptırmama mücadelesi vardı.

Başkent Ankara’ya dek sokulmuş işgal güçleriyle göze göz dişe diş yapılan bir muharebe vardı!

Allah izin vermedi, Soros’un desteklediği Erdoğan amacına ulaşamadı!

Bu bakımdan Fethullah Gülen’le ilgili satırlarımın altında ısrarla başka bir şey arayanlara önemle hatırlatmak isterim ki!..

Gün bölünme değil, birleşme, Atatürk’e sımsıkı sarılma günüdür.

Ne Fethullah Gülen ne de bir başkası bu milletin üstünde değildir.

Bu milleti bölecek güçte de değildir.

Gelmek isteyene kapı açık!

Gülen, vatan mücadelesinde bir nefer olarak yer almak istiyorsa, işte fırsat!

Buyursun gelsin, versin mücadelesini biz de görelim.

Yok eğer sadece konuşup oturduğu yerden “fetva” üretmek istiyorsa, o zaman tavsiyem:

Sussun!

Çünkü Türkiye’de yeterince konuşan adam var!

Bize cephede bir nefer olarak mücadele edecek, Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmayan, “Atatürk Milliyetçisi” vatanperverler lazım.

Bakalım bu “samimiyet testi”nden kim alnının akı ile çıkacak.

Ya da çıkabilecek!..

Tayyip Erdoğan mı?!

Fethullah Gülen mi?!

Sevgiler

Hayrullah Mahmud

2 Aralık 2005

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

ALLAH MI TANRI MI YA DA “DİYALOG” STV’DE ÇİÇEK AÇTI, İNANANLARIN “ALLAH”I ZULMEDENLERİN “TANRI”SI OLDU?!

İslam olmak?!

“Allah” mı?!

“Tanrı” mı?!

Sizce hangisi?!

Önceki gece STV’de “Aslanlar ve Sırtlanlar” belgeselini izlerken, bu iki kelime arasındaki derin ayrımı düşündüm.

Çünkü belgeselde “Allah” yerine “Tanrı” ifadesi kullanılıyordu.

“Müslüman” alemine savaş ilan etmiş bir güruh ile girilen “Diyalog”un, yaşadığım topraklarda, sahte Kur’an-ı Kerim ve Hz Muhammed’e küfürden sonra ulaştığı nokta bir hayli ilginçti.

O halde sormak farz oldu:

Allah’ın kainatı yönettiği sistemin adı olan “İslam”a göre doğru olan ne, yanlış olan ne, hakikat ne?!

Şu anda insanlığa zulmedenler Müslümanlar mı?!

Yoksa Hak’tan habersiz, dünyayı yönetmeye soyunmuş yeni yetme Neo Con’lar mı?!

Bir avuç “Dolar Milyarderi”, dünyayı inim inim inletirken sorarım size, bu işte Müslüman’ların, samimi Hristiyan, Museviler’in günahı ne?!

Kendinizi şu kaos ortamında “insanlığı esir almış”, bir ihtiras tramvayında, “Cehennem’in dibi”ne doğru seyahat eden bir yolcu/mümin gibi hissetmiyor musunuz?!

Hissetmiyorsanız çok yazık!

Rahatlıkla okuduğunuz gazeteye, misal Zaman’a, “İnsanlığımı, imanımı kaybettim hükümsüzdür” diye ilan verebilirsiniz.

Daha ne diyeyim?!

Konuşması gerekenler susuyor!

Susması gerekenler konuşuyor!

Neden?!

Niçin?!

Niye?!

Kim, kimden, neden korkuyor?!

TESLİM OLMAK?!

Nitekim…

“İslam olmak” demek, “teslim olmak” demek değil midir?!

Evet, kelime anlamı olarak, “Teslim olmak” demektir!

Peki ama “Kime, neye teslim olmak” demektir?!

ABD’ye mi?!

Hayır!

Neo Con’lara mı?!

Hayır!

Vatikan’a mı?!

Hayır!

Kudüs’e mi?!

Hayır!

CIA’ya, Mossad’a mı?!

Hayır!

