İran ricası?!

iran

İran ricası. Hayrullah Mahmud yazdı.

İRAN RİCASI / “TERÖR KARTI” ÜZERİNDEN TÜRKİYE’YE VERİLMEK İSTENEN MESAJ NE YA DA SOÇİ’DE SOBELENMEK VEYAHUT PKK İÇİN “GENEL AF” İSTEYEN BARZANİ’YE SULTAN ALPASLAN’DAN MESAJ VAR?!İran ricası?!

BUSH’UN TÜRKİYE’DEN “İRAN” RİCASI YA DA GÜNERİ CIVAOĞLU’NUN YILLAR ÖNCESİNDEN YAZDIĞI KEHANET?!

Taşeronluk ricası?!

FBI Başkanı Robert Mueller ve CIA Başkanı Porter Goss’un Ankara’ya art arda yaptıkları resmi ziyaretler bağlamında birkaç satır daha…

FBI ve CIA Başkanları’nın neden Türkiye’ye geldikleri konusu, Türk medyası için günlerdir bir muamma.

Birbiri ile çelişen haberler, “Hiçbiri doğru değil” diye Radikal Gazetesi’ne manşet olmuştu!

O halde işin doğrusu ne?!

“CIA ve FBI Başkanları neden Ankara’ya geldiler?!”

İşte bu soruya cevap olabilecek birkaç satır…

Geçen gün, iyice köşeye sıkışan Bush yönetimi İran’a saldırmak için Ankara’dan destek istemeye geldiler, diye yazmıştım.

Nitekim…

ABD’nin, Türkiye’den tam olarak ne istediği konusu, resmi ağızlarca da deşifre edilmeye başlandı.

Yani ortada “giz” adına pek bir şey kalmadı.

ABD Başkanı George W. Bush, Fox News’a yaptığı bir açıklamada şunları söylüyor:

“İran’ı şer ekseninin bir parçası olarak nitelemiştim. Çünkü İran gerçek bir tehdit. Tahran’ın, nükleer silah arayışında olmadığını kanıtlaması gerekiyor!”

Yani; Bush, kaybettiği kamuoyu desteğini geri kazanmak için yeni bir saldırı noktası gösteriyor.

Zaten ABD, uzunca bir zamandır, İran’ın nükleer program görüntüsü altında, atom bombası yapmaya çalıştığına inanıyor. İran, aynı zamanda Irak’ta, Bush yönetimi tarafından, “istikrarsızlık” yaratmakla suçlanıyor.

Bush, 2002’de “Irak, Kuzey Kore ve İran”ı “şer ekseni” olarak nitelendirdiklerini açıklamıştı.

Ki…

ABD’nin çiçeği burnunda büyükelçisi Ross Wilson da, Radikal’den Murat Yetkin’e yaptığı açıklamada, Türk-ABD ilişkilerinde yeni döneme dair şu sıralamayı yapıyor.

İlk sırada Irak konusu var!

İkinci sırada “terörle ortak mücadele” konusu geliyor.

Ve bunu Suriye ile İran gündem maddeleri izliyor.

ABD Başkanı Bush ve ABD’nin yeni Büyükelçisi Wilson, art arda yaptıkları açıklamalar ile geçen gün burada yazdığım perde arkası bilgileri doğrulamış oluyorlar.

Bu da, CIA ve FBI Başkanları’nın, Ankara ziyaretleri sırasında gündeme gelip, kamuoyundan saklanmaya çalışılan “gizli istek”in, resmi ağızlarca teyidi anlamına geliyor.

TAŞERONLUK RİCASI

Yani Bush’un ABD’si, Türkiye’ye, İran konusunda “işbirliği” teklif ediyor.

Buna ne kadar işbirliği teklifi denilebilirse!..

Çünkü; ABD’li yetkililer, Türkiye’ye, açıkça İran’a saldırı konusunda “taşeronluk” teklif ediyorlar.

Açıkça “Bizim yerimize siz İran’a saldırır mısınız? Siz İran’a saldırın, biz de, sizi her anlamda destekleyelim” diyorlar.

İşte tam bu noktada, yeni ABD Büyükelçisi Wilson’un Murat Yetkin’e söylediği, şu öneri gündeme geliyor:

“Burada Türkiye ABD için ne yapabilir; ABD, Türkiye için ne yapabilir?!”

Türk yetkililer özetle, “Sizin Irak’ta ne yapabileceğinizi gördük. Terörle mücadele konusunda bize göre zayıfsınız. PKK konusuna gelince, gölge etmeyin başka bir şey istemez” cevabını veriyorlar.

Bu sözler, “Şemdinli provakasyonu”nun perde arkasındaki “gizli el”lerden birine yapılmış gönderme olarak da algılanabilir.

Bunca ziyaret ve yapılan açıklamadan ortaya şu sonuç çıkıyor:

“Bush, eğer koltuğunu koruyabilirse, ki bu deveye hendek atlatmaktan da zor bir şey, İran’ı vurma konusunda ısrarlı!”

Böyle bir saldırının düşünceden eyleme geçmesi halinde, netice hakkında tahminde bulunmak kehanet olmasa gerek.

ABD halkı, Irak’tan sonra, en başından, ikinci bir şoka hazır olsalar iyi olur!

Zira…

Türkiye’yi bu anlamda bekleyen gelişmeler ise sürpriz sayılmamalı.

Türkçede güzel bir deyim vardır.

“Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir”, diye.

ABD’nin “Ortadoğu bataklığı”nda kayboluş öyküsü de akla bu sözü getiriyor.

Habertürk’te, 18 Şubat 2003 tarihinde yayınlanan yazımda, Türkiye adına “Perşembe’nin gelişi” hakkında tarihe şu notu düşmüşüm:

DEVLETLER OYUNU?!

1950 ve 1960’lı yıllarda CIA’da, Ortadoğu uzmanı olarak çalışan Miles Copeland, “Devletler Oyunu” kitabında şu satırlara yer verir:

“CIA’nın Washington DC’deki karargahında bir grup insan, ‘Devletler Oyunu’ adını verdikleri bir oyunla meşgul. Mısır’daki Hür Subaylar Darbesi ve ardından Nasır’ın yönetime gelişi, Suriye ve Lübnan’daki bir dizi askeri darbe, Washington’da oynanan oyunun bir parçasıdır!”

Copeland, bulunduğumuz coğrafyada “raslantı”ya değil, sadece “anlamlı raslantılar’a

yer olabileceğinin altını çizer…

Bu anlamda son günlerin güncel sorusu, “Ortadoğu’nun haritası yeniden mi çiziliyor? Türkiye’nin de bir yönüyle içinde bulunduğu coğrafya üzerine oyunlar mı oynanıyor?”

sorusuna cevap olabilecek, yakın tarihten bazı enstantaneler yansıtayım…

Öncelikle birinci kare:

Yer: Suudi Arabistan…

Tarih: 1990 yılı ocak başları…

Riyad’da bir otelin üst katlan, ABD Silahlı Kuvvetleri’nin Harekat Merkezi’ne dönüştürülmüştür…

Büyükçe bir odada, iyi Türkçe bilen, Amerikalı bir subay, elini, duvardaki haritanın Türkiye için duyarlı sayılabilecek Kuzey Irak bölgesinde gezdirerek, “İste buralarda bir boşluk oluşacak, orada Kürtler silahlanacak” diye bazı öngörülerde bulunur.

ABD’li subay, Türk gazetecisi Güneri Cıvaoğlu’na şu iddialı sözleri söyler:

“Türkiye’de de Kürt sorunu büyüyecek, topraklarınızı korumak için belki savaşmak zorunda kalacaksınız!”

İkinci enstantanede ise şu görüntü kayıtlıdır:

Yer: ABD…

Tarih: 1995 yılı şubat başları…

CNN’de, CIA’da önemli görevler yapmış, orta yaşlı bir adamla sohbet programı yayınlanmaktadır.

Talk-show programının yapımcısı bir ara, karşısında oturan eski CIA görevlisine, “Eskiden Sovyetler Birliği’nde birçok ajanınız vardı. Şimdi Rusya’yla dost olundu ve siz ajanları geri çektiniz. Peki bu ajanlar şimdi nerede?” diye sorar.

Sonra da gülerek sözlerine şöyle devam eder; “Siz ajanları bir yere yığarsanız, orası karışacak demektir. Söyleyin bakalım, hangi ülke karışacak?”

Kısa bir sessizlik olur…

Yetkili hiç duraksamadan “Türkiye” der…

Bunun üzerine yapımcı şaşırır; “Türkiye’de nerden çıktı?” diye

Eski CIA görevlisinin, bu soruya cevabı şöyle olur: “Evet Türkiye!” önümüzdeki dönemde dünyanın en çok karışacak ülkesi. Siz bunun henüz farkında değilsiniz; ama, şu anda Türkiye, gizli servislerin ajandasında 1 numaraya yerleşti.”

Sonra da Güneydoğuyu, Ege’yi anlatır ve “Dünya ajanları da o bölgede toplandı” der.

ALTINDAL’IN ÖNGÖRÜSÜ

Üçüncü enstantane…

Bundan bir süre önce Marmaris, Armutalan’da, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in evindeydik…

Bölgedeki gelişmeleri de kapsayan geniş açılı bir sohbet yaptık…

O sohbetimiz sırasında Evren, kaygılıydı…

Türkiye’nin güneydoğusu için geleceğe dönük, yukandaki sözlere paralel sözler söyledi.

Bu coğrafyada bundan daha küçük bir alanda yaşamamızın mümkün olmadığının altını çizdi… Yazılmaması kaydıyla bazı öngörülerde bulundu…

Onun için o sözleri buraya almıyorum…

Dördüncü enstantane…

Yer: Teşvikiye, İstanbul…

Tarih: 11 Eylül’den bir ay kadar önce…

Reasürans’taki, Passage Bistro’da oturmuş, Ortadoğu’yu avucunun içi gibi bilen bir isimle, araştırmacı yazar Aytunç Altındal’la hem kahvelerimizi yudumluyor, hem de bölgenin geleceği üstüne laflıyorduk.

Bir ara bana şu sözleri söyledi:

“Çok yakında Ortadoğu’nun haritasını değiştirecek bir gelişme olabilir.

Yeni bir harita sümenaltında bekletiliyor. İsrail, Filistin’le savaşmaktan sıkıldı. ABD, bölgeye İsrail’le birlikte yerleşmek istiyor. Filistin Ürdün’e, Ürdün de Irak’a doğru kaydırılacak. Saddam devrilecek. Yalnız bunun için dünyada kimsenin karşı çıkamayacağı çok büyük bir olayın olması şart!”

Bu sözlerin üzerinden bir ay geçmemişti ki, Dünya Ticaret Merkezi’ne ve Pentagon’a uçaklı saldırı yapıldı.

Bu diyaloğa o dönem çalıstığım gazetede ver vermiştim.

Sonrasında yaşanan gelişmeleri hep birlikte izliyoruz…

Beyaz Saray, saldırıdan sorumlu tuttuğu Ladin’i bulmak için Ortadoğu’ya girdi!

Önce Afganistan’ı bombaladı, sonra denetimi altına aldı.

Şimdi de fiilen parçalanmış Irak’ı vurup, haritadan silmek istiyor.

Ortadoğu’da esen bu “jeopolitik fırtına” bir anda bölgeyi içine alan bir kasırgaya dönüşür mü, onu önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Bu anlamda başka karelerde var…

Onlara da önümüzdeki günlerde yer veririz.

Yalnız, her halükarda, gelişmeleri ihtiyatla izlemekte fayda var…

 

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

22 YENİ DEVLET

Şimdi de Star Gazetesi’nden, 8.09.2003 tarihli yazımdan bir bölümü buraya alayım:

Yalnız!..

ABD Başkanı George Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Condolezza Rice, 7 Ağustos 2003 tarihli Washington Post’ta yayınlanan ‘Ortadoğu’yu değiştirmek’ başlıklı makalesinde, Irak’ta başlayan operasyonun 22 devleti kapsadığını yazıyor.

Bu anlamda, Rice’ın makalesinden birkaç pasaj yansıtayım:

‘…Bugün Amerika ile dost ve müttefikleri, kendilerini dünyanın bir başka kısmında, Ortadoğu’da uzun vadeli bir dönüşüm yaratmaya vakfetmek durumunda. Toplam 300 milyon insanın ve 22 ülkenin bulunduğu Ortadoğu’nun bütün yıllık geliri, 40 milyonluk İspanya’nın gerisinde. Önde gelen Arap aydınlarının, siyasi ve ekonomik ‘özgürlük açığı’ dedikleri şey yüzünden bütün bölge geri kalmış durumda.’

‘…Bu ideolojilerin takipçileri bölgesel istikrarsızlığın kaynağını ve Amerika’nın güvenliği açısından daimi bir tehdit teşkil ediyorlar. Görevimiz, Ortadoğu’da daha fazla demokrasi, hoşgörü, refah ve özgürlük isteyenlerle beraber çalışmak.’

‘…Bush’un Şubat ayında dediği gibi, ‘Demokratik değerlerin yayılması bütün dünyanın çıkarına’, çünkü istikrarlı ve özgür uluslar, katil ideolojileri beslemez.’

‘Amerika, potansiyellerini ortaya koymaları konusunda Ortadoğu halklarına yardım etmeye kararlı. Bu işten vazgeçmeyeceğiz, dünya için daha fazla güvenlik istediğimiz kadar, bölge insanları için de daha fazla özgürlük istiyoruz.’

İşte böyle…

Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Condolezza Rice, makalesinde Ortadoğu’da 22 devletin sınırlarının değişeceğinden bahsediyor.

İlk olarak Irak’ın sınırları değişti bile…

Sırada ise İran var…

Zaten Bush, 23 Haziran tarihli açıklamasında ‘Bir sonraki hedef Kuzey Kore değil, İran olacak. Tüm hazırlıklarınızı buna göre yapın’ diyerek bunun ilk işaretini vermişti bile!

Ardından Türkiye geliyor…

Kimse şaşırmasın…

ABD ile Türkiye arasında kurulan pazarlık masasında Türkiye ile Irak arasında ‘Federal’ bir yapı öngörülüyor.

ABD, Türkiye’den kademeli olarak Irak’a 130 bin askerin girmesini istiyor…

Buna karşılık ‘Biz de 2004 yılı mayıs sonu itibari ile seçkin askeri birlik hariç, Irak’tan çekilelim’ diyor.

Aynı zamanda Ankara’ya Irak’ın petrol gelirinin yüzde 10’u da bu hizmetine karşılık teklif ediliyor.

Yalnız…

Masada gerilimi doruğa tırmandıran bir nokta var…

O da İran…

İran çok sıkıntıda…

ABD, İran’ın Hazar kıyısında çıkarlarını koruyacak kadar yer tutmasını… Buna karşılık Basra’nın hakimiyetini teklif ediyor…

Pazarlık nasıl sonuçlanır bilinmez…

Ama, masada Tahran sıkıntılı günler yaşıyor…

 

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

TURKUAZ DEVRİM?!

Ve…

Son olarak, birkaç satır daha…

CIA ve FBI Başkanları’nın Ankara’ya gelip, resmi anlamda yaptıkları “İran ricası”nda üslup bakımından şaşılacak bir şey olsa da, muhteviyat bakımından sürpriz bir şey olduğunu sanmıyorum.

Ki, askerinin kafasına çuval geçirilmesini sineye çekmiş AKP Hükümeti’nin ve “bu nota başka notaya benzemez “diyen bir Başbakan’ın olduğu ülkede, bu üslup da uygun görülebilir.

Ne var ki, sonun başlangıcı “Atatürk Türkiyesi” adına 3 Kasım seçimleri ile başladı.

Bu tarih Türkiye adına bir milat oldu.

AKP, BOP operasyonu çerçevesinde, Türkiye tarihinde görülmemiş büyük bir destekle iktidara getirildi.

Erdoğan, Siirt’ten, Jet Fadıl’ın yerine seçtirilip, TBMM’ye girmesi sağlandı.

Medyasından işdünyasına, sivil toplum kuruluşlarından siyasi partilere, güvenlik bürokrasisinden iliştirilmiş muhalefetine dek, büyük bir konsensus ile Başbakan yapıldı.

Neden yapıldı?!

Niye yapıldı?!

Tabii ki, BOP operasyonu çerçevesinde “Atatürk Türkiyesi”ni sonlandırmak için yapıldı.

Erdoğan’ın Başbakan olduğu Türkiye’de, “AB bizi üye yapacak” masalı ile “ulus devlet”i ortadan kaldıran birçok yasa TBMM’den çıkarıldı.

