
İki Günde Los Angeles Gezisi. Mehmet Yasin’in Paul Auster’ın son kitabı “Kış Günlüğü”ndeki üslubundan da esinlenerek anlattığı “Dünya Seyahatinin” Los Angeles bölümü.
Mehmet Yasin, birkaç arkadaşıyla hayal ettiği “Dünya Seyahatini” nihayet gerçekleştirdi.
Amaçları, İstanbul’dan çıkıp, sürekli batıya giderek tekrar İstanbul’a dönmekti. Sekiz günde, üç şehir, dünya çevresinde 40 bin kilometre.
İstanbul-Los Angeles , Los Angeles-Honolulu , Honolulu – Tokyo, Tokyo – İstanbul
Mehmet Yasin’in Paul Auster’ın son kitabı “Kış Günlüğü”ndeki üslubundan da esinlenerek anlattığı “Dünya Seyahatinin” Los Angeles bölümü..
İstanbul-Los Angeles uçuşunu THY ile yaptık.
Los Angeles’ın kalbi sinema için atıyor
Porciuncula Melekler Kraliçesinin Kenti… Evet, Los Angeles’in gerçek ismi bu. Okyanus kıyısındaki uçsuz bucaksız plajlar, Sunset’in barları, Hollywood ve Oscar törenlerinin unutulmaz sineması Kodak…
Dünya turunun ilk durağı Los Angeles’a geldiğinde, ılık ve güneşli havanın seni beklediğini görüyorsun. İyi bir başlangıç, diye geçiriyorsun içinden. Saatin öğleden sonra üçü gösteriyor. Zaman 10 saat geri gitmiş. İstanbul’da olsam şimdi uykunun derinliklerinde dolaşıyordum, diye düşünüyorsun. Son 10 saati yeniden yaşayacaksın.
Los Angeles’e ikinci gelişim. Yıllar önceki gelişinden anımsadıkların hayal meyal. Aklında, Amerika’nın, belki de dünyanın bu en çok bilinen kentinin kuruluş yılından bilgi kırıntıları kalmış nedense. Örneğin,1781 yılının 4 Eylül günü küçük bir köy olan Los Angeles’in nüfusunun, Meksika’dan gelen 12 erkek, 11 kadın ve 21 çocuktan oluştuğunu eski not defterine yazmışsın. İyi ki bu defterleri saklamışım, diye geçiriyorsun içinden. Bir önceki geziyle son gezi arasında kıyaslama yapmana olanak sağlıyor o eski notlar. Sayfaları karıştırdığında, kentin asıl adının ne kadar uzun olduğunu anımsıyorsun: El Pueblo de Nuestra Senora la Reina de Los Angeles de Porciuncula (Porciuncula Melekler Kraliçesinin Kenti).
Altı şeritli “freeway” de, Santa Monica’daki kalacağın otele giderken trafiğin hiç değişmediğini görüyorsun. Binlerce araba adım adım ilerliyor. Ne işe gidiş ne de işten dönüş saati. Günün en ölü anlarından birinde gidiyorsun oteline. Ama yine de tıkalı işte. Günde 8 milyon aracın yollara döküldüğü bir kentte, böylesine delirtici bir trafiğin normal olduğunu düşünüyorsun. İstanbul’un buradan kalır yanı mı var, diye geçiriyorsun içinden.
Başını cama yaslayıp, kentin geçmişine dalıp gidiyorsun yeniden. Otelinin bulunduğu Santa Monica’nın, 1930’larda poker, bingo salonları, kumarhane tekneleri, batakhaneler bölgesi olduğunu okumuştun. Şimdi ise lüks apartmanlar, şık butikler, adı bilinen lokantalar yanyana dizilmiş.
DÜŞ KIRIKLIĞI
Otelde fazla vakit geçirmiyorsun. Çünkü bu kenti bir daha gezmek için sadece iki günün var. Çantanı bırakıp, soluğu deniz kıyısında alıyorsun. Kimseye çaktırmadın ama sahilde koşan bikinili güzel kızları görme umudun var. Mevsimin kış olduğu aklından çıkmıştı galiba. Güzel kızlar koşuyor ama bikini yerine eşofmanlarını giymişler.
Bir banka oturup, uçsuz bucaksız Pasifik Okyanusu’nda güneşin batışını seyrediyorsun. Gökyüzünün tüm güneş batışlarındaki gibi rengarenk olduğunu görüyorsun. Uçsuz bucaksız plaj, sahile vuran beyaz köpüklü dalgalar, koşanlar, dalgaların üstünde kayıp giden sörfçüler, melonkolik palmiyeler ve renkli ışıklarıyla dönüp duran dönme dolap… Film karesi gibi diye düşünüyorsun.