Suudi’ye mi?!

Hayır!..

Karun gibi zenginlere mi?!

Hayır!

Firavun gibi zalimlere mi?!

Hayır!

Peki o halde kime, neye, hangi adrese teslim olmak demektir?!

Hak dini “İslam”a göre, “İslam olmak” demek, sadece ve sadece Yaradan’a teslim olmak, demektir!

Yani, Yüce Allah’a!

Göğün tüm katlarının yaratıcısı, görünen ve görünmeyen tüm alemlerin hükmedicisi Allah’a!

O halde bu korku, bu suskunluk niye?!

BOP’un Allah’ın izni ile “BOP”ladığı, eli kana bulaşmış olanların tek tek günah çıkardığı bir ortamda, kim, neden korkuyor, zulme neden seyirci kalıyor?!

Açıklasalar da biz de öğrensek!

Şimdi tüm samimi inananlara sormak istiyorum:

Hristiyan inancını ön planda tutan bir yayın organı, “Tanrı” yerine yayınladığı programda “Allah” sıfatını kullanacak olursa, o vakit ne hissedersiniz?!

Ben kendi adıma cevap vereyim:

Sevinirim!

Hem de çok sevinirim.

Çünkü Hak dini “İslam”a göre “Allah” tektir.

“İslam”, Allah’ın sadece dünyayı, insanlığı değil, tüm kainatı yönettiği sistemin adıdır.

O yüzden bir gün tüm dünya, kainatın tamamı “İslam” olacaktır!

Yani “Allah’a teslim” olacaktır!

Ezcümle “Allah” tektir.

Yani “İslam”da “Tevhid” inancı vardır.

Hristiyanlıkta ise “Teslis”!..

“Yeni Ahit”e göre Hz İsa, beden kuşanan Tanrı’dır.

Hristiyan’lıkta “Tanrı” kelimesi, “Baba”, “Oğul” ve “Kutsal Ruh”u temsil eder.

118 değişik İncil’de, birbirini reddeden çok farklı hikayeler vardır.

Ya İslamiyet’te öyle mi?!

Hayır!

“Allah” ile Tanrı arasındaki fark, “Güneş ile Ay”, Doğu ile Batı”, “Kuzey ile Güney” arasındaki farktan da öte bir farktır!

Demek ki “Diyalog”tan hedeflenen amaç; Hak dini “İslam”ı “Hristiyanlık”a, Musevilik”e benzetmek, Kur’an-ı Kerim’i bozup, Allah’ımızın adını “Tanrı” yapmakmış!

Yazıklar olsun!..

İnsafsızlıktır bu!

Hiç kimse bu satırlarım için bana gönül koymasın!

Çünkü şu saatten sonra, siz gönül koysanız da koymasanız da, “İslam” adına ben hepinize gönül koyuyorum.

OSMANLI “DİYALOG”U

Ki…

Neo Con’ların mucidi olduklarını sandıkları “Dinlerarası Diyalog” da yeni bir buluşma noktası değildir!

Tevellüdü çok eski tarihlere uzanır.

“Diyalog”un mucidi bu toprakları yüzyıllarca yöneten Osmanlı’dır.

Osmanlı zamanında “Müslüman” da “Hristiyan” da, “Musevi” de, “inanan” da “inanmayan” da “Hristiyanlık”taki ve “Müslümanlık”taki birbirine karşı olan tüm mezhepler de bir arada kardeşçe yaşamıyorlar mıydı?!

Osmanlı Hükümdarı, bir Hristiyan yanlış yaptığı vakit, ABD Başkanı Bush gibi ortaya çıkıp tüm Hristiyanlara karşı “Cihad” mı ilan ediyordu?!

Hayır!

O halde sorun ne?!

Peki neden Türk’ler yapınca “Diyalog” başarılı oluyor da, BOP’un mucidi “Neo Con”lar yapınca başarısız oluyor?!

Hiç düşünmediniz mi?!

Düşünmediyseniz, o halde Allah adına bir kez daha düşünün!