Netice ortada!

AB’ye üyelik adına on yıl sonrası için bile umut yok.

İçinde bulunduğumuz coğrafyada ise usta gazeteci Güneri Cıvaoğlu’nun yıllar öncesinden haber verdiği gelişmeler gerçekleşiyor.

Sıralı domino taşlarının art arda yıkılması gibi devletler yıkılıyor, sınırlar değişiyor.

Osmanlı coğrafyası üzerinde IV Dünya Düzenlemesi yapılıyor.

BOP operasyonu çerçevesinde, Türkiye’de, Erdoğan üzerinden yapılmak istenen yıkımın ya da “devrim”in adı “Turkuaz”!

Atatürk Türkiyesi’nin önce 2’ye sonra 4’e ve ardından daha küçük parçalara bölünmesi hedefleniyordu.

BOP’çuların, Soros’un devlet yıkan sivil toplum çalışmaları üzerinden, Gürcistan’a yaptıkları devrimin adı “kadife”ydi!..

Ukrayna’da renk bir anda “turuncu”ya döndü.

Kırgızistan ise Soros’çuların “lale” kokusuna yenik düştü!..

Ya İran’da?!

Bush yönetiminin, Türk Ordusu’nun “haki yeşil”i üzerinden, “çimen yeşil”i olan rengi, “dolar yeşili”ne çevirmesi mümkün olabilir mi?!

Ne dersiniz?!

Son FBI ve CIA Başkanları’nın Ankara ziyareti ve “Şemdinli provakasyonu” sırasında ortaya konulan tavır, konu hakkında ABD yönetimine yeterince bir fikir vermiş olmalı!

Soros ise Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde, onca kuşatmaya rağmen ne duvarlardaki Atatürk resimlerini indirebildi ne de kalplerdeki Atatürk sevgisini söküp atabildi.

Beklenilenin aksine Türkiye, Atatürk’ün etrafında kenetlendi.

Bush yönetimi, İran’da başarılı olabilir mi?!

“Ajan tarlası”na dönen Türkiye bu oyuna gelir mi?!

Sanmıyorum!

Cevap ortada!

Sonsöz: Ölmek var, Atatürk Türkiyesi’nden dönmek yok!

Sevgiler

Hayrullah Mahmud

16 Aralık 2005

 

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

CIA VE FBI BAŞKANLARI, İRAN’A SALDIRMAK İÇİN TÜRKİYE’DEN DESTEK İSTEDİ YA DA SEN DE BUNU YEDİN Mİ FATİH?!

Gizli plan?!

ABD güvenlik bürokratlarının, Ankara çıkartması bağlamında birkaç satır…

“Vizontele I” filminde sevdiğim bir sahne var.

Cem Yılmaz, palavracı bir dükkan sahibini oynuyor.

Yılmaz Erdoğan ise deli ama mucit bir karakteri canlandırıyor.

Aralarında tatlı-sert bir rekabet var.

Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz’ın dükkanına gidip, tezgahtara sesleniyor:

“Şu takım elbiseyi versene!”

Tezgahtar “Hani parası, sonra abim kızmasın” diyor.

Yılmaz Erdoğan yani “Deli Emin” hemen cevabı yapıştırıyor:

“Abinin haberi var, zaten o söyledi, git tükkana, beğendiğin elbiseyi al, dedi!”

Bu sözler üzerine tezgahtar, ikna olup, elbiseyi veriyor.

“Deli Emin” takım elbiseyi kaptığı gibi yıldırım hızıyla “tükkan”dan uzaklaşıyor.

Cem Yılmaz da “Deli Emin”in elinde elbise ile uzaklaştığını görünce, hışımla “tükkan”ına dönüyor. Kapının girişine asılı “takım elbise”nin yerinde yeller estiğini fark edince de, tezgahtarına “Nerede elbise” diye basıyor kalayı.

Tezgahtardan, “Abi sen söylemişsin, Deli Emin’e verdim” cevabı gelmesi üzerine öfkelenip, bağırıp çağırmaya başlıyor.

Yardımcısına “Sen de, bunu yedin mi?” diye soruyor.

Tezgahtar da “Evet yedim abi” deyince, sopayı yerden kaptığı gibi “geç içeri ulan” diye bağırıp, “tükkan”dan içeri dalıyor.

CIA ve FBI Başkanları’nın, Türkiye ziyaretinin ardından, bir kısım medyaya servis yapılan haberleri okuduğumda, Vizontele filmindeki o renkli sahneyi hatırladım.

Ardından da; “Siz de bunu yediniz mi?!” diye sormadan edemedim.

Fatih Altaylı’nın bugün SABAH’a manşet olan yazısını okurken de, aynı hisse kapıldım.

“Sen de mi Fatih, sen de mi bunu yedin?” dedim.

Serencebey sakini Altaylı, bugünkü yazısında şöyle diyor:

KİMİN TERÖRİSTİ?!

CIA Ba

şkanı Porter Goss’un Türkiye ziyaretinin perde arkası az da olsa aralandı.
ABD açısından Türkiye’nin stratejik önemi azalmıyor, tam aksine giderek artıyor. ABD yönetimi bunu geç de olsa fark ettiği için ABD’nin Ortadoğu politikasının mimarları, ardı ardına Türkiye’ye geliyorlar.
Rice’in ilk dış gezilerinden biri Türkiye’ye olmuştu. şimdi de zorunlu haller dışında ülke dışına pek çıkmayan CIA Başkanı Porter Goss Türkiye’ye geldi.
Goss’un ziyareti görevine uygun bir biçimde “gizli” başladı. Uçağı MıT hangarına çekildi, Başkan Goss, havalimanının pek kullanılmayan bir kapısından çıkarılarak Ankara’ya sokuldu. Ve programının içeriği konusunda müthiş bir gizlilik var.
CIA Başkanı‘nın ziyaretinin sır perdesini az da olsa aralamayı başardık.
Ziyaretin perde arkası 6 ay öncesine dayanıyor.
CIA, 6 ay kadar önce Türkiye’yi “ıslamcı terörün bir numaralı hedefleri arasına girdiniz” diye uyardı. Ve bu uyarının ardından bir teklif yaptı: “El Kaide ve benzeri ıslamcı terör gruplarına karşı hem istihbarat hem de önleyici tedbirler konusunda işbirliği yapalım.”
CIA’nın amacı MıT’in ıslami terör konusunda yıllar süren çalışmalar sonucunda oluşturduğu network’ü kullanmaktı. Bununla ilgili olarak ilk sinyal bundan bir sure Ankara’ya gelen ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı‘nın ziyaretinde ortaya çıktı.
ABD ıslami terörü anlamak için Türkiye’den yardım istediğini resmen ilk kez o ziyaret sırasında dile getirmişti.
ABD’nin bu konudaki talepleri karşısında önce kayıtsız kalan Türkiye, ABD yönetimi ve bağlı olarak CIA’nın ısrarları karşısında bunu bir pazarlık kozu olarak kullanmaya başladı.
Goss’un ziyareti işte bu pazarlığın son safhasını oluşturuyor.
CIA Başkanı ile Ankara’da biri Türkiye, diğeri ABD tarafından masaya yatırılan iki temel konu var.
CIA Türkiye’den ıslami terör konusunda yardım istiyor. ıstihbaratların birleştirilmesi ve ıslam dünyası içinde çalışacak CIA ajanlarının, ıslami terörün mantığını anlayabilmesi için MıT tarafından eğitilmesi ABD taleplerinin başında geliyor.
Buna karşın Türkiye de PKK terörüne karşı işbirliği istiyor. Ve biri olmazsa, diğeri de olmaz havası içinde.
ABD’nin taleplerine karşı Türk tarafı da masaya PKK dosyasını koydu.
Dosyada PKK’nın yarattığı dehşetin fotoğrafları var. Bu dosyanın amacı Türkiye’nin canının ne kadar yandığını ve PKK’nın acımasızlığını belgelemek.
CIA’nın ıslami teröre karşı işbirliği talebine karşı Türkiye’nin talepleri şunlar:
ABD Ordusu ve CIA Kuzey Irak’ta insansız hava uçaklarıyla sürekli gözlem yapıyor. Bu gözlemlerde PKK hareketleri de yer alıyor. CIA bu gözlemleri anı anına Türkiye ile paylaşsın.
MıT’in ıslami terörle ilgili bulgularına karşılık, CIA da PKK ile ilgili her türlü bilgiyi Türk tarafı ile paylaşsın. Sınır güvenliği konusunda işbirliği artırılsın. Bölgede Türkiye’nin sınır güvenliği için kullandığı ısrail teknolojisi artırılsın. ABD buna destek sağlasın.
ılgili kaynaklar, Goss’un ziyareti öncesinde Türk Genelkurmayı ile Pentagon arasında zaten önemli gelişmeler sağlandığını, Goss’un Türkiye’ye tam yetki ile geldiğini söylüyorlar.
Ziyaretten beklenen sonuçların alınması halinde bunun teröre karşı global işbirliğinin ilk büyük adımı olacağı iddia ediliyor!

GERÇEK PERDE ARKASI

Şimdi gelelim hadisenin “gerçek perde arkası”na!

Oysa…

Sanıldığının aksine, ABD’li ve Türk güvenlik bürokratları arasındaki görüşmede, tek gündem maddesi var:

O da ıran!

ABD, uzunca bir süredir, ıran’a saldırmak istiyor!

Bush, Irak’ın ardından sıranın ıran’da olduğunu, Saddam yönetiminin devrilmesinin ardından açıklamıştı. Yalnız ıran, Irak’tan çok farklı bir ülke! Türkiye gibi güçlü bir ordusu var ve bin yıllık bir devlet geleneğinden geliyor.

Ki…

Elinde hiçbir hukuki dayanağı olmadığı halde, Irak’ı kolay lokma zannedip, Saddam’a savaş ilan eden Bush yönetimi, bugün Ortadoğu denkleminde iyice köşeye sıkışmış durumda!

Irak, Bush’un ABD’si için tam anlamıyla bir bataklık!

Bush ise kaybetme noktasına geldiği koltuğunu, ıran’a saldırarak sağlamlaştırmak istiyor. Yani Bush’un, ABD’de gündemi değiştirebilmesi için yeni bir savaş başlatması şart!

ışte CIA ve FBI Başkanları da, bu yüzden Başkent Ankara’daydılar.

Türkiye’den ıran’a saldırmak için destek istediler!

(O halde, kendi askerinin kafasına çuval geçirten Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt, hararetin iyice yükseldiği şu günlerde ABD’de ne arıyor?! Bu sorunun cevap hanesini şimdilik kaydıyla boş bırakıyorum!)

Her ne kadar Bush yönetimi, Irak’taki “direniş”çileri “terörist” diye tanımlasa da görünen köy kılavuz istemiyor. “Terörist” diye mücadele ettikleri Irak’lıların hepsi, bir anda sivil kıyafetlere bürünen Saddam’ın askerleri!

ABD daha yakaladığı Saddam’ın, gerçek Saddam olup olmadığı konusunda da sağlıklı bir fikre sahip değil!

Nitekim…

ABD’li yetkililer; ellerindeki istihbari raporlardan hareketle, Türk Ordusu’nun çok kısa bir süre sonra Irak’a gireceğine inanıyor! Bu yüzden, Türkiye’nin kapısını son bir kez çalıp, ıran konusunda ortak hareket etmeyi teklif ediyorlar!

Ne var ki, Bush yönetimi, bataklıktan kurtulmak için aylardır Ankara’da çalmadık kapı, Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak için denemedik yöntem bırakmadı!

Ama Türkiye’ye ne yaptılarsa diz çöktüremediler.

Ankara’ya iliştirdikleri onca yöneticiye rağmen, duymak istedikleri cevabı alamadılar!

Zaten…

Son olarak gerçekleşen ziyaret de sanıldığının aksine, ABD’li güvenlik bürokratlarının Ankara’yı ilk ziyaretleri değil. Bu onların Başkent’e 4’ncü gelişleri!

Geçmişte “Bir kahvenin 40 yıl hatırı vardır, hala kahve içmenin vakti gelmedi mi?” diye çağrı yapmalarının altında da bu “gizli istek” yatıyordu.

Son Ankara ziyareti de, daha önce medya aracılığı ile yapılan “Türk kahvesi” içme teklifinin, en tepedeki resmi ağızlardan, kamuoyu önünde göstere göstere tekrarlanmasından ibaretti.

Ziyaret sırasında ABD’li muhataplarının bu isteklerine, Türk güvenlik bürokratları mealen şu cevabı veriyorlar:

“Bizim ıran ile bir sorunumuz yok. Kusura bakmayın, size bu konuda yardımcı olamayacağız. Irak’ta neyi, ne kadar başarıp başaramayacağınızı da gördük. Bize PKK konusunda bir yardımınızın dokunabileceğini de zannetmiyoruz!”

KARGA MI BAYKUŞ MU?!

Öte yandan…

ABD’nin, “PKK konusunda, Türkiye’ye işbirliği teklif ettiği” iddialarına gelince!..

Tek kelime ile gülünç diyebilirim.

Birincisi; Türkçede güzel bir atasözü vardır:

Kelin ilacı olsa, kendi başına sürermiş, diye!

11 Eylül sonrasında, ABD’nin yaşadığı “terör bunalımı” ve Irak’ta uğradığı bozgun ortadayken, merak ediyorum Türkiye’ye nasıl yardım edeceklermiş?!

ıkincisi, “PKK’nın üst düzeyinden birilerini yakalayıp, Türkiye’ye teslim etmeyi teklif ettikleri” iddiaları ise komikten de öte trajik!

Çünkü, PKK’nın elebaşı Apo şu anda, ımralı’da hayatının en şatafatlı günlerini yaşıyor!

Yani Apo’yu paketleyip teslim ettiler de ne değişti?!

Kuş sütü eksik bir ortamda Öcalan’ı beslemiyor muyuz?!

Türkiye’nin teröristbaşını ne kadar kullandığı ise Apo’nun ağzından yaptırılan açıklamalardan anlaşılmıyor mu?!

Hadisenin bu kısmını geçiyorum.

Birilerinin “amatör istihbaratçılık” heyecanını, bozmak istemem!

Bu arada ABD ve AB’nin, Apo’yu ve PKK’yı ne kadar koruduğu veyahut kolladığı da ortada!

Söyler misiniz böylesi bir iddiaya, siz olsanız inanır mısınız?!

Hala bebekleri, leyleklerin getirdiğine inanılan yaştaysanız, söylenebilecek fazla bir şey yok!

Ama bakın, istihbari konularda hassas Fatih Altaylı bile kendisine anlatılan “bu palavraları yedikten sonra”, insan kime ne diyeceğini şaşırıyor.

Hülasa; CIA ve FBI Başkanları, Başkent Ankara’dan rüzgar gibi geçtiler!

Ama bu ziyaretleri sırasında da, ne bir toz bulutunu havalandırabildiler ne de istedikleri “ıran” desteğini elde edebildiler.

Görünen o ki, dünyada kartlar yeniden karılıyor!

2006 yılı, bölgemizde çok sıcak gelişmelerin yaşanacağı bir yıl olacağa benziyor.

ABD’yi yeni bir Başkan, Türkiye’yi yeni bir Başbakan bekliyor.

Herkes kendini yeni dönemde buna göre hazırlasın.

Yüce Divan da Divan-ı Harb de bu defa çok kalabalık olacak!

Ve…

Son olarak…

Verdiği sözleri tutması ile tanınan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak, Başbakanlık koltuğunu kaybedeceği anlaşılan “mümtaz şahsiyet” Erdoğan’a buradan son bir hatırlatmada bulunmak istiyorum:

“Onu öyle demezler, peynir ekmek yemezler!..”

Sevgiler

Hayrullah Mahmud

13 Aralık 2005

 

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

SOÇİ’DE SOBELENMEK YA DA ANAVATAN PARTİSİ GENEL BAŞKANI ERKAN MUMCU’DAN BAŞBAKAN ERDOĞAN’A “SOÇİ” SORUSU?!

Soçi vak’ası?!

Anavatan Genel Başkanı Erkan Mumcu, “bütçe görüşmeleri” sırasında, TBMM kürsüsünden Başbakan Erdoğan’a elifi elifine şöyle sesleniyordu:

“Sayın Başbakan, milletin hak ve hukuken gözetilmesi mi sır, yoksa Soçi’de Putin ile konuşulanlar mı sır?”

Ardından da ekliyordu:

“Yoksul sofralarına 40 kamerayla gidiyorsunuz, Ofer ile görüşmenizi inkar ediyorsunuz?”

