Gazeteci olmak bir ayrıcalık mıdır? Gazeteci basın kartının kendisine tanıdığı ayrıcalıktan yararlanabilir mi? Evet bazen yararlanabilir. Tıpkı benim 1999 yılı Ekim ayının 17’sinde yararlandığım gibi.
Basın kartım sayesinde Kopenhag Havaalanına girme hakkım vardı ve aprona kadar gidebiliyordum. O gün bu haktan yararlandım. Sonrası mı? Seçkin Türesay’ın https://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=-108167 adresteki yazısından okuyun.
Bu yazıyı yazmamın nedeni, genç gazeteci arkadaşlarıma bir nebze olsun bir şeyler öğretebilmek. Bazı genç arkadaşlarımız masa başında oturarak, günümüzün teknolojisinden yararlanıp, İnternet’ten gazeteleri okuyup, haberi ve resimleri çalarak haber yapmanın gazetecilik olduğunu sanıyorlar. Bazıları da üç gün habercilik yapmakla gazeteci olduklarını düşünüyorlar.
Oysa gazeteciliğin eziyetini bizler çektik. Dış ülkelere haber yapmaya gittiğimizde elimizde film yıkama, karta basma malzemesi, resimleri göndermek için kocaman silindirli telefoto makineleri ile otel odalarını nasıl büro, otelin banyosunu nasıl karanlık oda haline getirerek haber resim yetiştirmeye çalıştığımızı ben biliyorum. Bugün elindeki fotoğraf makinesinde, enstantane, diyafram nedir bilmeyenler, gazeteci olduklarını iddia ediyorlar
Neyse ben bu tartışmayı uzatmak yerine bir gazetecinin işinin bazen özel hayatından önce geldiğini onlara anlatmak.
O tarihte Genel yayın Yönetmenimiz olan Seçkin beyin köşesine taşıdığı olay benim için her gazetecinin yapması gereken normal davranış idi. Bugün olsa yine aynı şeyi yapardım.
Nitekim yaptım da. Geçtiğimiz hafta Diyanet İşleri Başkanımız Prof.Dr. Mehmet Görmez’in Danimarka’ya üç günlük ziyareti oldu. Ziyareti boyunca kendisini takip edip gazeteme ve DHA’ya haberlerini zamanında yetiştirdim.
Ziyaretin son gününde küçük kızım (33 yaşında) üçüncü kez beyin ameliyatı olmak üzere hastaneye yatmıştı. Benim ise, Mehmet Görmez’in temaslarını takip etmem gerekiyordu.
Öyle yaptım. Kızımın başında bulunmak yerine Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in Danimarka’nın ilk göçmen asıllı kilise bakanı Manu Saren ve diğer yetkilileri ile temaslarını takip ettim. Çalışırken eşimden kızımın ameliyat olduğunu ve ameliyatın iyi geçtiğini öğrenince daha bir azimle çalıştım. Büyük kızımı bir yıl önce rahatsızlığı nedeniyle kaybetmiş olmama rağmen bir türlü gazeteciliği bir kenara bırakıp hastaneye gidemedim. Ancak haberleri zamanında gazeteme yetiştirdikten sonra hastaneye koştum.
Kızımın iyi durumda olması beni sevindirdi. Tabi ki haberleri zamanında gazeteme yetiştirdiğim için içim rahattı.
Ya kızıma ameliyat anında bir şey olsaydı. Vicdan azabı çekmez miydim? Tabi ki çekerdim. Ama bu meslek öyle bir meslek ki, Seçkin Türesay’ın da yazdığı gibi gazetecinin özel yaşamı bazen işinden sonra geliyor. Böyle olması için ille de büyük bir olay olması gerekmiyor.
Gazetede haberlerinizin iyi yer aldığını görünce tüm yorgunluğunuz, acılarınız, üzüntüleriniz yok oluyor. Endişe ve yorgunluğun yerini işinizi iyi yapmanın rahatlığı alıyor.
İşte işimi bu kadar çok sevmem nedeniyle olacak ki şimdi Danimarka Dışişleri Bakanlığının tavsiyesi ile Arhus Üniversitesi gazetecilik bölümü benim Danimarka’daki gazetecilik yaşamımı konu alan bir belgesel hazırlıyor. Bu sadece benim için değil, başta çalıştığım medya kuruluşu, sonra ülkem adına sevindirici bir gelişme.
Genç arkadaşlarıma, ailelerini veya özel yaşamlarını ihmal etsinler demiyorum ama bazen işimizin özel yaşantımızdan önce gelmesi gerektiğini anlamaları, masa başından kalkarak olayları bizzat yaşayarak, kaynağından öğrenerek hazırlamaları gerektiğini hatırlatmak istiyorum.
İşte o zaman işinizi iyi yapmış olur, o zaman iyi bir gazeteci olarak bir yerlere gelme şansınız olur.. (Hürriyet)