Çünkü bu topraklarda ne “sentetik” bir “Osmanlı Projesi” tutar ne de yapay “Dinlerarası Diyalog” çabaları!..

Vatikan, Kudüs “İslam”la gireceği “Diyalog”ta samimi olsaydı, hiç Hz Muhammed’e hakarete izin verir miydi?!

Kurmaca bir Kur’an-ı Kerim’e göz yumar mıydı?!

Müslüman’ların Irak’ta birbirlerine kırdırılmak istenmesine seyirci kalır mıydı?!

Hülasa, bu nasıl bir “Diyalog”tur ki, tüm dünyada sadece Müslümanlar’ı töhmet altında bırakan ve yalnızca İslam’dan taviz vermesi beklenen?!

Müslümanlar katledilirken dahi ağzını açamayacaksın; İslam’ın tüm kutsallarına saldırıda bulunulurken Allah adına konuşmayacaksın!..

Susacaksın!..

Gerçek manada “İslam olan” yani “Allah’a teslim olan” hiç kimse, böylesi bir zulme seyirci kalmaz, kalamaz.

Bu bakımdan, böyle “Diyalog” olmaz olsun!

Yerin dibine batsın!

Ve…

Son olarak…

Anlaşılan o ki, Türk vatandaşı Fethullah Gülen, “Laik 28 Şubat süreci”nin “iliştirilmiş mağdur”u bir fani olarak ABD’de “rehine” hayatı yaşıyor.

Aksi halde, sade bir Müslüman olarak ne sahte Kur’an-ı Kerim’e, ne Hz Muhammed’e yapılan hakarete, ne de Irak’ta akıtılan Müslüman kanına seyirci kalmazdı!..

Kalamazdı!..

Değil mi?!

Aksini, düşünmek dahi istemem.

Ezcümle BOP da çökmüştür, Neo Con’lar da!

Siyonistler’in “Yeni Osmanlı” projeleri de sentetik “Diyalog” kandırmacaları da!

Takke/Kippa düşmüş, “İslam” adına çorak gönüller, bir kez daha “Hak” huzurunda görülmüştür.

Sevgiler

Hayrullah Mahmud

7 Mart 2006

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

NASIL OLUYORMUŞ FEHMİ, NASIL OLUYORMUŞ HA?!

Sayın Ülsever,

Hikaye bu ya…

Adam eşini çok seviyormuş.

Eşiyle aralarında da çok iyi bir ten uyumu varmış.

O yüzden de karısının saçı hiç kuru kalmazmış.

Bir süre sonra haliyle kadın hamile kalmış.

Adam yine durmamış.

Aradan aylar geçmiş, adam bir türlü dur durak bilmiyor!

Altı, yedi, sekiz derken sıra dokuzuncu aya gelmiş.

Ne var ki, ateşli kocayı tutabilene aşk olsun.

Adam yine eşini yatakta yalnız bırakmıyor.

Derken o günlerden birinde, doğum anı gelmiş, çatmış.

Kadını hemen hastaneye kaldırmışlar.

Doğumhaneye almışlar ve bebeğin doğması için beklemeye başlamışlar.

Saatler geçmiş, bebek direniyor, bir türlü çıkmıyor.

Her defasında da, kafasını anasının rahminden dışarı çıkartıp, karşısında kim varsa fark etmez doktor ya da hemşireye soruyormuş:

“Sen benim babam mısın?!”

“Hayır” cevabını duyunca da, hemen pıt diye başını içeri çekiveriyormuş.

Bu soru-cevap faslı epey bir müddet devam etmiş.

En sonunda doktor dayanamamış ve kükremiş:

“Bulun şu fırlatmanın babasını da çıksın dışarı, saatlerdir bizi burada oyalıyor, daha yapacak bir sürü işimiz gücümüz var!”

Bunun üzerine, hemşirelerden biri hemen bekleme odasına koşup çocuğun babasını bulmuş ve doğumhaneden içeri sokmuş.

Bebek yine kafasını dışarı çıkartıp, sormuş:

“Sen benim babam mısın?!”

Baba heyecanla cevap vermiş:

“Evet yavrucuğum, ben senin babanım!”