Nitekim…

Mumcu, uzunca bir süredir parti grubunda yaptığı konuşmalarda da bu konuya yer veriyor.

Bulduğu her fırsatta, Başbakan Erdoğan’a “Soçi’de Putin ile ne konuştunuz, neyi bölüştünüz?” diye soruyor.

Mumcu’nun bu sözlerinin devamı ise muamma!

Çünkü içeriğe dair ser veriyor, sır vermiyor!

Oysa ki!..

Uzunca bir süredir “sanal ortam”da, bu görüşmenin içeriğine dair bir metin dolaşmakta!

Diplomasi kulislerinde yaptığım kısa bir ufuk turu sonrasında gördüm ki, G-7’lerin tamamı bu görüşmenin içeriğinden haberdar!

Yani…

Mumcu’nun bahsettiği anlamda, Türk halkı hariç, herkes konudan haberdar.

“Sır kapsamı”nda olan hiçbir şey kalmamış!

Bilmesi gereken herkes “Soçi vak’ası”ndan” haberdar!

O diyalogları dikkatle okuduğunuzda, Mumcu’nun Meclis kürsüsünden yaptığı “Soçi vurgusu”nun, ne anlama geldiğini daha net anlıyorsunuz.

Eğer, Soçi’de Erdoğan ve Putin arasında geçtiği iddia edilen bu diyaloglar doğru ise Başbakan Erdoğan, AK’babalar gibi yapılan özelleştirmeleri de dikkate alınacak olursa, hiç vakit kaybetmeden istifa etmelidir!

Devlet ciddiyeti bunu gerektirir.

Şimdi, eski AKP’li Bakan Erkan Mumcu’nun “Milletin hak ve hukuken gözetilmesi mi sır, yoksa Soçi’de Putin ile konuşulanlar mı sır?” diye Başbakan Erdoğan’a yönelttiği Soçi görüşmesinin üzerindeki sır perdesini aralıyorum.

Beyaz Saray’da “Net: 7 Dakika” süren görüşmenin ardından, Putin ile Erdoğan arasında geçtiği iddia edilen “Soçi görüşmesi”nin diyaloglarını aynen yansıtıyorum:

SIRADA TÜRKİYE VAR

PUTİN: Sn. Başbakan; çok önemli bir dönemde bu toplantıyı gerçekleştiriyoruz. Davetime “evet” dediğiniz için teşekkür ederim. Gri geçen ABD ziyareti sonrasında Rusya’yı, Türkiye’yi ve bölgemizi rahatlatacak ciddi kararlar alabileceğimizi ümit ediyorum.

RTE: Sn. Putin, Rusya’dan hep sıcak dostluk ve elimizi güçlendirecek yardım gördük. Bu konudaki şükranlarımızı arz etmek bir borç. Çok önemli bir süreçle karşı karşıyayız; haklısınız. ABD ziyareti biraz daha önümüzü netleştirdi.

PUTİN: ABD’nin bölgemizle dünyayla ilgili stratejilerini biliyorsunuz. Bu stratejiler Türkiye’de TSK, Dışişleri Bakanlığı ve diğer siyasal merkezlerce tepki ile karşılanıyor. Sn. Başbakan sizin de ABD politikalarına karşı reaksiyon içersinde olduğunuzu biliyoruz. Bu konuda her iki ülkenin derinlikli görüşmeler yapması çıkarlarımıza olacak. Irak’taki ABD politikaları orta ve uzun vadede İran, Suriye ve Türkiye’nin toprak bütünlüğünü bozacak. Bu tür askeri ve politik sonuçlar Avrasya coğrafyasını yeni bir savaş alanı haline dönüştürecektir. Biz bugün başta Kafkaslar; Irak; İran, Mavi Akım, Kıbrıs, Türki Cumhuriyetler, ABD, NATO, terör, AB ve Çin gibi konular üzerinde ortak bir strateji geliştirebilir miyiz, bir cephe oluşturabilir miyiz arayışı içinde olacağız.

RTE: Sn. Putin; Türkiye hem bir yol ayırımında; hem de değil. Bölgesel gelişmeler ABD’nin politikaları, AB’nin istekleri ülkemizin içindeki devletsel, etnik (Türk milliyetçiliğini kastediyor) ve dini odaklar; bağımsız, akılcı bir politika takip etmemizi engelliyorlar. Hem çok zor durumdayız, hem de iyi işbirliği ve stratejik imkanlara sahibiz. Böyle bir durum bazen açmaz olabiliyor. Biz de siyasi bir açmazla karşı karşıyayız. Bu ortak gündem üzerinde çok çalışmamız gerekecek. Ama hiç bir zaman ABD faktörünün oluşturduğu presi aşarak rahat hareket edemeyeceğiz.

PUTİN: Siyasal nezaketsizlik olarak algılamayın ama siz ve hükümetiniz; ABD ile aynı terminolojiyi kullanıyorsunuz. Fakat ABD; AK Parti iktidarından biliyoruz ki şikayetçi. Ayrıca Türkiye’nin içinde ABD ile ilişkilerinizden dolayı çok eleştiriliyorsunuz. ABD Avrasya’da zayıftır. Bu sebeple Irak’ı işgal etti. Bu sebeple Afganistan’da. Sırada Türkiye, Pakistan, Azerbaycan, Özbekistan, Kırgızistan var. Buralardaki yönetimlerin kendine sadık olmasını, askeri operasyonlarına karşı çıkmamasını ve askeri varlığına üs sağlamasını isteyecek. Gürcistan ve Ukrayna hamlelerine yenilerini ekleyecek. Ama biliniz ki, ABD gerçekten çok güçlü değil. Bu gerçeği görürseniz gelecek yıllarda ülkelerimizin birlikteliğinden büyük güç elde edebiliriz. Böyle bir düşünceye açık olup olmadığınızı çok merak ediyorum. Şayet bu düşünceye açıksanız bu günkü görüşme tarihi bir toplantının adı olacaktır.

RTE: ABD ile benim ve ülkemin ciddi sorunları olduğu, politikalarımızın uyuşmadığı, çıkarlarımızın çatıştığı doğru. Ama Türkiye-ABD ilişkileri çok eski ve bu ilişkilerin tarihine nüfuz edemedik. Çok değişik yerleşimleri var; TSK’nın ve Devlet sistemimizin içinde. Bağımsız hareket etme imkanım neredeyse yok. ABD beni şahsen istemez ise yapabileceğim çok fazla bir şey yok.

PUTİN: Yahudi lobisi ve yönetimdeki neo-con’ larla ilişkilerinizin iyi olduğunu biliyoruz. Bu ilişkiler pozisyonunuzu koruyacak kadar derin değil mi?.

RTE: ABD’nin veya “neo-con”ların baktığı bunlar değil. Devlet ve ordu; “biz bu başbakanla çalışmak istemiyoruz” derse, bir şansım olduğunu ve olacağına inanmıyorum. Aslında bu noktada kara bir alan var. ABD’nin partime desteğini inkar etmemin bir anlamı yok ama bunun bir garanti de sağlamadığını görmek gerekiyor. Partimin içinden bana alternatif arayabiliyorlar. Aslında bireysel olarak kendi politik geleceğim ve partimin devamından hem siz hem de ben şüphe içindeysek, görüşeceğimiz her şey dış politika sohbetine dönebilir. AB konusu mesela; orada AB bize yanlış yaptı. Kamuoyuna karşı yalan söylüyoruz. Kıbrıs’ta taviz verdik. Kürtlerle ilgili konularda ABD ve Ordu ile çatışıyoruz.

“SAYIN ERDOĞAN, GÜÇLÜ ZAYIF YANLARINIZI BİLİYORUZ”

PUTİN: Sn. Erdoğan; tüm sorunlarınızı biliyoruz. Burada ortak hareket etmek mümkün. Rusya size çok büyük destekler sağlayabilir. ABD ile yavaş yavaş arayı açarken, Rusya ( ve belki İran, Çin; Almanya ) ile de başka bir süreci realize etmenin yollarını bulur ve bir cephe oluşturabiliriz. Türkiye’nin jeopolitik durumu, Rusya’nın enerji ve savunma sanayindeki teknolojik imkanları, İran ve Türk Cumhuriyetlerinin petrol ve doğal gaz kaynakları ABD’yi durduracak cepheyi oluşturmamızı sağlayabilir.

RTE: Bunu bizim Dışişleri ile müzakere etmek gerekir. Partimde Abdullah Gül’le konuşmam şart. Ordu bu işe nasıl bakar; ABD bu çabayı ne kadar kısa zamanda önler bilmiyorum.

PUTİN: Biz zaten geçmişte ordu ile bir temas sağladık. Ordu’nuz ABD’nin Türkiye ve Avrasya stratejisinden çok rahatsız. ABD, Avrasya’ya askeri anlamda da yerleşmek istiyor. Ama ABD için artık süreç tersine dönüyor. Güçlü değil. 2015’ten itibaren Birinci Dünya Savaşı öncesi nasıl bir ABD varsa öyle bir ABD ile karşı karşıya kalacağız. Bu konuyu ordu ile götürmek lazım. Mesela Kara Kuvvetleri Komutanı ABD’ye çok muhalif. Avrasya’daki birlik tezlerine sıcak. Abdullah Gül, İngilizler ve ABD ile iyi ilişkilere sahip. Sizin de ifade ettiğiniz gibi sizden sonra parti içi bir darbe ile o genel başkan ve başbakan olabilir. Eğer çok özel konulara girdimse beni bağışlayın ama burada güçlü bir lider olarak inisiyatif alıp konuyu Türkiye’nin bekasına getirip herkesi ikna edebilirsiniz.

RTE: Sn. Putin; bahsettiğiniz her husus çok ciddi.

PUTİN: Bu bir Yalta Toplantısı işlevi görebilir. Çok jeopolitik bir konu. Fakat askerleri ikna etmedeki başarınızı biliyoruz. Komuta kademelerine hakimiyetinizi ve bu hakimiyeti korumaktaki ustalığınızı izledik.

RTE: Medya, ordu, iş dünyası bize tabi imiş gibi görünüyor. Ama açıkçası ordunun nasıl davranacağı kestirilemez. Ben mevcut komuta kadememizin de her şeye hakim olduğuna inanmıyorum.

PUTİN: Sn. Erdoğan; güçlü ve zayıf yönlerinizi biliyoruz. ABD’nin Rusya kadar bilgiye sahip olmadığını söyleyebilirim.

RTE: Tam olarak ne demek istiyorsunuz.

PUTİN: Eğer ABD’yi de tatmin etmeyen politikalarınız devam edecek olursa; iktidarınız -bizim tespitimize göre- çok uzun sürmeyecek. Ayrıca ekonominizin kırılganlığı devam ediyor. Bu ise İMF’nin ve Dünya Bankası’nın yani dolaylı olarak ABD’nin sisteminizi içeriden ele geçirmesi anlamına geliyor. Eğer yakınlarda bir ekonomik kriz çıkarsa ki Eylül ve Ekim aylarında ( isteseniz de önleyemeyeceğiniz ) bir kriz çıkabilir. Bu sizin ve tüm bakanlarınızın bir yargı sürecine –yüce divan dediğiniz süreç- girmesi anlamına gelecektir. Duyumlarımız bu yönde.

RTE: Aynı endişe bende fazlasıyla var. Hatta bazı paşalar bize destek verdi diye de Divan-ı Harbe gidebilir değerlendirmeleri son zamanlarda artarak yayılıyor.

PUTİN: IMF’nin, Dünya Bankası’nın, ABD’nin ve onların arkasındaki güçlerin taktiğini biliyorsunuz. Kredi derecelendirme kuruluşları, uluslararası finans çevreleri, medya ve danışmanlık kuruluşları sıcak para ve kredi notunuz ile oynasalar aniden krize giriyorsunuz. Biz’de, Arjantin’de, Uzak Doğu’da ve Türkiye’de böyle yaptılar; biliyorsunuz. Yani siz onlar için değişmez bir oyuncu değilsiniz.

RTE: Haklısınız. Oyunu böyle oynuyorlar. Ama şimdi Rusya’nın bu kuvvete karşı koyabileceğini mi söylüyorsunuz.

ÇİN & RUSYA YAKINLAŞMASI

PUTİN: Şu anda çok güçlüyüz. ABD’nin zayıf yönlerini biliyoruz. Çok büyük bir avantajla karşı karşıyayız. Bunu değerlendirmek gerek.

RTE: Sn. Putin; beni heyecanlandırıyorsunuz. Ama bu konuları benim; ekibimle enine boyuna tartışmam gerek. Siz gerçekten çok hazırlıklısınız.

PUTİN: Sn. Erdoğan; siz de öyle. Çin ve Rusya yakınlaşmasını izliyorsunuz. Bu yakınlaşmayı katkıda bulunacak ülkeler var. ABD’nin Türkiye’ye, Irak’a, Suriye’ye, Mısır’a, Körfez Ülkeleri’ne, Pakistan’a, Gürcistan’a, Azerbaycan’a yerleşme ve Japonya ve Almanya’yı bir araya getirmeme stratejisi iflas ederse coğrafyamızın, petrol, doğalgaz ve diğer yeraltı ve üstü varlıkları ile yeni ABD olmaması imkansız. Çin’i, son zamanlardaki Moskova ve St. Petersburg’u gördünüz; biliyorsunuz. Hepimiz hem tehdit altında hem de yeni bir dönemin kapısındayız.

RTE: Kıbrıs konusunda çok zor durumdayız. Devletin bazı birimleri ve ordu bizi zorluyor. Kıbrıs’ın tanınması yönünde ağırlığınız olan ülkeler üzerinde bir baskı oluştursanız…

PUTİN: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığını sürdürmesi Türkiye’nin varlığını sürdürmesi demektir. Sn. Erdoğan, Kıbrıs konusunda çok yanlış davrandınız. Kaybetmek üzeresiniz. Bizim sağlayacağımız destek kayıpları telafi edemez. Bizim kaynaklarımız; devletinizin bu konuyu vatana ihanet çerçevesinde değerlendirdiğini, ama AB ve ABD baskısından hükümetinize ve şahsınıza yönelik hukuki girişimlerde şimdilik bulunmadığını söylüyor. Sizin yerinize olsam AB ve Kıbrıs konusunda yavaş davranırdım. Ama yine de ABD’ye karşı bir cephe oluşturmak adına Türkiye ile Kıbıs konusunda aynı çizgide durabiliriz.

RTE: Bu adımınızı karşılıksız bırakmayız.

PUTİN: Konuştuğumuz hususlarda çalışma grupları oluşturmalıyız.

RTE: Dediğim gibi bu konuda resmi ortamda geniş bir alan yok. Önce gayri resmi olarak bu konularda çalışmak; sonra da bunu Dışişleri’nin, Ordu’nun ve Hükümet’in önüne getirmek uygun olur.

PUTİN: Ordu’da Kara Kuvvetleri’nden bize sıcak yaklaşım olduğunu söylemiştim. Hüseyin Kıvrıkoğlu dönemindeki eğilim devam etse; siz de iş dünyasındaki bağlantılarınız arcılığı ile bazı paşaları etkileseniz işimiz kolaylaşır.

RTE: Sn. Putin, bu girişim mayınlar üzerinde yürümek gibi.

PUTİN: Bazı riskler alınabilirse hem ülkelerimiz hem de bizler tarih için olumlu malzemeler hazırlamış oluruz. Bilmelisiniz ki yeni dönem hem Türkiye için hem Rusya için doğru stratejiler izlenir ve uygun ittifaklar kurulursa büyük fırsatlar vadediyor. Aksi takdirde de bölgemizdeki tüm devletler petrol ve enerji kaynaklarından kaynaklanan tehditler yaşayacak. Bu bağlamda mesela Irak konusunda ortak politika izlememiz lazım. Irak bölünürse bu tüm coğrafyayı etkiler. Ayrıca Irak’ın ABD’nin tam kontrolünden kurtulması gerekir.

RTE: Irak giderek tüm ülkelerin kontrolünden çıkıyor. Bu hızla devam ederse petrol girdabı küresel aktörleri oradaki rekabete çeker ve bölge savaş alanına döner. Bu konuda özellikle PKK terörü Türkiye’yi çok rahatsız ediyor.

PUTİN: İsrail’in Gazze’den çekilme planını nasıl karşılıyorsunuz?

RTE: Çok olumlu!

