Finalin Eşiğinde. Burak Tezel yazdı.
Yaz başında oynanan Dünya Futbol Şampiyonasını Los Angelestan takip ettim ve Amerikalıların futbola gösterdiği yoğun ilgiye çok şaşırdım.
Finalin Eşiğinde
Yaz sonunda oynanan Dünya Basketbol Şampiyonasında gene Los Angelestayim, gene şaşırdım. Ancak bu kez Amerikalıların ilgisizliğinden!
Basketbol Amerikadaki en popüler ikinci spor. Los Angelesin futbol takımı olmadığı için bu şehrin açık ara en çok sevilen sporu. Hal böyleyken dünyanın en büyük basketbol organizasyonunu yeterince takip etmemeleri ilk bakışta garip geliyor. Sorunun cevabı NBA şampiyonunu nasıl çağırdıklarında yatıyor. Amerikalılar ulusal ligleri NBA’de şampiyon olan takımı o yılın dünya şampiyonu diye çağırıyorlar. Amerika dışındaki basketbolu görmezden gelmeleri bunun altında yatan ana etken. Avrupa ve Güney Amerika basketbolları NBA seviyesinde değilse de küçümsenemeyecek kadar ileri seviyelere geldi. Bunun en büyük göstergesi NBA’de oynayan İspanyol, Fransız, Türk, Arjantinli, Brezilyalı oyuncuların sayısındaki hızlı artış.
ABD kendi dışındaki basketbolu görmezden gelmenin faturasını 2002-2006 arasındaki 3 turnuvada bir kez altıncı, iki kez üçüncü olarak ödedi. Bu turnuvalarda Yunanistan, Sırbistan, Arjantin ve İspanyaya karşı kaybettiler. Sonunda hırs yapıp 2008’e Kobe, LeBron James, Wade, Howard, Carmelo ve diğerlerinden oluşan All-Star seviyesinde bir milli takımla gittiler ve Pekin’den altın madalyayla döndüler.
2010’a bu başarının avansıyla gene B takımıyla geldiler. Olası finalde kazanırsak 2012 Londraya gene ‘Rüya Takım’ getirecekler. Aksi takdirde ancak İguodala’yı, Tyson Chandler’i izleyeceğiz. İstanbulu şereflendiren Derrick Rose, Kevin Durant dahi muhtemelen tenezzül etmeyecek Londraya gitmeye. Hepimizin gönlünde Pazar günü ABD ile finalde karşılaşmak var. Dünyanın en büyüğünü yenip dünya şampiyonu olmak bir yana, Türkün Amerikalıya karşı tarihte ikinci kez herhangi birşeyde üstünlük kuracağı düşüncesi hepimizi heyecanlandırıyor(ilk üstünlüğümüz futbolda, 2003 Konfederasyon kupasındaydı).
Şampiyon olmaya 2001 EuroBasket’ten sonra ilk kez bu kadar çok yaklaşıyoruz. Hem de bu kez Avrupa değil, dünya şampiyonluğu. İtiraf edelim ki 2001’de ev sahibi olmamız nedeniyle hakem ittirmesi bonusundan yararlanmıştık. Böylesine uyumlu bir takım değildik ve sütörlerin eline bakıyorduk.
Şimdi ilk kez dünyanın en iyi ‘takım’ına sahibiz diyebiliyoruz. Oyuncu kalitemiz İspanya ya da ABD kadar üst düzey değil ama ünlü alan savunmamız hakkında rakibimiz olmayan Yeni Zelandanın koçu dahi televizyona çıkıp demeç veriyor. Türk milli takımı turnuvanın ABD ile birlikte en iyi rotasyona sahip takımı. Savunmada ve hücumda etkileyici performans sergiliyoruz. Turnuvanın en az yiyen takımıyız. Top çalma, maç başına asist, ve süt yüzdesinde turnuva ikincisiyiz. Hepsinin üzerine bir de seyirci avantajımız var. Gene de ABD’yi yenmek için fazlasına ihtiyacımız var.
Pazar günü oyunu bizim istediğimiz tempoda oynatmalı, Kevin Durantı minimumda tutmalı, faul problemine girmemeli, mümkünse birkaç Amerikalıyı sokmalı ve 13 gündür yaptığımız herşeyi gene yapmalıyız. Üzerine bir de şans bizden yana olursa Amerikalıları evlerine gümüşle gönderebiliriz. Kolay değil ancak imkansız hiç değil. Bu turnuva, kazanamasak dahi, Türk basketbolunun Yunanistan, Sırbistan, İspanya, Litvanya gibi basketbol ülkelerinin klasmanına yükseldiği, saygınlığını ve özgüvenini artırdığı bir turnuva oluyor.
2010 sezonuyla beraber NBA’de 5’leyen Türk basketbolcuları için gelecek daha da parlak görünüyor. Son bir söz Bogdan Tanjevic ıcın tüm ülke adına gelsin: seni anlamadığımız için özür diler, yaptıkların için sozsüz teşekkür ederiz…
Burak TEZEL / Los Angeles