Karanlık basınca kalkıp, gece hayatının akıp gittiği Sunset Bulvarı’na gidiyorsun. Yorgunluk, omuzlarına ve göz kapaklarına olanca gücüyle bastırıyor. Önüne çıkan bir bara oturup, güzel barmenden bir bardak Kaliforniya kırmızısı istiyorsun. Niyetin, Amerika’nın en rezil ama sence en iyi yazarı Charles Bukowski’nin şerefine kadeh kaldırmak. Onun yaşam öykülerinde, Sunset barlarında akla hayale gelmedik rezillikler yaptığını okumuştun.
Bukowski’yi düşünürken uyuklamaya başladığını görünce hesabı ödeyip kalkıyorsun. Saatine bakıp üstüne 10 saat koyunca, İstanbul’da neredeyse öğle olmak üzere olduğunu görüyorsun. Yatağına düşerken artık şuurunun kapandığını hissediyorsun. Karanlık, rüyasız bir uykunun içinde kaybolduğunu fark etmiyorsun bile.
HOLLYWOOD’TA GEZİNTİ
Ertesi gün yataktan adeta sökülerek kalkıyorsun. Programın oldukça yoğun. Gezecek, görecek ve yiyeceksin. Rehberin seni önce Hollywood’a götürüyor. Tepedeki ünlü Hollywood yazısını görünce ilk seferki gibi heyecanlanmıyorsun. Yıllarca önce, rehberin yazıyı görebilmeniz için işlek bir caddede otobüsü durduğunu, çok kısa bir süre zamanınız olduğunu söylediği için, yazının fotoğrafını çekme kargaşası yaşandığını, itiş kakış yüzünden Hollywood yazısını bir türlü bir kareye sığdıramadığını, onun yerine bol bol ense fotoğrafı çektiğini hatırlayınca gülümsüyorsun.
Yazıyı tepeye terk edip, 1911 yılından beri dünya sinemasının kalbi olan Hollywood Bulvarı’nda yürümeye başlıyorsun. Bulvar üzerinde, Uzakdoğu tapınaklarını andıran kırmızı renkli bir binanın önünde duruyorsun. Burası Çin Tiyarosu. Yani Hollywood filimlerinin ilk gösterime girdiği yer. Kalabalığın arasına karışıyorsun. Binanın bahçesindeki taşların üstünde, starların el izleri ve imzaları yer alıyor. Meryl Streep’in taşının önünde duruyorsun. Çömelip, avuçlarını onun küçük el izlerinin üstüne bastırıyorsun. Taşın soğuk temasının, içinde kıpırdanan sıcak hisleri bir anda dondurduğunu hissediyorsun.
Sonra, Hollywood Walk of Fame adı verilen kaldırımda, taşların üstüne kazınmış isimleri okuya okuya yürümeye başlıyorsun. Bildiğin, hayran olduğun hemen herkesin isminin o taşlara kazınmış olduğunu görüyorsun. Oscar ödül törenlerinin değişmez mekanı Kodak Sineması’nın önünde yorgunluktan pes ediyorsun ve rehbere artık gitmek istediğini söylüyorsun.
ÜNLÜLERİN SANDVİÇCİSİ
Rehberin seni önce, LaBrea Bulvarı’ndaki “Pink’s Hot Dogs”a götürüyor. Burası, önünde uzun kuyruk olan küçük bir mekan. Sen de kuyruğa giriyorsun, sıran geldiğinde Chili Dogs ve kola ısmarlıyorsun. Tabağındaki koca sosisli sandviçle bir masaya oturuyorsun. Rehberin bu mekanın, Los Angeles’in en önemli lezzet duraklarından biri olduğunu, 1939 yılından beri aynı yerde sosis sattığını anlatıyor. Duvarlarda ünlülerin imzalı fotoğraflarını görüyorsun. Dizilerden, sinemadan, televizyondan tanıdığın tüm yüzlerin burada sosisli sandviç yediklerini öğrenince, tabağındaki sandviçin tadının değiştiğini zannediyorsun.
Sonra rehberin seni ünlü alışveriş caddesi Rodeo Bulvarına götürüyor. Dünyanın en ünlü mağazalarının sıralandığı bu caddeyi pek sevmiyorsun. Önünde sarı bir Ferrari bulunan Bijan mağazısının önünden geçerken, Turgut Özal’ı hatırlıyorsun. O, kısa boylu ve şişman adamın bu lüks mağazadan giyinmesini hep garipsediğin akılan geliyor.
Ertesi gün Hawaii’ye gideceksin. Lezzetli bir yemekle kente veda etmek istiyorsun. Ünlü aşçı Wolfgang Puck’ın “Cut” adlı restoranında, ızgara et ve Kaliforniya kırmızısı ile geceye noktayı koyuyorsun. (Mehmet YAŞİN)![]()