PUTİN: İsrail’in bu hamlesinin küresel kaosu tetikleyici ve terörün ivmesini artırıcı bir boyutu olacağını düşünüyoruz. İşgal ve insani boyutu dikkate alarak düşünüldüğünde İsrail bizim de desteklediğimiz olumlu bir karar aldı. Ama bu kararın sonuçlarının ABD’nin Avrasya politikasına hizmet edeceğini görmek de bir gereklilik. Filistinlilerin elde ettiği sonuç sevindirici ama ABD bölgemizdeki çok etnikli ülkeleri bu sonuçtan sonra terör olgusu ile bölünmeye ya da kendi kurguladığı Irak türü federal yapılara dönüştürmek için hızlandırılmış bir uğraş içinde olacaktır. ABD küçük devletler çağı başlatmak istiyor. Şehir devletleri çağı da denebilir buna. Bir sürü ABD’ye bağımlı ülke.

RTE: ULUS DEVLETE KARŞIYIM!

RTE: Çok tehlikeli bir iş olur bu. Kimse buna hazır değil.

PUTİN: Sn. Erdoğan; bu nedenle terörle ilgili konularda daha çok işbirliği yapmalıyız. Türkiye Kafkaslar’daki bir çok muhtar devletin toplulukları ile akraba. Rusya’nın içinde müslüman nüfus önemli oranlara ulaşmış durumda. Türk ve Müslüman muhtar cumhuriyetler var. Şimdilik bir çoğunda ayrılma isteği ve terör yok. Ama önümüzdeki dönemde olabilir. Bu konuda işbirliği içinde olmak çok önemli.

RTE: Bu konuyu partimde ve hükümette konuşmak zorundayım. Ben bireysel olarak ulus-devlet kavramına karşıyım. Ama İslami bir yaklaşım sorunları çözebilir.

PUTİN: Sn. Erdoğan; bu sözünüzü teröre destek olarak almak mümkün. Bu konuda bireysel görüşler değil barışa, rasyoneliteye ve birlikte yaşam kültürüne hizmet etmeye ihtiyaç var. Aksi takdirde küçük devletçikleri savunmasız olmalarından dolayı sömürüye açık hale getirmiş olursunuz. Sn. Erdoğan çok korktuğunuz komünizm vahşi kapitalizmin tatbikinden doğdu.

RTE: Yanlış anlaşılıyorum. Biz parti ve hükümet programında üniter devlet ve millet yapısına vurgu yaptık.

PUTİN: Sn. Erdoğan her ikimizde şark kurnazlığını biliriz. Biz, partinizde ve hükümette “ümmetçiliğin” hakim ideoloji olduğunu biliyoruz.

RTE: Sn. Putin; teröre, etnik, dinsel ve bölgesel milliyetçiliğe karşı olduğumuzu söylüyoruz.

PUTİN: Uygulama sözünüzü destekliyor mu? Bu konuda Türkiye’de şüpheler hayli yüksek.

RTE: Bu konuda farklı düşünüyoruz Sn. Putin!

PUTİN: Sn. Erdoğan; bu görüşme daha önce söylediğim gibi Yalta toplantısı kadar önemli olabilir. Çok kritik bir süreç başlıyor; dünya için, Rusya için, Türkiye için. Bu sürecin SSCB’nin yıkılmasından daha önemli olduğu söylenebilir. Doğru yerde, doğru devletler, doğru ittifaklar yapabilirlerse dünya yeni kan ve gözyaşı trajedileri ile karşılaşmaz.

RTE: Bunu ben de arzu ediyorum.

PUTİN: Mavi Akım; yani ülkelerin birbirine artan bağımlılığı, Türkiye’nin enerji yollarının kesiştiği ve enerji üssü olma stratejisi ile örtüştürülürse önümüzde iyi ufuklar var demektir. Mavi Akım projesinin askeri, siyasi, ekonomik, jeopolitik, kültürel ve dini derinliklerinin oluşturulması gerekir.

RTE: Sn. Putin; ben bu konuda daha önce söylediğim gibi sizin kadar hazırlıklı değilim. Mavi Akım konusunda Rusya ve Türk şirketleri arasındaki anlaşmaların iç piyasadaki fiyatlara tesiri bizim öncelikli konumuz oldu. Türkiye’nin zarara uğratıldığına inanıyorduk.

PUTİN: Olayın şirketler boyutunu bırakalım; global politika ve global enerji eğilimlerine bakalım. Türkiye’deki enerji fiyatları mikro bir husus ve seçimlerle ilgili bir konudur. Mavi Akım’ın arka planına; yani ücretlendirme stratejilerine hükümet ve parti olarak son dönemde vakıf oldunuz. Bireysel ve devletsel anlamdaki imkanlar umarım sizi hayli sarsmıştır.

RTE: Gerçekten çok büyük avantajlar var.

ABD’Yİ SATMAYA HAZIRIM?!

PUTİN: Şimdi bu hususu devletler bazında düşünmek gerekiyor. Siz buna hazırlanırsanız daha farklı işbirlikleri gelişecektir. Rusya Türkiye ile ilişkilerinin boyutunu farklılaştırmak istemektedir. Bunu sizinle yapabilmeyi ümit ediyoruz.

RTE: Buradaki bu kapsamlı konuları görüşmek için ben de çok hazırlıklı olsaydım enteresan bir tablo oluşabilirdi. Sn. Putin genelde aynı düşünüyoruz. ABD konusunda benim bireysel ve Türkiye’nin devletsel endişeleri var.

PUTİN: ABD’nin sizi gözden çıkardığı söyleniyor. Buna ne kadar inandığınızı bilmek bizim için önemli.

RTE: Sn. Putin; siz de iyi bilirsiniz ki, bu konu sadece benim kontrolümde değil. ABD’nin mevcut meclis tablosu karşısında yapabileceği çok fazla bir şey yok. Gözden çıkarsa bile AK Parti’nin alternatifi oluşmadı. Bu partimin elini güçlendiriyor, ama partinin akibeti hakkında bir şey söylemek zor. Türkiye’de her an her şey olabilir.

PUTİN: Meyve ihracatında yaşadığınız Akdeniz Sineği sorunu konusunda ne düşünüyorsunuz? Bizim izlenimimiz bir ihracat sorunu olmasının hükümeti fazla rahatsız etmediği yönünde.

RTE: Olayın üretici boyutunda yaşananlar hükümeti rahatsız ediyor. Ancak tüketicinin düşük fiyatla ürün alması da yine hükümetin ve AK Parti’nin başarı hanesine kaydediliyor. Sayıca az üreticilerin şikayetini sayıca çok tüketicilerin memnuniyeti bastırıyor.

PUTİN: İlginç bir politik paradoks.

RTE: Evet.

PUTİN: Ama bu tür paradoksların kullanım süresi çok kısa, sonuçları ise tahrip edici olabiliyor. Rusya’ da biz bunu çok yaşadık. Özellikle komünizm döneminde…

RTE: Sn. Putin; ABD’ye karşı bir alternatif üretimi konusunda bizim parti olarak ideolojik bir azim ve araştırmamız her zaman oldu; olacak da. Ben hem bireysel olarak, hem ideolojik olarak, hem de ülke olarak bu arayışa sıcak yaklaşıyorum.

PUTİN: Ülkenizde yaşayan insanların bilinçaltlarında tarihten gelen bir Rus ve Komünizm korkusu olduğunu biliyorum. Bu konuyu yenmek ilk işimiz olmalı.

RTE: Bu konuda Rusya’ya daha çok iş düştüğünü söylemek gerekiyor.

PUTİN: Zihinsel alışkanlıklarımız bu konuda bir başka engel. Bu engelleri aşabilirsek Rus-Türk ilişkilerinde bir devrim yaşanacaktır demektir. Sn. Erdoğan bu ilişkilerdeki bireysel fırsatları da daima göz önünde bulundurmamızı özellikle istiyorum. Fakat ABD ile bireysel ve partisel ilişkileriniz bizim için hala bir soru işareti olmaya devam edecek. Bu soru işaretlerini sonlandırmak size düşüyor.

RTE: ABD konusunda bir zihin karışıklığımız var. ABD’ye güvenilmeyeceğini biliyorum. Ama bir işbirliği doğdu, devletlere rağmen. Şimdi de devletlere rağmen bozulan bir işbirliğimiz var. Dün Ilımlı İslam’ı destekleyenler şimdi mesafeli davranıyorlar. Sanki ABD-Türkiye ilişkilerine geleneksel renk hakim oluyor gibi. Bu süreç böyle devam ederse Ak Parti oyunun dışında kalır. Açıkçası ben de ABD’nin şu anda AK Parti ve şahsım hakkında iyi düşünmediğini biliyorum. Bu düşünce işimizi kolaylaştıracak Sn.Putin.

PUTİN: Birçok konuda net olmadığınızı görüyorum; Sn. Erdoğan…

RTE: Bu konuda haklısınız.

PUTİN: Türkiye hızlı bir özelleştirme sürecine giriyor. Önemli özelleştirmeler yapacaksınız. Tüpraş ve Erdemir özellikle ilgilendiğimiz özelleştirmeler. Erdemir üzerinde çok duruyoruz. Bu konuda işbirliği yapabiliriz. Rus şirketleri ilgi duyuyor. Onların önemli isimlerini sizinle tanıştırmak istiyorum; uygun görürseniz.

RTE: Memnuniyetle. Özelleştirmede iyi rakamlar yakalamak istiyoruz.

“TAMAMEN DUYGUSAL” TEKLİF

PUTİN: Çok özel anlaşmalar üretilebilir. Mavi Akım’da olduğu gibi özel avantajlar sağlanabilir!

RTE: Anlıyorum; bunları değerlendirmek isterim! Bu konuda hükümetteki ve iş dünyasındaki bazı arkadaşlarımızla daha geniş kapsamlı görüşmeler yapılabilir. Öngörüşmeleri yapan bir ekipten bahsedildi. Bu konuda Maliye Bakanı öncülüğünde bir program oluşturulmuştu. Rus sermayesini Türkiye’ye çekelim diye. Fethullah Hoca ekibi, eski Mavi Akım ekibinden isimler, bazı eski politikacılar bize değişik tekliflerle geldiler.

PUTİN: Bunların hepsini değerlendirmek bugün mümkün. Ayrıca GSM şirketi Türkcell’e bir Rus firması ortak olmak istiyor. Ekonomi bürokrasisinin engel çıkarmaması bizi sevindirecek. Rus sermayesinin Türkiye’ye girmesi için iyi bir yol Türkcell.

RTE: Türkcell konusunda bürokrasinin ve devletin güven sorunu oluştu. Ayrıca bir bakanımızla görüşülerek; konuyu gündeme getirdiler. Rus firmaları yanlış isimler üzerinden Türkiye’ye girmek istiyorlar.

PUTİN: Sıcak yaklaşımlarla iş yaparsınız. Ben bu konuda adı geçen Bakan’ın (Kürşat Tüzmen) yaklaşımlarının olumlu olduğunu duydum. Bazı özelleştirme operasyonlarında size yakın isimlerin Araplar ve Yahudilerle birlikte hareket etme arayışları içinde olduğunu gördük. Türkcell konusu önemli. Partner değiştirmek gerekiyorsa bu yapılabilir.

RTE: İşler bu yaklaşımla kolaylaşır.

PUTİN: Daha yakın ilişkiler geliştirmek gerekiyor. ABD’yi, IMF’yi tolere etme girişimlerinizde Rus sermayesi ve etkileyebileceğimiz diğer sermaye gruplarını gözönünde bulundurmanız elinizi kuvvetlendirecek. Rusya’da büyük işler yapan gruplar var. Onlarla ilişkilerinizin son dönem sorunlu olmaya başladığını görüyoruz.

RTE: Bir çoğu siyasal devamlılığımız olmadığını düşünüyor.

PUTİN: Biz sizi ve hükümetinizi total olarak destekleyebiliriz. Bu tüm sıkıntıları giderir. İlişkilerimizi incelerseniz Türkiye’ye zor zamanlarında hep yardımcı olduk.

RTE: Sn. Putin bundan eminim. Ben bireysel olarak Rusya ile ilişkilerin ABD ile ilişkilerden daha iyi gideceğine eminim. Bu konudaki tüm fırsatları değerlendireceğim.

PUTİN: Bireysel olarak ne yapacağınız konusundaki zihin karışıklığınız bizi endişelendiriyor. Zayıf bir profil veriyorsunuz. ABD’yi tümüyle silip atamazsınız. Ama bir çok yöntem kullanılabilir uluslararası ilişkilerde. Bazı yöntemler de birlikte bulunabilir.

RTE: Tabii ki; Sn. Putin. Bir günde bu kadar önemli konuları ele almamız zor. Bugün ABD’ye ekonomik ve siyasi bir alternatif oluşturma konusunda bir mutabakat oluşturalım. Bunun yanında Irak ve Kıbrıs’ta birlikte hareket edelim. Kafkaslar, Türk Cumhuriyetleri, Ermenistan kaynaklı sorunlarda biraz daha çalışalım. Bu birden köklü değişimler yapabileceğimiz bir husus değil. Bu konuda bizi anlayışla karşılayın. Zamana ve detay çalışmaya ihtiyacımız var.

PUTİN: Haklısınız. Peki bugün bizim Alfa Şirketinin Türkcell’le ortaklığı ve Erdemir’in özelleştirilmesi konusunu bir karara bağlasak iyi olacak. Önce Alfa’nın sahibini toplantıya alalım. Sizin Türkcell’le ilgili olarak bireysel bir talebiniz var mı?

RTE: Önce Alfa’nın sahibini dinleyelim. Bizim Bakan’la ve Karamehmet’le hangi konularda anlaştıklarını görelim. Edindiğim bilgiler anlaşmaya müdahalenin kaçınılmaz olduğu yönünde.

PUTİN: Bu toplantıya katılacak Alfa’nın sahibine telkinlerinizi ve isteklerinizi şimdi iletmeyecek misiniz?

RTE: Ağustos ayı içerisinde Alfa ile bir görüşme daha yaparız. Erdemir konusunu da Ağustos’ta kararlaştırırız.

PUTİN: Nasıl olacak?

RTE: Çok gizli bir görüşme yapılabilir. İki günlük bir çalışma ile çok kapsamlı bir görüşme yapılır. Bunu Antalya’da ya da İstanbul’da yapabiliriz. Ya da ben iki günlüğüne tekrar Soçi’ye gelebilirim.

PUTİN: Tamam o halde…. Alfa ile tanışalım. Sn. Erdoğan bu görüşmeyi bir başka ortamda yapalım. Daha sonra Erdemir özelleştirmesi ve Savunma Sanayi ihaleleri için iki ayrı grupla daha görüşelim.

RTE: Hay hay…

Sevgiler

Hayrullah Mahmud

29 Aralık 2005

 

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

“TERÖR KARTI” ÜZERİNDEN TÜRKİYE’YE VERİLMEK İSTENEN MESAJ YA DA BAŞBAKAN ERDOĞAN’IN GÖMLEK TERCİHİ?!

Terör kartı?!

Başbakan Erdoğan artan terör olayları yüzünden siyasi yaşamının en sıkıntılı günlerini yaşıyor.

Tüm gözden düşen eski Başbakan’lar gibi, başını benzer “gündem başlıkları”na çarpa çarpa hızla “iktidar”sızlaşıyor!

Gün geliyor Kürtçü oluyor!

Gün geliyor AB’ci oluyor!

Gün geliyor Ermenici oluyor!

Gün geliyor Kıbrıs’ı verelim kurtulalım diyor!

Gün geliyor her şeyi özelleştirelim diyor!

Ve benzeri cümleler kuruyor!

Elinden geldiğince iktidarını kurtarmaya çalışıyor.

Oysa…

Artık “global siyaset”ten anlayan herkes biliyor ki, burasını lütfen Cüneyd Zapsu dikkatle okusun, terör örgütleri arkalarında bir devlet ya da istihbarat servisi olmadan yaşayamazlar!

Yani gerçekte “terör örgütü” diye bir şey yoktur!

Amaçlarına ulaşmak için “terör”ü araç olarak kullanan “devlet”ler vardır!

“Terörist” diye tanımlanan kişiler ise ya “işsiz güçsüz” olduğu için bu işe kandırılıp bulaştırılmışlardır ya da “maceraperest ruhlu kişiler” serüven peşinde koşarken, kendini bir anda istihbarat kökenli herhangi bir terör örgütünün kucağında buluvermiştir.

Yani burada yapılması gereken doğru tanımlama şu olacaktır:

“Bugün Türkiye’de, örgütlerin teröründen ziyade, bu örgütleri ‘taşeron’ olarak kullanan ‘devletlerin terörü’nden bahsedilebilir!”

Böylesi bir tanımlama, daha “realist” bir yaklaşım olacaktır.

Hadisenin özü budur!