Bebek bunun üzerine parmağıyla babasına “yaklaş” işareti yapmış.

Baba tebessüm ederek yaklaşmış.

Bebek, öfkeyle, parmağını babasının alnına değdirip, söylenmeye başlamış:

“Nasıl oluyormuş ha, nasıl oluyormuş! Nasıl oluyormuş?!”

……………

Bugünkü Hürriyet’te, “Özür dileyecek misin?” başlıklı yazınızı okurken, aklıma bu fıkra geldi.

Yazmadan edemedim.

Aylarca kafanızı “kalem”i ya da “klavye”si ile zamanlı zamansız dürtmüş olan Fehmi Koru’ya, sanki siz de o bebek gibi yapıp, köşenizden “Nasıl oluyormuş Fehmi, nasıl oluyormuş ha” diye serzenişte bulunuyordunuz.

Bana göre artık Fehmi Koru da “Baba” oldu.

“Baba”laştı!

Ezcümle Fehmi Koru, sizin beklediğiniz “özeleştiri”yi yapacak olursa, muhtemelen şöyle diyecektir:

“Canım gardaşım, ben gitmiş isem gitmişimdir, o zaman bu iyi bir şeydir!:)”

Ben gitmemiş isem çağrılmamışımdır, ki o vakit, bu çok kötü bir şeydir!:)”

Şimdi diyeceksiniz ki, “Sen neden bunu kendine yazı konusu yapmadın da bana yazdın?!”

Yiğitliğin şanındandır!

Bizim memlekette “düşene vurulmaz” denir.

Sizin içinde bulunduğunuz psikolojiyi anlayabiliyorum.

Yalnız bundan sonrası için de “merakına yenik düşen” Fehmi Koru’yu, okurlarının elinden “Allah kurtarsın” diyorum.

Çünkü “Bilderberg”çiler değdirmişler değdirecekleri kadar bir yazarın meraklı duygularına!:)

Bundan böyle Koru, istese de konuşamaz!:)

Bu konuyla ilgili yapacağı yorumları artık satın alan da olmaz!

“Gerçekten bir şey bilmiyorum, görmedim” dese, ki muhakkak öyledir; o zaman/vakit dahi kimseyi inandıramaz!

Hülasa Koru, “İmaj hiçbir şeydir, susuzluk her şey” dedi ve boyundan büyük bir polemiğin fitilini ateşledi..

Fehmi Koru susuzluğunu gidermişse ne ala, ne ala!

Gideremediyse, vahvahlar olsun ona!:)

Bundan böyle “Küresel çete”nin Türkiye ayağındaki “yeni üye”nin kim olduğunu hepimiz biliyoruz.

Onu tanıyoruz!

Artık sadece Albayraklar, Erdoğan değil, “BOP”çular, “Neo Con”lar da Fehmi Koru’ya danışmadan bölgede operasyon yapmayacaklar!.:)

Hadiseye “Baba” egosu ile bakılacak olursa vaziyet böyledir.

Özetle, “canım gardaşım” Fehmi Koru’nun bu toplantılara katılması çok faydalı bir iş olmuştur!

Bundan böyle, Koru da aralarında olacağı ve onlara kılavuzluk yapacağına göre,  “II. Tezkere” gibi tatsız sürprizler yaşanmaz artık!:)

Ve…

Son olarak…

Habertürk’ün sloganından hareketle şöyle diyebiliriz:

“Yaşasın merağa yenik düşen habercilik anlayışı ve yıkılan tabular!..

Kahrolsun, kendi oluşturduğun okur profilinden her dakika derin çizik yiyen hassas karizma!”

Sonsöz: Bu topraklarda yazar kolay yetişmiyor, onun için parmağınızı Koru’nun alnına fazla bastırmayın, sonra kalıcı iz yapabilir:)

Saygılar

14 Haziran 2006

Hayrullah Mahmud

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

KENDİ KENDİNİ “TSK DÜŞMANI” İLAN ETTİREN YAZAR?!