TERÖR REALİTESİ

Unutulmamalıdır ki, her terör saldırısı içinde gizli ya da açık bir “mesaj” ya da “mesajlar demeti” ile kamuoyunun gündemine gelir. Önemli olan Şemdinli’de, “PKK” üzerinde yeniden “hortlatılan terör saldırıları”nın “arka planı”nda hangi isteklerin yattığıdır.

Burada verilmek istenen mesaj önemlidir!

Bu mesajı gönderen adres ya da adresler önemlidir!

Bu adreslere Türkiye’nin ne cevap vereceği önemlidir.

Şimdi bu tespitlerin ışığında son terör hadisesini değerlendirelim.

Başbakan Erdoğan “her ne pahasına olursa olsun AB” dediğine göre, önümüzdeki günlerde Ankara’nın önüne yeni bir “Taviz Listesi” konulacak, demektir.

Türkiye “ulus devleti” ortadan kaldıran “yeni dayatmalar” ile karşı karşıya bırakılmak istenecektir.

PKK’ya hamilik yapan ülkelerin listesine göz atacak olursak, “terör kartı” üzerinden kim ya da kimlerin Türkiye’ye mesaj göndermek istediği hakkında fikir sahibi olabiliriz.

Nitekim…

Başbakan Erdoğan’ın Danimarka ziyareti sırasında ortaya çıkan “eskinin yenisi” bir hakikat var:

O da “Yeni Kopenhag Kriterleri” arasında artık Türkiye’ye terör yapan örgütlere hamilik yapmak da var!

(Danimarka madem yaptığı densizliği ifade özgürlüğünün sınırları içinde açıklıyor. O zaman benzer bir hamiliği sıkıyorsa Ladin’in El Kaide’si parantezinde ABD’ye yapsın da görelim!)

Bu bakımdan Erdoğan’ın bir an önce “yumurta-tavuk” sorunsalından kendini kurtarması gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı olduğunu hatırlayıp, gerçeklerle yüzleşmesi şart!

Aksi halde rüyalarda bile mümkün olmayan bir hayal uğruna Türkiye parçalanacak!

AB, “terör kartı”nı kullanarak Atatürk Türkiyesi’ni dilim dilim bölecek!

Bu bir “paronaya” değil, “hakikat”in ta kendisi!

Ki…

Artık Türkiye üzerine oynanan tüm oyunlar açık oynanıyor.

İşin gizlisi saklısı kalmadı.

Her şey “şeffaf” bir şekilde, kamuoyunun gözleri önünde cereyan ediyor.

TBMM’den çıkartılan ve “ulus devleti” ortadan kaldıran yasaların varlığını da düşünecek olursanız, PKK’nın arkasındaki güçlerin Türkiye’den ne istediği net olarak ortaya çıkacaktır.

Diplomasi koridorlarında adına “üç artı bir” denilen “İsrail, ABD, İngiltere” ve “Fransa”nın başını çektiği Bush Kliği, Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu’sunda işlerine yarayacak yeni bir “uydu devlet”in kurulmasını istiyor.

Asırlardır varolan onurlu bir milletin “son kurduğu devlet”in ipi, içimize iliştirdikleri bazı yöneticilerin eli ile “yavuz hırsız misali” herkesin gözü önünde çektirilmek isteniyor.

Artık Türkiye bir yol ayrımındadır.

Herkes tercihini “Tamam mı, devam mı” diye yapmak zorunda!

Erdoğan da adını tarihe “hain” olarak geçirmek istemiyorsa, safını Hak’tan, bu halktan yana yapmak zorunda!

Ve…

Son olarak…

Şu hakikat hiç akıldan çıkarılmamalıdır.

Değil PKK, tüm tankları, topları, tüfekleri ile dünya üstümüze gelse de bazı “şey”ler verilmez!

Verilemez!

Eğer ortada bir devlet kültürü varsa “teklif” dahi edilemez!

Eğer şu anda Türkiye’ye bazı “ahlaksız teklif”ler yapılabiliyorsa, kabahati yapanda değil, bu tekliflerin yapılmasına izin veren bazı devlet yöneticilerinin çapında aramak gerekir.

Şöyle ki:

AB’de serbest dolaşım var ama hiçbir ülke sınırlarını tümden kaldırmayı kabul etmiyor.

Sadece gümrük kapılarından geçiş kolaylığına izin veriyorlar, hepsi bu kadar!

AB üyesi olduğu halde Almanya, Doğu Almanya’yı “cash” para sayarak satın almadı mı?!

Madem “AB projesi” bu kadar sağlam temellere dayanıyor neden tüm sınırlar kalkmıyor ya da kaldırılmıyor!

Tüm bu gerçekler ortadayken “Erdoğan Hükümeti” ne yapıyor?!

Dünyaya KKTC’yi de, TC’yi de, taşınabilir ve taşınmaz tüm malvarlığı ile birlikte olmayacak “AB hülyası” adına gözden çıkarmaya hazır bir Ankara resmi veriyor!

Peki bu satışı yapmak için Türk halkından herhangi bir izin almışlar mı?!

Hayır!

Bu bakımdan Erdoğan’ın bir an önce içine düştüğü “gaflet uykusu”ndan uyanıp gerçeklerle yüzleşmesi gerekiyor.

AB ve ABD’nin “terör kartı” üzerinden Türkiye’den ne istediği çok açık!

Önemli olan bizim PKK’nın arkasındaki güçlere vereceğimiz cevap!

Ortaya koyacağımız kararlılık!

Uyarıyorum:

Bundan sonra Erdoğan’ın “Başbakan” olarak atacağı tüm adımlar, önümüzdeki günlerde giyeceği gömleğin modelini belirleyecek!

“Hangi gömlek”i giymek istediğineyse yine kendi karar verecek.

AB müktesebatı bu tür tercihleri her zaman “bireysel özgürlükler” kapsamında değerlendiriyor.

Bayramlık mı?!

İdamlık mı?!

Bundan sonra atacağı her adım Erdoğan’ın önümüzdeki günlerde üstüne giyeceği gömleğe biraz daha yaklaştıracak.

NOT: Aşağıda daha önce bu konuyla ilgili SABAH Online’da yazdığım birkaç yazıyı bulacaksınız. Dikkatinize sunuyorum.

 

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

AB & PKK

Japonlar’ın, “İchi do aru Koto wa ni do mo!” diye bilinen bir sözleri vardır; “Bir defa yapan, bir daha yapar” anlamına gelen bir sözdür bu!

Bu anlamda Ankara’nın zirvelerine, PKK’yla ilgili ulaştıran bilgi notunda şu uyarılar yer alıyor:

“Şubat ayının ortalarına doğru, AB ülkeleri PKK ile ilgili yeni bir propaganda çalışması başlatacak. Son sürat siyasallaşma çabaları devam ediyor. Abdullah Öcalan’ı, dünya kamuoyu önünde Mandela yapma girişimleri var. Dikkat! Gerekli adımlar şimdiden atılmalı!”

Ki…

Dünkü Zaman Gazetesi’nde, Başbakan Bülent Ecevit’in, AB Komisyonu Başkanı Prodi’ye yazdığı mektupta, Türkiye’de faaliyet gösteren 10 örgütün, “ortak terör örgütleri listesi”ne alınmasını resmen istediği yazıyordu.

Listeye alınması talep edilen örgütler arasında PKK ve DHKP-C’nin yanı sıra “Radikal İslamcı” ve “Aşırı Sol” olarak nitelendirilen 8 örgütün daha adı sıralanıyor…

Bölücü Örgütler listesinde…

PKK (Kürdistan İşçi Partisi) ERNK ( Kürdistan Ulusal Özgürlük Cephesi)

Radikal İslamcı Örgütler listesinde…

İBDAĞC

Türk Hizbullahı

Anadolu Federal İslam Devleti (İFAD)

İslami Hareket Örgütü (İHO)

Selam (Tevhid) Grubu

Aşırı Sol Örgütler kategorisinde ise şu örgütlerin adı geçiyor:

DHKPĞC

TKP/ ML

TİKKO

Oysa…

AB, 27 Aralık’ta açıkladığı ortak listede, Türkiye’nin istediği hiçbir terör örgütüne yer vermemişti.

Başbakan Bülent Ecevit’in 22 Kasım tarihli mektubunda, AB’nin hazırladığı ortak terör listesinin içeriğinin, hayati önemde olduğu vurgulanıyor ve Türkiye aleyhine faaliyet gösteren terör örgütlerinin yıllardır “Avrupa’nın açık ve demokratik toplumları”nın hoşgörüsünü istismar ettiğine dikkat çekiliyor.

Mektupta, AB’nin hazırlamakta olduğu ortak listede bazı örgütler yasaklanıp malları dondurulurken, diğerlerine dokunulmamasının Avrupa’nın “inanılırlığını ve 11 Eylül saldırılarının ardından teröre karşı girişilen ortak mücadeleyi lekeleyeceği” belirtiliyor.

Ecevit, AB’nin talep edilen terör örgütlerine, listede yer vermemesi durumunda, Türk kamuoyunun incitileceğine, 11 Eylül sonrası terörle mücadelede, Türkiye’nin vereceği desteğin de oluşabilecek olumsuz havadan etkilenebileceği uyarısında bulunmuş.

NAZİK ÜSLUP

Nazik bir üslupla kaleme alınan bu mektup, önümüzdeki günlerde Türkiye’nin Avrupa’da ne denli zorlu bir süreçle karşı karşıya kalacağının ipuçlarını veriyor.

Çünkü, Ecevit’in özenli üslubuna rağmen Türkiye’nin karşı karşıya bırakıldığı tablo ortada…

Bu bakımdan Türkiye, yüzde yüz haklı olduğu bir davayı yine masada kaybetmemelidir…

AB’nin, “Ortak terör örgütü listesi”ne almakta tereddüt ettiği PKK’nın, Türkiye’ye maliyeti binlerce ölü ve milyarca dolar zarar olmuştur…

Sadece terörden kaynaklanan iş kaybının faturası, 500 milyar doları geçmektedir…

Türkiye’nin bugün yaşadığı, ekonomik kaosun en önemli sebeplerinden biri, Avrupa ülkelerinin PKK’ya verdiği destektir… Böyle bir gücün desteği olmasa, Bekaa vadisindeki bir çadırda, göbeğini kaşıya kaşıya ölüm talimatı veren bir adamın Türkiye’nin başına bela olması mümkün mü?

Ve…

Süleyman Demirel’in, Sabah’ta, 20 Mart 1994 günü, Fatih Çekirge’nin köşesinde yayınlanan sözlerinde, “Osmanlı İmparatorluğu’ndan 27 devlet çıktı. Bir tek Ermeni ve Kürt devletleri çıkmadı. Bunda sıkıntı yaşanıyor. Ama bugün Kürt devleti kurmak isteyenlerin, daha

önce devleti ya da vatanları vardı da ellerinden alınmış gibi bir havaya girmeleri yanlıştır” diyor.

Almanya, Fransa gibi AB’nin başını çeken ülkelerin bu gerçeği görmesi gerekiyor…

Onlar çomak sokana kadar, Türkiye’nin böyle bir sorunu yoktu…

Onlar çomak sokana kadar, Türkiye’de sağ-sol sorunu da yoktu…

Onlar çomak sokana kadar, Türkiye’de laik-antilaik sorunu da yoktu…

Onun için Japonlar’ın dediği gibi, “Bir defa yapan, bir daha yapar!”

Bu bakımdan, Türkiye’den, Kopenhag kriterlerini yerine getirmesini isteyen AB’nin, önce kendi “kanlı eller”ini yıkaması ve teröre destek vermekten vazgeçmesi gerekmez mi?

Merak ediyorum:

PKK, “Kopenhag kriterleri”nden hangisi yerine getirdi de, bugün AB sınırları içinde büro açıp, faaliyet gösterebiliyor…

AB’nin önce bu soruya cevap vermesi ve kanlı ellerini yıkaması gerekmez mi?

Ama, öncelikle bu soruya…

(29.01.2002)

 

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

Kanlı eller?!

PKK’nın ardındaki, kan kokusu sinmiş, gizli ellerin tek tek deşifre olması bağlamında birkaç satır…

William Graham Sumner, “Folkways” adlı eserinde, “Statü, ırk, fiziki görünüş, cinsiyet, dil, ideoloji, tarih ve türlü tuhaf veya sapık davranışlar, gruplararası gerginliklere, düşmanlıklara, anlaşmazlıklara yol açabilir. Bu potansiyel düşmanlığı besleyen duyguya etnosantrizm denilir” der.

Sumner, “Etnosantrizm”i insanın kendi grubunu, her şeyin merkezi yapması ve bütün grupları kendi grubuna göre derecelendirmesi diye tarif eder.

Türkiye’de yaşanan sorun da “realite”nin ötesinde, benzer kamplaşmaların içine hapsolmuş, “Etnosantrik” bir hal almıştır. Karşılıklı olarak, potansiyel düşmanlığı besleyici, hamasi bir edebiyat ile yara dağlanmıştır. Labirentlerin hep kapalı olması ve çözümün bir türlü gelememesinin bir nedeni de bu sosyolojik olgunun dikkate alınmamasında yatıyor. Şimdiye kadar uygulanan çifte standartlar da çözümü geciktiriyor.

Son olarak gündeme gelen Kürtçe eğitim talebi de bunun bir uzantısı…

Nitekim…

Eski Yunan Dışişleri Bakanı Theodoros Pangalos da, Mega Tv’ye yaptığı açıklamada, PKK’nın başı Abdullah Öcalan’la ilgili şunları söylüyordu:

“Öcalan, Şam’dan ayrılınca üç seçeneği vardı. Biri, dağlarda yoldaşlarıyla birlikte ölene dek çarpışmak. Ama Öcalan şerefli bir gerilla ruhuna sahip değildi. İkincisi, İtalya’da kalabilirdi. Ama o iltica talebi görüşülürken Atina’ya kaçmayı yeğledi. Öcalan, üçüncü seçeneği kullandı; yani Kürt meselesinde ikinci cephe açmayı. Atina’ya giderse, Türkiye ile Yunanistan’ı savaş noktasına getireceğini biliyordu. Bunu istedi!”

Bu sözler, bir dönemin yaşanan kirli ilişkilerini su üstüne çıkarıyor.

Diplomasi koridorları, çeşitli Avrupa ülkelerinden arka arkaya gelen açıklamalarla çınlamaya başladı.

Herkes sırayla günah çıkarıyor!

Yunanistan’da, önce istihbaratın başı bir açıklama yaparak, “Bu işin arkasındaki asıl güç biz değiliz” dedi.

İşaret parmağı ile bir başka adresi gösterdi!

Kirli oyunda sadece bir piyon olduklarının altını çizdi.

Şimdi de dönemin Dışişleri Bakanı, “Bizim öyle bir niyetimiz yoktu. Apo yüreksiz herifin tekiydi” demeye getiriyor.

Diğer taraftan da, kendilerinin istediği gerilla mücadelesini Apo veremediği için onu “şerefli bir gerilla ruhuna” sahip olmamakla suçluyor.

Görünen o ki, diplomasi jargonundaki tabiriyle, “Apo’nun son kullanım tarihi geçti!”

Onun için şimdi önüne gelen, onu günah keçisi ilan edip tekmeliyor.

PKK’nın ardındaki “kanlı eller”ini gizlemeye çalışıyor.

Hapishanede, avukatları aracılığı ile yandaşlarına mesaj üstüne mesaj yollayan Apo, acaba şimdi ne tür bir kirli oyuna, alet edildiğinin farkına varabilmiş midir?

Ya da bunu anlayabilecek bir çap, yürek onda var mıdır?

Sanmam!

KAN ÇİZGİSİ

Bu anlamda birkaç satır daha…

Prof. Vamık Volkan’ın “Kan çizgisi” adını taşıyan kitabında, Apo’nun büyüme dönemine dair şu notlar düşülmüş:

“Yöredeki geleneklerin aksine, Öcalanlar’ın evinde sözü daha çok geçen annedir. Bu durum, köy kahvesinde de fısıltı konusudur.

Baba üzgündür. Okuldaki çocukların da, ailelerinden işittiklerini tekrarlamasıyla Öcalan mutsuzdur. Bunaldığı zamanlar köyü bırakır, tek başına dağlara çıkar.

Bir keresinde başını çevirdiğinde yanında babasını görür. O da kendini köyde yalnız hissetmekte ve dağlara çıkmaktadır.

Oğluna, kuvvetli olmasını, kendisini aşağılamaya kalkışanları dövmesini, herkesin ondan korkmasını, söyler.

Çocuk Abdullah eve gider, annesinden de azar işitir. ‘Git, seninle alay edenleri döv, eve öyle gel’ der.

Bu telkinlerle zaman içinde Abdullah Öcalan, köy çocuklarının içinde en kavgacı ve en korkulanı olur.

Dövmekte…

Sonra dağa çıkmaktadır.

Ondan çekinen çocuklar da Öcalan’la birlikte dağa çıkarlar.”

Prof. Vamık Volkan’ın kitabında, daha sonraki yıllarla ilgili başka psikolojik gözlemler de var.

Evi terk, eğitim, öğrenci gösterileri, dönemin siyasal akımları, o devrin gözde kitapları, sol çevre gibi…

Yaşadığı bu olumsuz koşullar onu, Türkiye üstüne kirli oyunlar tezgahlayanların kucağına düşürmüş, maşası yapmıştır…

Ki…

Bernard Russel’ın “İktidar” kitabında, bu tür hastalıklı kişilikler için yapılan genel tanımlama, hep sorunlu çocukluk dönemidir…

Şiddet dolu büyüme evresidir…

Bu bakımdan, büyüme evresini, bu tür acılar ve komplekslerle geçirmiş

bir zavallı ismin, sağlıklı bir eylem içinde bulunmasını beklemek doğru değildir…

11 Eylül sonrasında, ABD Başkanı Bush “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” demiş ve terörle uluslararası alanda topyekun bir mücadele başlatmıştı…

O halde, Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinde, istemedik kriter bırakmayanların, şimdi de teröre destek vermenin kriterlerini net bir şekilde ortaya koymaları gerekmez mi?

Yunan tavernalarında şarkıcının söylediği gibi:

“Haydi nerede eller, hadi bakalım, şimdi o elleri görelim!”

Onun için şimdi kimse “kanlı elleri”ni gizlemeye kalkmasın…

Yunanistan, ilk olarak o elleri havaya kaldıran oldu..

Şimdi, sıradaki…

(01.02.2002)

 

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

Terör realitesi?!

Yakın zamanda Avrupa Birliği sınırları içinde “Apo’ya özgürlük” kampanyası başlatılabilir.

Bu anlamda birkaç satır…

Kır gerillasının önderlerinden Ho Ci Minh, 1954’te taraftarlarına şu sözlerle moral veriyordu:

“Politikası olmayan silahlı kuvvetler harekatı, kökleri olmayan ağaca benzer.”

Ve…

1968 yılında Vietnam’da, “Ben Tre” kasabasını yok eden binbaşının kendini aklamaya çalıştığı sözleri:

“Ben Tre’yi korumak için, Ben Tre’yi yok etmek zorundaydım…”

PKK’nın başı Abdullah Öcalan’ın bu sözlere paralel beyanatları vardır…

Yukarıya aldığım gerilla mentalitesini karşılayan sözlerdir onlar…

Nitekim…

PKK lideri Apo ile 1991 yılının başlarında, bir yılbaşı arefesinde görüşmemiz olacaktı.

Randevuyu almamda da bana, Doğu Perinçek yardımcı olmuştu.

Apo’yla ilgili önceden yapılmış röportajlar vardı; ama, ben PKK lideri ile birebir görüşüp, hayata bakış açısını, inançlarını, gelecekten beklentilerini, yine O’nun sesinden dinlemek istemiştim.

Sonra da edindiğim izlenimleri ve çektiğim “düşünce fotoğrafları”nı elimdeki bantlarla birlikte bu konunun uzmanına…

Kuzey Kıbrıslı bir Türk olan ve şu anda Amerika’da yaşayan, Etnik Terör Uzmanı Prof. Dr. Vamık D. Volkan’a aktaracak ve O’ndan, Apo ve PKK’nın sosyo-psikolojik bir haritasını çıkartmasını isteyecektim.

Olmadı…

Olamadı!..

Gazete yönetimi ile aramdaki doku uyuşmazlığı ve uzunca süredir devam eden rahatsızlığım da nüksedince randevuya gidemedim…

Yerime bir başka gazeteci arkadaşım Yücel Arı gitti. Bir haftalık Lübnan gezisinin, üç gününü Bekaa’daki Mahsun Korkmaz Akademisi’nde geçirmişti. Gezi dönüşü, yukarıda çizmeye çalıştığım gerilla felsefesine dönük, silahlı mücadelenin kaçınılmazlığını dile getiren Apo’nun kafa yapısından kesitler sunmuştu bana…

PKK’nın, Pınarcık katliamı…

Ve yukarıya aldığım o sözler. Bunlar sadece, kuvvete dayanan ve politikadan uzak, insani değerlerden yoksun, çözüm taktikleridir. Adeta, araya karbon kağıdı koyup çoğaltılmış, kopya eylemler şeklinde de algılanabilir.

Onun için PKK’ya, Kürtler’in temsilcisi gözü ile bakmak isteyen AB’nin öncelikle bu ayrımı yapması gerekiyor…

Daha geçenlerde Eski Yunan Dışişleri Bakanı Pangalos, Apo’ya şerefli bir gerilla gibi dövüşmediği için saldırmıyor muydu?

Bu bakımdan PKK, terörist bir örgüttür…

Apo da terörist…

Ki…

Daha sonra Prof. Dr. Volkan, benim Apo’nun iç dünyasını ortaya koyma girişimimi “Kan Çizgisi” adlı eserinde ortaya koydu…

Onun çapraşık iç dünyasında kesitler sundu…

KARBON KAĞIDI

Son günlerde ise AB’den art arda gelen ve PKK’nın siyasallaşma çalışmalarına destek veren eylemler ne söylenebilir?

Sanki tek merkezden yürütülen, araya karbon kağıdı koyup çoğaltılmış eylemler izlenimi veriyor…

İsveç Büyükelçiliği’nin İzmir’de düzenlenen bir toplantıda içi yalanlarla dolu bir kitabı, gözümüzün içine baka baka dağıtmaya çalışması için daha ne denilebilir ki!

Oysa…

Hadisenin özü onların sandığı kadar karmaşık değil…

İsveç sefaretinin yanlış bilgilenmesini önlemek için bu anlamda, Kürt realitesine dair birkaç bilgi notu sunayım…

“Kürt” kelimesine yakın bir “sesle” tarihin tanışmasının M.Ö. 6. yüzyılda olduğu iddia ediliyor… Yani bundan 2 bin 600 yıl kadar önce…

O tarihte İran’ın güneyi ve Fırat’ın istilasına girmiş…

Yunan tarihçileri onlardan Kardukoy “Karduk”lar diye sözederler.

Kürt kelimesinin zamanla bu kökten türemiş olabileceği iddia ediliyor…

Müslüman Arap istilası sırasında da bu halk, Müslümanlığı kabul etti…

Bir başka not…

Tarihte Kürdistan deyimini ilk kullanan ve bu adla bir eyalet kuran Büyük Selçuklu Sultanı Sancar’dır.

1514’te Sultan Selim, İran Şahı İsmail’i yenilgiye uğratır. Sultan’ın danışmanı Kürt kökenli alim İdris Bitlisi, Şah Selim’e, İsmail’in çok eziyet ettiği Kürt beylikleri ile iyi ilişkiler tavsiye eder…

Böylece Osmanlılar, İran sınırında kendilerine bağlı Kürt beylikleri ile bir tampon ve güvenilir bölge kurarlar…

O dönemden sonra yüzlerce yıl Osmanlı topraklarında Türk ve Kürt kökenli yurttaşlar kardeşçe yaşarlar. Omuz omuza bu topraklar için savaşırlar. Çünkü Kürt realitesini tanıyan, kimliği kabul eden samimi bir politikadır bu.

Ancak 1800’lerden sonra Irkçılık cereyanları kimliklerin inkarı, dış tahrikler nedeniyle grup grup isyanlar, silahlı çatışmalar da başlar…

ZIT KUTUPLAR

Pan Türkizmin Turancılığın karşısına, Avrupa’dan bazı ellerin karışması ile Pankürtçülük akımı çıkartılır.

Biri diğerini tahrik eder…

Daha da büyütür…

Hadise, birçok değişik boyuttan geçtikten sonra, bugünkü durumuna gelir…

Bu anlamda başka notlar da var… Geçiniz…

Benim asıl merak ettiğim konu şu:

Acaba Avrupa’nın üç büyükleri gerçekten Kürt, Türk, Çerkez, Laz vb geçmişlerini tamamen duygusal gerekçelerle mi merak ediyor?

Sanmam!..

Yoksa yüzük taşı konumunda bir yere konuşlandırılmış bu ülke, hepsinin iştahını mı kabartıyor?…

O yüzden parçalayıp, kendilerine tabii olan, küçük devletçikler mi kurmak istiyorlar? Bunun için de buldukları her unsuru taşeron olarak mı kullanıyorlar?

Kanımca böyle…

Bu bakımdan uyanık olmak şart!

AB içinde yer alan ülkelerin başkentleri, “Apo’ya özgürlük” kampanyasına yeşil ışık yakmak yerine, kendi sınırları içinde değişik bankalarda yatan 250 milyon dolar civarındaki PKK parasına el koyup, terör tazminatı olarak Türkiye’ye teslim etmesi gerekmez mi?

Asıl şık olan budur!

Yoksa kültürel haklar palavrası altında, PKK gibi bir terörist örgütü aklamak değil!..

AB’nin PKK bağlamında artık “terör realitesi”ni tanıması gerekiyor…

(6.2.2002)

29 Kasım 2005

 

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

PKK İÇİN “GENEL AF” İSTEYEN BARZANİ’YE SULTAN ALPASLAN’DAN MESAJ VAR YA DA BARZANİ’DEN ANKARA’YA “GENEL AF” MUHTIRASI?!

Alpaslan’dan Barzani’ye?!

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’e yakınlığı ile bilinen Bugün Gazetesi’nin manşetinde ilginç bir haber vardı.

MİT Müsteşarı Emre Taner’in, 20 Ekim 2005 Perşembe günü, Irak Kürdistan Demokratik Partisi (IKDP) Genel Başkanı Mesut Barzani ile yaptığı görüşmede sırasında, aralarında şu “kritik diyalog”ların geçtiği ortaya çıkmış.

Taner: Kürt devletini düşünmeyin. PKK’ya karşı aktif olun.

Barzani: Kürt’ü Kürt’e kırdırma dönemi bitti. PKK’ya af çıkarın. Türkiye genel af çıkarsın, ben de PKK’yı dağdan indireyim!

Murat Çelik’in, MİT çevrelerinden derlediğini söylediği haberde, Türk halkına “havuç niyetine” uzatılan şu “çöp bilgi”ler de yer alıyor:

“MİT Müsteşarı Taner, IKDP Lideri Barzani’ye, Türkiye açısından ‘öncelikli ve hassas!’ olan iki mesaj iletti. Bu mesajlardan ilki, bölgede bir bağımsız Kürt Devleti kurulması yönündeki düşünce ve çalışmaların Ankara açısından ‘rahatsız edici’ olduğuydu. İkinci “kritik” mesaj ise terör örgütü PKK/Kongra-Gel’in halen Barzani yönetimindeki bölgede varlığını sürdürdüğü ve Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden bu konuda Barzani yönetiminden ‘aktif’ bir tutum sergilemesini beklediğiydi.

Yani Türkiye, Mesut Barzani’den, bölgesindeki PKK varlığını yok etmeye yönelik somut adım atmasını bekliyordu. MİT Müsteşarı’nın misyonu, Türkiye adına bu iki mesajı doğrudan iletip, Barzani’nin verdiği yanıtları Ankara’ya getirmekti.”

Anlaşılan o ki, Yeni Mahalle, Türkiye’nin gündemine yeniden “PKK” merkezli “genel af”fı sokmak istiyor.

Oysa ki!..

Basına sızdırılan bu “kritik diyalog”ların aylar öncesinde, bölgede sıkışan İsrail ABD, İngiltere “SOS” verip, Türkiye’den “acil yardım çağrısı”nda bulunmuştu. Bu “kritik diyalog”ları basına sızdırarak elde edilmek istenen amaç; bir an önce Irak’ta köşeye sıkışan “üç artı bir”in yani “İsrail, ABD, İngiltere ve Fransa”nın kurtarılması!

Nitekim…

AKP iktidarı süresince “diplomasi kulisleri”nde, buna benzer o kadar çok teatral diyalog dinledim ki, saymakla bitmez!

Hepsi de birbirinden “kritik diyalog”tu!..

Yalnız, bir farkla, benim dinlediklerimin hepsi “tirajik”ti.

MİT Müsteşarı’na atfen aktarılan görüşme bağlamında, sizler için “sisler bulvarı”ndan birkaç “kritik diyalog” yansıtayım…

AKBABALAR ZAMANI

İşte ilk enstantane:

İki ülkenin Dışişleri Bakanı konuşuyor…

Dışişleri Bakanları’ndan biri, üzerinde güneşin hiç batmadığı bir ülkeden!

Diğeri ise tanıdık bir coğrafyadan:

(…)

DIŞİŞLERİ BAKANI: Sayın Bakan Irak’tan getirdiğim haberler hepimiz için trajik.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Yakından izliyoruz. Bizim de endişelerimiz giderek yoğunlaşıyor.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Irak hızla bölünmeye gidiyor. Görüştüğüm gruplar da bölünmeyi kaçınılmaz görüyorlar. Irak’ın parçalanmasının sonuçlarını tolore edemeyeceklerini, çevre ülkelerin ortaya çıkacak yeni devleti izole edeceklerini söyledim herkese. Fakat hiçbir grup beyanlarımı dikkate almadı.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Irak’ın parçalanması Batı’nın parçalanması olacaktır. Korkarım buradan yeni bir dünya savaşı çıkacak.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Şii kesimin İran’ın hamiliğine, Kürtlerin bulunduğu Kuzey ile Sünni üçgenin sizin ülkenizin hamiliğine bırakılması yönünde bir senaryoyu ortaya attım. Bu haritaya sıcak yaklaşımlar oldu. Bizim dışişleri uzmanları ile sizin uzmanların bu konularda birtakım teatilerde bulunmasının uygun olacağı kanaatindeyim.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Hay hay bunu yapalım. Ama sayın Bakan sizin söylediklerinizi burada ne hükümet, ne de Ordu şu anda hazmetmeye, hatta düşünmeye hazır değil. Irak’ı, Türkiye ile İran arasında bölüştürme düşünceniz, her iki ülkede bazı merkezlere sıcak gelebilir. Ama dünya ve bölge dengeleri ile radikal şekilde oynamanız ve buna destek bulmanız zor.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Türkiye hızla bir ekonomik krize doğru gidiyor. Ayrıca partinizin de içinde ayrışma çabaları derinleşmeye başladı. Biz, ABD ve İsrail sizinle anlaşmakta zorluk çekmeyeceğimizi düşünüyoruz. Şartlar bizim ileri sürdüğümüz tekliflere açık olacağınızı gösteriyor.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Çok aşırı zorlamış olursunuz. Daha önce de “troyka”ya bu bölgede katkı verme yolunda cömert olduk.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Daha cömert olmanızı gerektirecek şartlar oluşuyor.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Bunları değerlendiririz. Ama hükümetin ve benim karar verme alanım giderek daralıyor. Süreci hızlandırırsak Türkiye daha verici olabilir.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Talabani ve Barzani ile görüştüm. Onlardan aldığım izlenim şu; ‘Ya Irak’ı çoğunlukla biz yönetelim ya da kuzeyde bağımsız bir Kürt devleti kuralım!’ Onlara Sünni Araplar, Kürtler ve Türkmenler olarak, Türkiye’nin hamiliğine hazırlanmalarını önerdim. Sert tepki gördüm.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Bu konuyu bir de sayın Başbakan ile özel ve derinlemesine görüşmem gerekir.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Anlar mı?

DIŞİŞLERİ BAKANI: Fakat Başbakan O!.. Ne yapabiliriz ki?

DIŞİŞLERİ BAKANI: Barzani, Türkiye’ye gelmek istiyor. Sizlerle en üst düzeyde görüşmek istiyor.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Gelebilir tabii ki. Fakat, Barzani olayın bizim kontrolümüzden çıktığını görmeli. Ordu, Irak konusunda tek söz sahibi!..

DIŞİŞLERİ BAKANI: Ordu ile ilgili tüm operasyonları biz yaparız. Orduyu teskin etmek bizim için sorun olmaz. Barzani size değişik tekliflerde bulunabilir.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Ne gibi?

DIŞİŞLERİ BAKANI: Büyük Kürdistan karşılığı Irak’ın petrol gelirlerinin yüzde 20’si gibi!..