Sayın Hasan Cemal,

“Genel Yayın Müdürlüğü” yapmış bir yazarsınız.

Bugünkü yazınızda da dikkatimi çeken ve sürekli yaptığınız “teknik” bir yazım hatası var!

“Bazı asker”ler diyeceğinize, direkt konuya “askerler” diye giriyorsunuz.

Yani bir kurumu komple “töhmet” altında bırakıyorsunuz.

Sonra birileri sizi “Asker düşmanı” ilan edince de bozuluyorsunuz.

Buna izin veren sizsiniz!

Örneğin sizin yönettiğiniz gazetede, çalışan bir yazar ya da muhabir olsaydım ve TBMM’de görev yapan “bazı milletvekilleri”nden yola çıkarak, “Meclis hırsızlık yapıyor” ya da “Milletvekilleri hırsız, iş takipçisi” desem doğru olur muydu?!

Buna izin verir miydiniz?

Üç beş vekil yanlış yapıyor diye TBMM’nin tamamını “töhmet” altında bırakmanın neresi doğru bir iştir anlamadım!

Böyle bir ifadeyi kurmak, “Demokrasinin Mabedi Parlamento”yu “töhmet” altında bırakıp, halkı demokrasiden soğutma girişimi değil de nedir o halde?!

Bu bakımdan Hocam Öcal Uluç’tan öğrendiğim en büyük gazetecilik derslerinden biridir bu!

Hocam, “Genel kastı olan bir yazı yazıyorsan, günahı olmayan insanları zan altında bırakmamak için ‘bazı’ kelimesini muhakkak kullanmalısın” derdi.

Bu bakımdan, siz de böyle yaparsanız, kimse niyetinizden şüphe etmemiş olur!

Aylardır ben de TSK’da yanlış yapılan işleri eleştiren yazılar yazıyorum.

Bana da “Ordu düşmanı” demek isteyenler çıktı!

Ama içlerindeki “çürük elmaları” bilenler, temizlenme için yazılarıma destek verdi.

Ayrıca, “28 Şubat” demişsiniz, unutmayın ki, o bir “cunta” hareketidir!

Nasıl 28 Şubat süreci’nde, gazetelerin yönetimi tüm çalışanlara sormadan, elinde gücü bulunduranlar, meslektaşlarımızın da içinde olduğu bazı kişileri “Andıç”ladıysa; siz de bugünkü yazınızda kastını aşan ifadeler kullanarak, bu işlerde günahı olmayan kişi ya da kurumları farkında olmadan “töhmet” altında bırakmışsınız.

Bir zamanlar bu ülkede “darbe” yapıldıysa, içinde sizin de olduğunuz bazı “demokrat kalemler(!)” sayesinde yapılmıştır.

Önemle hatırlatırım.

Size tavsiyem, kendi yanılgılarınızı görmek için, kendi yazdığınız kitaplara müracaat etmeniz yönünde olacaktır.

Nitekim, Çevik Bir Paşa emekli olalı çok oldu!

O ekibin son kalıntıları da, 2006 YAŞ’ında emekli olacak.

Erdoğan “28 Şubat süreci”nin hesabını yargı yolu ile sormak istedi de, elini tutan mı oldu anlamadım?!

Unutmayın ki, 28 Şubat’ın ürünü Erdoğan ayıplı bir politikacıdır!

Hülasa Erdoğan’ın “Kendine Müslüman” bir demokrasi anlayışı vardır.

Bu yanlışları eleştirmek de, Erdoğan’ı Türkiye’ye kazandıran siz ve sizin gibi gazetecilere düşmez mi?!

Bilginize…

Saygılar

7 Haziran 2006

Hayrullah Mahmud

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

Sevgiler

8 Haziran 2010

Hayrullah Mahmud Özgür

Yorum Yap

Lütfen yorumunuzu girin!
İsminizi Buraya Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Sosyal Medyada Bizi Takip Edin

501,378BeğenenlerBeğen
92,334TakipçilerTakip Et
3,552TakipçilerTakip Et
7,662TakipçilerTakip Et
58,900AboneAbone Ol

Kaçırmayın