DIŞİŞLERİ BAKANI: Bunlar daha önce de konuşulmuş konular. Ama bu yüzdelerle, bu çapta pazarlıklar komik olur. Ve bir anda hain damgası yersiniz; oyun dışı kalırsınız.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Bence bir değerlendirin. Sayın Başbakan bu tür çözümlere çok heyecanla yaklaşıyor.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Ama iktidarın reel gücünü biliyorsunuz.

(…)

Ki…

Irak’a dair, ayakları yere basmayan, başka pazarlıklar da var.

PETROLÜN YÜZDE 40’I

Bu anlamda ikinci enstantane…

“Sisler bulvarı”ndan, bir başka “kritik diyalog”!..

Tüccar bir Başbakan ile bir Kürt Aşiret Reisi havaalanında sohbet ediyor.

Mealen yansıtıyorum:

(…)

BAŞBAKAN: Sayın (?!), ülkemi tahrik etme konusunda çok başarılısınız. Bu tür açıklamalarınızı dikkate alanlar giderek azalıyor. Gücünüzü küçümsemeye başlıyor, buradaki bazı çevreler.

AŞİRET REİSİ: Ben açıklamalarımda makro planı dikkate alıyorum. Sanıyorum bu plan üzerinde bir mutabakat var. Benim görevim ülkenizi çözümün içine almak.

BAŞBAKAN: Sayın (?!), ne sizin elinizde güç var, ne de hükümet olarak bizim elimizde. İkimiz de oyunun dışındayız.

AŞİRET REİSİ: Nasıl olur? Ben sizinle pazarlık yapabilirim. Bana bu yetki verildi. Bölgedeki en güçlü isim benim.

BAŞBAKAN: Peki ne istiyorsun?

AŞİRET REİSİ: Irak’ta birliktelik mümkün değil. Irak’ta yeni bir otoriter rejim tesis edilmeli ve bu rejimi Kürtler yönetmeli ya da bize hamilik etmelisiniz.

BAŞBAKAN: Sizin dedikleriniz konuşulmaz bile.

AŞİRET REİSİ: Size Irak petrollerinden yüzde 40 pay versek, siz de Fırat’ın doğusunda, Büyük Kürdistan’a göz yumsanız.

BAŞBAKAN: Bu mantıklı ama gerçekleştirilemez. Buna diğer devletler ne der? Mesela Rusya, Fransa, Almanya ve başkaları.

AŞİRET REİSİ: İşin o kısmını İngiltere, ABD ve İsrail’e bırakalım.

BAŞBAKAN: Ben daha önce de bu türden tekliflerle ABD, İngiltere ve İsrail’de de karşılaştım. Bence evet, ama her şey hükümetten ibaret değil. Sen bunu bizim Dışişleri Bakanı ile ince ince konuş. Ama şu an hayalle iştigal ediyoruz, inancındayım.

AŞİRET REİSİ: Bunu zaman gösterecek.

(…)

AHLAKSIZ TEKLİF

Şimdi de bir diğeri…

“Sisler bulvarı”ndan üçüncü enstantane…

Bu defa da aynı Kürt Aşiret Reisi ile BOP operasyonun göbeğindeki bir ülkenin Dışişleri Bakanı sohbet ediyor.

Aralarında şu “tiraji-kritik diyalog” geçiyor:

(…)

DIŞİŞLERİ BAKANI: Sayın (?!) Başbakan’la görüşmeniz nasıl geçti?

AŞİRET REİSİ: Benim tekliflerime sıcak. İngiliz Dışişleri Bakanı’nın size yaptığı yüzde 20 teklifini yüzde 40 yaptım. Sayın Başbakan, Fırat’ın doğusunu yüzde 40 karşılığı bırakılabilir. Ama güçlerimiz sınırlı dedi.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Çok tehlikeli düşünceler ortaya koyuyorsunuz. Arkanızdakilerin gerçek niyetleri çok önemli.

AŞİRET REİSİ: Herkesin bir niyeti var. Biz yabancıları, İsrail’i, ABD’yi, İngiltere’yi bu bölgede rahat kullanabiliriz.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Çok iddialısınız. Onlarla oynayamazsınız. Onlar bizim gibi değil. Sizi bir günde başka bir pozisyona iterler.

AŞİRET REİSİ: O zaman kaybederler.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Bölgeden çok Saddam ve Barzani çıkar. Onlar için yeni siyasi ve etnik güçler üretmek kolay.

AŞİRET REİSİ: Yani bizi güç olarak görmüyor musunuz?

DIŞİŞLERİ BAKANI: Hiçbir şeyi abartmayalım. Ne siz, ne biz hükümet olarak bir gücüz. Ama bu pazarlık yapmamıza mani değil.

AŞİRET REİSİ: Ben bir ekip göndereyim, Neçirvan ve Hoşyar Zebari ile de bu konuları sizin uzmanlar görüşsün.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Biz sizi bu konularda muhatap alsak bile, ordu konuştuklarımızı bir günde çizer. Biz önce İsrail, İngiltere ve ABD ile görüşelim. Sonra belki sizle görüşürüz.

AŞİRET REİSİ: Bizi dikkate almıyorsunuz.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Ben sizi dikkate alırsam ordu ve halk bizi dikkate almaz. Siz Türkiye’yi çatışmanın içine çekmek istiyorsunuz. Ama herkes ağzın size ama fikrin başkasına ait olduğunu biliyor.

AŞİRET REİSİ: Sayın Başbakan’la daha iyi anlaşacağız kesinlikle!..

DIŞİŞLERİ BAKANI: Bazı iyi konuşmalar sonuçsuz kalabilir. Bu konuda Sayın Başbakan’ın ve benim gücüm bireysel olarak sizin gücünüz kadar. Sizin gücünüz de yok. Türkiye size değil, perde arkanıza bakarak konuşuyor. Kendimizi bilmemiz çok önemli. Yoksa binlerce cana mal olacak hatalar yaparız.

AŞİRET REİSİ: Çok zor bir tablo çizdiniz. Sayın Başbakan’la daha iyi şartlarda konuşma ümidimiz var.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Dış politika başka bir şey. Sayın (?!), çok dikkatli olmak zorundayız. Bir anda kendinizi oyunun dışında bulabilirsiniz. Biz size değil tekrar ediyorum, perde arkanızdaki devletlere bakıyoruz. Ve açık söyleyeyim hata ediyoruz. Bu dönem biterse hem Sayın Başbakan hem de ben, dış ilişkilerle ilgili politikalarımızdan dolayı yargılanabiliriz.

AŞİRET REİSİ: Durum sizin için çok tehlikeli.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Sizin için de!..

(…)

IRAK ÇOK IRAK MI?!

Şimdi de “sisler bulvarı”ndan dördüncü enstantane…

İngiliz Başbakanı Blair’in, 5 saatlik çalışma ziyareti için Ankara’ya geldiği saatlerden kalma bir başka “kritik diyalog”!..

Diplomasi koridorlarından mealen yansıtıyorum:

(…)

BAŞBAKAN: Sayın Başbakan, Irak’ta İngiltere ve ABD olarak çok zor durumdayız. İşkence ile ilgili doneler bizi Arap ve İslam kamuoyu önünde ve halkımız karşısında çok zor duruma düşürdü. İngiliz hükümeti, Türkiye’nin, Irak genelinde güvenliği sağlamasını istiyor.

BAŞBAKAN: Sayın Başbakan, bunu halkımıza anlatamayız. Partimiz ve hükümetimiz bu talebin stresine dayanamaz.

BAŞBAKAN: Ama KKTY, Musul, Kerkük, Kuzey Irak’taki PKK varlığı, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu krediler ve AB’den tarih alınması konularında İngiltere, ABD ve İsrail’in katkıları, ülkenizin uluslararası alanda profilini yükseltecektir.

BAŞBAKAN: Buradaki bazı konuları askerlerle müzakere etmemiz gerekecek. Kuzey Irak ve Irak sorununa yaklaşımda devlet ile hükümet arasında derinleşen alanlar mevcut.

BAŞBAKAN: Musul, Kerkük ve Kuzey Irak’ı Türkiye’ye bırakabiliriz. Petrol ve Kürt kontrolü kartları elinizi güçlendirebilir.

BAŞBAKAN: Ama bu konuda devlette İngiltere’ye, ABD’ye ve İsrail’e karşı onarılmaz kuşkular var. Sadece sizlere yönelik değil, bize karşı da ciddi güvensizlik gösterileri ile karşı karşıyayız.

BAŞBAKAN: Bu konuda medyadaki, iş dünyası örgütlerindeki, bürokrasideki ve politikadaki yandaşlarımız elinizi güçlendirebilir.

BAŞBAKAN: Bu konularda o zaman sizin isteklerinizi yerine getirebiliriz.

BAŞBAKAN: Irak politikasını askerden almanız gerekecek ama…

BAŞBAKAN: Zaten Özel Kuvvetler Komutanlığı Kuzey’den çekilecek. Bu askerlerin Irak’la ilgili bağlantısını asgariye çeker. Özel kuvvetler çekilir de kara kuvvetlerine bağlı unsurlar Irak’a girerse TSK politikalarımız konusunda bizi eskisi kadar zorlayamaz.

BAŞBAKAN: Bir de Kuzey Irak’la Federasyon için Büyükelçimizin bazı bakanlarınızla birlikte yürüttüğü yeni bir TC Anayasası taslağını Londra’yı ziyaretinizde genişçe ele alabiliriz.

BAŞBAKAN: Sayın Başbakan, çok geniş bir paketten söz ediyorsunuz. Bu paketi sadece hükümetimiz realize edemez. Bu paketin stresini Türkiye’de hiçbir güç tek başına taşıyamaz.

BAŞBAKAN: Sayın Başbakan, bunların detaylarını Londra’ya ziyaretinizde açarız. Ama bu hususlarda devletin tepkisi konusunda bizi bilgilendirirseniz size yardımcı olabiliriz.

BAŞBAKAN: Çok zor bir süreç olacak. Ekonomiyi krizsiz götürmemize yardımcı olursanız diğer kesimleri birlikte ikna edebiliriz.

(…)

Ve…

Son olarak, bu anlamda birkaç satır daha…

Tarihin tozlu sarı sayfaların süzülüp, bugünlere dek ulaşan bir anektod!

Ünlü Türk Hakanı Sultan Alpaslan, 27 bin askeriyle Bizans topraklarına doğru ilerlerken, keşfe gönderdiği askerlerden biri, tıknefes vaziyette huzura çıkar.

Şöyle der:

“Ulu Hakanım, 300 bin kişilik düşman ordusu, bize doğru yaklaşıyor!”

Alpaslan, duyduğu bu sözlere, umursamaz bir tavırla karşılık verir:

“Ne var ki bunda, biz de onlara yaklaşıyoruz!”

O savaşın neticesi, dünya tarihinin kayıtlı olduğu kitaplarda yazılı duruyor.

Onun için burada tekrarlamaya gerek görmüyorum.

Görünen o ki, önümüzdeki günlerde bu tür haberler çoğalacak.

Türkiye, “üç art bir”i, “huzuru sağlamak” bahanesi ile kurtarmak için Irak’a girene dek de, çok “kritik diyalog”lar, basına sızdırılmaya devam edecek!

Biz de her defasında, “Irak’taki Kürtler, her geçen gün bize biraz daha yaklaşıyor” diye haber getiren ulaklara, Sultan Alpaslan’dan hatıra, “Ne var ki bunda, biz de her geçen gün onlara biraz daha yaklaşıyoruz” diye cevap vereceğiz.

Çapından büyük laflar eden aşiret reislerine önemle hatırlatırım.

Sevgiler

Hayrullah Mahmud

24 Ocak 2006

 

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

KARA KUVVETLERİ’NİN “GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA”LI YENİ BRÖVESİ YA DA ERDOĞAN, BAŞBAKAN OLMAK İÇİN HANGİ ÜLKEYE NE SÖZ VERDİ?!

Tüccar politikanın iflası?!

Genelkurmay Başkanlığı resmi internet sitesinde, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın “yeni bröve taslağı”nı kamuoyunun beğenisine sundu.

Önceki “Atatürk”süz bröve, Türk halkından büyük tepki almıştı.

Yeni brövede, önceki tasarım bir farkla, aynen korunmuş.

“Masalsı Atatürk” yerine, yeni brövede, etten, kemikten, yani “bizden biri” olan Gazi Mustafa Kemal Paşa tercih edilmiş!

IV. Dünya Düzenlemesi’nin yapıldığı şu günlerde, dönemin ruhuna uygun bir seçim yapılmış.

Bu önemli değişimde emeği geçen herkesi kutlarım.

(…)

Başkan Bush’un, İsrail’in güvenliğini sağlamak için gövdesini siper ettiği şu günlerde, Başkent Ankara, VIP ziyaretçiden geçilmiyor.

ABD cepheye, Türkiye’yi “taşeron güç” olarak sürmek için her gün, her saat bastırıyor.

Ama nafile!

Bir türlü istediği cevabı alamıyor.

ABD Başkanı Bush’a tavsiyem, aldığı “olumsuz cevap” için Türk halkına küsmesin!

Çünkü Türk halkı merttir!

Kore’de olduğu gibi verdiği her sözü tutar.

Ama bu defa ABD’ye söz veren Türk halkı değil!

Onun için Başkan Bush, “Beni Başbakan yapın, her istediğinizi yaparım” diye, kendilerine söz verip yanıltan her kim ise cepheye o “pazarlamacı politikacı”yı göndersin.

Bu işte “çırak çıkan” sadece ABD Başkanı Bush değil!

Başta İsrail olmak üzere, İngiliz, Alman, Fransız siyasetçiler de mağdur!

Bu “pazarlamacı politikacı” onları da, “Beni Başbakan yapın, dükkan sizin. Aramızda lafı mı olur, Türkiye’den ne istiyorsanız alın götürün” diye kandırmış.

AKP iktidarında umduğunu bulamayan ne kadar Batılı devlet adamı varsa, bugünlerde Ankara’nın kapısına dayanıp “dolandırıldık” diye feveran ediyor.

Her defasında da kendilerine aynı cevap veriliyor:

“Sizi kandıran biz değiliz! Kendi kazdığınız kuyuya, kendiniz düştünüz. Dışişlerinden gizli saklı görüşme yaparsanız olacağı budur! Kişisel çıkar beklentisi ile verilen sözlerin muhatabı Türk Devleti değildir! Kusura bakmayın. Bu konuda size yardımcı olamayacağız!”

Bugünlerde Başkent Ankara “Hani verdiğiniz sözler” diyen mutsuz VIP konuklardan geçilmiyor!

AKP Eş Genel Başkanı Erdoğan’ın, Batılı başkentlerde hayal kırıklığına yol açan vaadleri bağlamında yakın tarihte kısa bir ufuk turu…

RTE: TÜRKİYE BİTMİŞ

Yer: Başbakanlık Konutu

Zaman: Çankaya Köşkü’nde, 22 Aralık 2004 günü yapılan “Kıbrıs Zirvesi”nin bir gün öncesi!..

Başbakan Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Abdullah Gül sohbet etmektedirler.

Zirve öncesi, AK Partili iki liderin yaptıkları beyin fırtınasından, çarpıcı birkaç diyalog!

Aynen yansıtıyorum:

(…)

BAŞBAKAN: Yasal çerçeve sağlam olursa bir şey yapamazlar. Hukuksal altyapıyı iyi örmemiz lazım.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Zaten AB hukuku diyerek bölmeye çalışıyorlar. Bu konuyu çok iyi düşünmezsek hükümetimiz çok uzun vadeli olmayabilir. Bonkör davranamayız.

BAŞBAKAN: Türkiye zaten bitmiş ve batmış, biz ne yapalım? TSK uyumasaydı. Memleket soyulurken neredeydiler? Şimdi en az kayıpla ülkeyi kurtarmak lazım. Tıpkı Vahidettin’in durumuna düştüm. Şu Muhsin (Yazıcıoğlu) de benim için Damat Ferid diyormuş.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Şimdilik Muhsin söylüyor. Ama herkesin dili uzamaya başladı. İktidardan gitme süreci, çığın düşmesi gibidir. Her şey çok küçük bir şeyle başlar. Çok dikkatli olmalıyız.

BAŞBAKAN: İktidara bu kadar kolay gelmemizin sebebi demek Türkiye’nin bu hali imiş. Ne kadar şaşırdıydık 363 milletvekiline. Ama sen muhalefetten korkma. Ben herkesi kontrol altına alırım.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Sayın Başbakan, ben artık herkesin ipin ucunu kaçırdığını düşünüyorum. Biz süreçten koptuk. Çankaya’da iplerin elimizden alınma ihtimali var.

BAŞBAKAN: Cumhurbaşkanı ile Genelkurmay Başkanı kontrol altında, merak etme.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Hımm…

BAŞBAKAN: Abdullah Bey, bu adamlarla müzakere yapılmaz. Bunların hepsi dansöz. Başla anlaşıyorsun, ayak itiraz ediyor. Bu AB yaratık gibi, muhatap kim ben karıştırmaya başladım.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Sayın Başbakanım, çok zor durumdayız. Schröder ve Chirac’la görüşmemizdeki söylediğimiz her sözü şimdi hemen alınacak tavizler gibi görüyorlar. Kamuoyu önünde çok zor duruma düşeceğiz. Darbe korkusunu fazla abarttık galiba. AB’yle sıkı fıkı olacağımıza TSK ile sıkı fıkı olsak hiç zarar görmezdik.

BAŞBAKAN: Abdullah, TSK’yı kontrol altına aldık. Onlar mangaya döndüler. AB’nin isteklerini yerine getirmek için önümüzde halktan başka engel yok. Halk engelini aşmak için onları aş, iş ve güvenlik derdine düşürmemiz yeterli. Türkiye’de bize kimse dur diyemez. Ama AB’yi anlamak mümkün değil. Gizli ve özel görüşme yapılamıyor. Ertesi gün adamlar çıkıp ne konuştuysak hemen talep haline getiriyorlar.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Ama bu her istediğimizi yapabileceğimiz anlamına gelmiyor.

BAŞBAKAN: Yapabiliriz. Cumhurbaşkanı her şeyden kopmuş durumda. TSK hiçbir sorumluluk almak istemiyor. Muhalefet yok. Her istediğimiz olur. Sorun AB’ye adım atabilmek.

DIŞİŞLERİ BAKANI: Fakat kamuoyu ve devleti hafife alamayız. AB, Türkiye’yi yok etmek ve Sevr’i dikte etmek istiyor.

(…)

AB’YE “GİZLİ SÖZ”

Zira…

Bu dudak uçuklatan itirafların yapıldığı günlerde de Ankara kaynıyordu.

2004 yılının Aralık ayı, Başkent Ankara ve Brüksel için çok hareketliydi.

Çünkü önümüzde 17 Aralık tarihi vardı.

Türk kamuoyunda, estirilen meltem rüzgarı nedeniyle “AB’ye tam üyelik” için beklentiler maksimum seviyedeydi.

Başbakan Erdoğan’ın, Türkiye’yi, AB’ye kesin sokacağına inanan önemli bir kesim vardı.

İşte tam bu sırada diplomasi kulisleri, Erdoğan’ın Türkiye adına verdiği sözler nedeni ile alev alev yanıyordu.

Ankara’ya akın akın yabancı diplomat geliyordu.

İşte o sıcak günlerden birinde, AB Dönem Başkanı Hollanda Dışişleri Bakanı Bernard Bot ile Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül bir araya geldiler.

Aralarında hayli elektrikli bir görüşme geçti.

Sebep yine Başbakan Erdoğan’ın, kapalı kapılar ardında verdiği gizli sözlerdi.

Elektrikli geçen o görüşmeden de, çarpıcı birkaç diyalog:

(…)

GÜL: Sayın Bakan, AB’nin 17 Aralık öncesi çıkışları Türk kamuoyunu çok rahatsız etti. Hükümetimiz çok zor durumda kaldı.

BOT: Sayın Bakan, hem Hollanda Başbakanı, Hem Chirac, hem Schröder sayın Erdoğan’a 17 Aralık’ta bir müzakere tarihinin verilebilmesi için Türkiye’nin Rum yönetimini Kıbrıs’ın tek temsilcisi olarak tanıması gerektiği, Kürtlere otonomi verilmesinin yasal güvence altına alınması, Fener Rum Patriği’nin Ekümenik olarak tanınması, Türkiye’nin önce batısının, yani İstanbul’un, Ege’nin ve Akdeniz’in bir kısmının, sonra da Orta Anadolu’nun AB’ye alınmasını, kademeli bir geçişi kabul etmesini, Kürdistan’ın da Türkiye’nin Federal yapısının bir parçası ama AB’nin dışında olmasını, Balat’ın, Kasımpaşa’nın, Beyoğlu ilçesinin ve Şişli ilçesinin bazı bölgelerini içine alan coğrafyada egemen bir Fener Rum Devleti’nin kurulmasını kabul etmesi gerektiği kendilerine anlatılmış. Sayın Erdoğan da müzakere sürecinde bu konuların realize edileceğini deklare etmiş. Yani sayın Erdoğan’ın kabul ettiği hususları şimdi yüksek sesle konuşuyoruz.

GÜL: İyi de sayın Bakan şimdi bunlar Türkiye’den istenirse kamuoyu hükümete cephe alır.

BOT: O zaman sayın Erdoğan AB ülkelerinin önde gelenlerine bu sözleri vermeyecekti. Bu şartlarda 17 Aralık’ta Türkiye’ye müzakere tarihi verilemez. 2005’in Aralık ayına kadar beklemeniz gerekir.

GÜL: Sayın Bakan gizli görüşmeleri bu şekilde açık taleplere dönüştürürseniz AB sürecine nokta koyma aşamasına geliriz. Sayın Başbakan’ın bu teminatları devlet adına vermesi zaten imkansız. Sayın Başbakan, söylediğiniz garantileri ancak partisinin hedefleri ve kararları olarak verebilir ki, bu bile AK Partinin bölünmesi anlamına gelir. Biz bunları partinin yetkili organlarında tartışmadık bile.

BOT: Bu sizin sorununuz. Sayın Erdoğan AB’ye açık çek verdiğini, her şeyi müzakere edebileceklerini, devletin tüm organlarının hükümete yetki verdiğini, Türkiye Cumhuriyeti adına tek yetkili olarak müzakere ettiğini hem Chirac’a hem de Schröder’e ifade etmişler.

GÜL: Sayın Bakan, Türk Anayasal Sistemi’nde iktidar, kurumlar arasında dağıtılmıştır. Türkiye’de de aynen Hollanda da olduğu gibi demokrasi vardır. Dolayısı ile sayın Erdoğan tek ve tam yetkili olarak atanamaz.

BOT: Biz AB olarak sayın Erdoğan’ın Alman ve Fransız liderlere verdiği sözler üzerinden müzakereyi takip ederiz.

GÜL: Ama AB de Kıbrıs’la ilgili hiçbir sözü tutmadı.

BOT: Türkiye’nin Kıbrıs’ı işgaline prim veremeyiz.

GÜL: Türkiye bu şartlar altında AB sürecini terk eder. Sayın Erdoğan dahi bu süreci devam ettiremez.

BOT: AB için Türkiye vazgeçilmez değil. Karar size ait. AB olarak biz de müzakereleri askıya alabiliriz.

GÜL: Türkiye AB’yi vazgeçilmez olarak görmüyor zaten. Biz bu bölgede yeni atmosfer oluştururuz.

BOT: O zaman Türkiye’ye iyi çalışmalar dileriz.

TÜRK HALKINI KANDIRMAK

Ki…

“17 Aralık” tarihi öncesinde, AB’li bürokratlarla yapılan başka görüşmeler de var.

AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Günter Verheugen ile Başbakan Erdoğan arasında geçen görüşme de böyle bir görüşme.

Türkiye’nin, AKP iktidarı süresinde, nasıl yönetildiğine örnek teşkil etmesi açısından, tarihe not düşmek adına, bu kritik diyalogları aynen aktarıyorum:

ERDOĞAN: Selamlar…

VERHEUGEN: Selamlar, hoşgeldiniz sayın Başbakan.

ERDOĞAN Selamlar, teşekkür ederim sayın Verheugen.

VERHEUGEN: Kurye ile ilettiğiniz mesajları aldım. İşbirliğinden memnun kaldığınızı tahmin ediyorum.

ERDOĞAN: Kesinlikle. Teşekkür ediyorum. Bizi iç kamuoyunda rahatlattınız. Operasyonumuzu kusursuz yaptık. Ayrıca ekonomik anlamda da rahatladık. Zannediyorum siz de sonuçtan memnunsunuz.

VERHEUGEN: Ben ve background çok mutluyuz.

ERDOĞAN: Mükemmel bir senaryo idi. Arka planı bilinse her iki taraf da vaziyeti toparlayamazdı.

VERHEUGEN: AB’nin buradan gönderdiği mesajları ve sizin çıkışınızı nasıl da siyasal taktikteki başarı olarak yansıttılar. Ekibinizi kutluyorum. Herkesi hipnotize ettiniz.

ERDOĞAN: Aslında bir ara çok korktuk. Medya kontrolden çıkabilecek kadar uçlara gitmişti.

VERHEUGEN: AB taraftarı gibi görünen bir hayli entelektüel var. Son yapay krizde gerçek renkleri belli oldu. Sizin için tehlikeli bir siyasal zemin var. Entelektüelleriniz daha çok ABD yanlısı. Medya da görünürde destek veriyor. AB’ye yönelik çıkışınız kamuoyu, medya, devlet ve uluslararası destek açısından dehşet dengesinde olduğunuzu ortaya koydu demiştim. Bu arka plan 17 Aralık’ta işinizi çok zorlaştıracaktır.

ERDOĞAN: AB sürecini tam anlamıyla kontrol altında tuttuğumuzu söylemek mümkün değil. Sanıyorum sizin için de aynı husus geçerli.

VERHEUGEN: Hımm…

ERDOĞAN: Kamuoyu, özellikle halk AB’den tarih alacağımızdan emin görünüyor. Fakat biz hükümet olarak tersi bir durumun olabileceğini fazla vurgulayamıyoruz. İlerleme raporu olumlu ya da olumluya yakın çıksa elimiz güçlenecek. Benim size gönderdiğim kurye raporun olumsuz çıkacağında ısrarlı.

VERHEUGEN: Benim de kontrol edemediğim süreçler ve odaklar söz konusu. Benim pozisyonumu da bilmeniz lazım. Sonuçta ben burada söyleneni yapıyorum. Ancak ne siz ne ben çok açık sözlü olabilme şansına sahibiz. Limitler sınırlı. Ben ‘çok açık evet’ ve ‘çok açık hayır’ anlamına gelmeyecek diplomatik bir dil kullanmakla görevlendirildim.

ERDOĞAN: Peki ‘zina krizi’ ile bizim bu süreci yöneten organizasyonlara hazine borçlanması üzerinden aktardığımız kaynaklar ‘evet’ ibaresinin ağırlığını artıracak kadar tatmin edici olmadı mı?

VERHEUGEN: Sayın Başbakan, bu tür kaynaklarla sınırlı sayıda odağı kısa süreli susturabilirsiniz. İlerleme raporundan sonra daha derin krizler yaratılabilirse o zaman elde edilecek kaynaklarla çok fazla odağı etkileyebiliriz. Bu durumda Türkiye için daha pozitif bir resim oluşur.

ERDOĞAN: Sayın Verheugen, bu süreçleri kontrol edemezsek kaynak yaratalım derken sayın Yılmaz gibi kendimizi Meclis dışında bulabiliriz. AB’ye alınmanın ne kadar güç olduğunu hatta imkansız olduğunu sık sık vurguladınız. İmkansız bir amaç için yapacağımız zorlamalar sizi etkilemez ama ben de sayın Yılmaz gibi Yüce Divan’a kadar gidebilirim.

VERHEUGEN: Bu süreci ülkeniz açısından değil de kendiniz ve siyaset dışı ekibiniz açısından değerlendirmenizi tavsiye ederim. Böyle yaparsanız ülkeniz zarar görebilir ama sizler çok kazançlı çıkarsınız. Muhtemelen ABD son anda AB sürecini askıya alacak perde arkası ajitasyonlar yapabilir. Kaldı ki bunu ABD yapmasa bile AB’nin içinden Türkiye’yi istemeyen unsurlar bir anda süreci iptal edebilirler.

ERDOĞAN: Sayın Verheugen, bizim zamana ihtiyacımız var. Ben bunu Schröder’e söyledim. Yine söyleyeceğim. Almanya ve Fransa bize ‘evet’ deseler bile birliğin içindeki dengeler, demografik ve politik projeksiyonların önümüzdeki en büyük engel olduğunu siz söylemiştiniz. Şimdi halka karşı bir söylem mühendisliği yani yeni bir AB süreci dili oluşturmamız gerekecek. Bize bu konuda yardımcı olur musunuz?

VERHEUGEN: Kıbrıs’ta olduğu gibi bir yöntemden bahsediyorsanız bunun için bizimle değil, Ankara’daki gizli danışmanımızla görüşmeniz gerek. Kıbrıs’ta her şeyi 1974 yılındaki başlangıç noktasına döndürdünüz. Ve kamuoyu bunu anlamadı. Kıbrıs’ta hiçbir ilerleme kaydetmediğinizi yarın ifşa edenler çıkabilir.

ERDOĞAN: Sayın Verheugen, bu ifşanın zararlarını çift taraflı çekeriz. Ben ‘zina’ krizinde olduğu gibi karşılıklı işbirliğinin devamını istiyorum. AB süreci çıkmaza girse bile sürecin devam ettiğini uluslararası kamuoyuna inandırabilirsek biz kendimizi kurtarmış oluruz.

VERHEUGEN: Sayın Başbakan, bu konuyu sizin gizli danışmanınız (Alon Liel) ve onun perde arkası (A Takımı) ile konuşsak daha iyi olur. Bu sürecin yönetiminde anlaşırsak AB hususunda da başa dönüşü bir kazanım olarak kamuoyunuza ve uluslararası çevrelere deklare edebilirsiniz. Ama dediğim gibi perde arkanızla konuşmak daha rasyonel olacak.

ERDOĞAN: O halde şimdi medyanın karşısına krizi aştığımızı TCK’da gerekli düzenlemeleri yapıp kanunu TBMM’den geçirebileceğimizi açıklayabiliriz değil mi?

VERHEUGEN: Sizin gizli danışmanınızla mutabık kalalım önce. Siz bir arayıp görüşmeyle ilgili bilgi verirseniz biz basın toplantısını yaparız.

ERDOĞAN: Sizinle bu konuda işbirliğimiz devam edecek. Şimdi ben Türkiye’de ayağa kalkan çevreleri yatıştırmak zorundayım. Çünkü onlar zina krizinin yapay olduğunu bilmiyorlar. Siz, gizli danışmanımla özel olarak bir araya gelirsiniz.

VERHEUGEN: Onunla değil. Onun organizasyonu (A Takımı) ile.

ERDOĞAN: Tamam Sayın Verheugen, bu görüşme gerçekleşecek. Biz basın toplantısı yapıp krizin sona erdiğini açıklayalım.

VERHEUGEN: Türkiye’yi anlamak gerçekten zor. Sizlerin diplomasinizi senaryolara yönelik çalıştırmanız enteresan.

ERDOĞAN: Anlıyorum.

VERHEUGEN: Basın toplantısına geçebiliriz.

(…)

Ve…

Son olarak…

Söz verip tutmamayı bir yaşam biçimi haline getiren Başbakan Erdoğan’ı hem içte hem de dışta zor günler bekliyor.

Anadolu’da “Ak günler” özleminin yerini “Ak’çeli günler” alalı çok oldu!

2006’nın ilk çeyreğinde Kara Kuvvetleri, büyük bir değişimin altına imza attı!

Yeni bröveye, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın siluetini yerleştirdi.

Türkiye’de bir dönem kapanıyor!

Yeni, yepyeni bir dönem başlıyor.

Gazi, Başkent Ankara’ya yeniden çıkartma yapıyor!

Erdoğan’ın “Başvekil” olmak için Batılı devlet adamlarına verdiği ölçüsüz sözler ve içine düştüğü Ak’çeli ilişkiler ağı başını iyice belaya sokmuş durumda!

“Pazarlamacı siyaset” de, “tüccar politikacılık” anlayışı da, Başkent Ankara ve Batılı Başkent’lerde son günlerini yaşıyor!

Görünen o ki, Kasımpaşalı Tayyip’in “Başbakanlık serüveni” Yüce Divan’da son bulacak!

Sevgiler

Hayrullah Mahmud

25 Ocak 2006

 

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

Sevgiler

9 Haziran 2010

Hayrullah Mahmud Özgür

Yorum Yap

Lütfen yorumunuzu girin!
İsminizi Buraya Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Sosyal Medyada Bizi Takip Edin

502,459BeğenenlerBeğen
88,573TakipçilerTakip Et
3,552TakipçilerTakip Et
7,662TakipçilerTakip Et
59,000AboneAbone Ol

Kaçırmayın