
Koronavirüs Türkiye’de ömür uzatıyor – Yılmaz Özdil yazdı.
Yılmaz Özdil’in “Koronavirüs Türkiye’de ömür uzatıyor” başlıklı 25 Nisan 2020 tarihli köşe yazısını okumak yerine dinlemek istiyorsanız sizin için özel hazırladığımız sesli makale okuyamıyorum dinliyorum videomuz.
Yılmaz Özdil köşe yazılarını yayınlandığı anda ilk siz dinlemek istiyorsanız buraya tıklayarak Alaturka Youtube kanalımıza abone olun.
Koronavirüs Türkiye’de ömür uzatıyor – Yılmaz Özdil
Yaşar’ın kendinden önce dünyaya gelen dört kardeşi ölmüştür.
Bari bu yaşasın diye, Yaşar adı verilir.
İlkokula kaydını yaptırabilmek için nüfus kağıdı çıkarmak isterler, ama kütüğe göre, Çanakkale Savaşı’nda şehit düştü görünmektedir.
“Sen yaşamıyorsun” deyip, nüfus kağıdı vermezler.
Gel zaman git zaman, delikanlı olur, asker kaçağı olarak askere alınır.
Bütün devreleri terhis olur, nüfus kağıdı olmadığı için Yaşar bir türlü terhis olamaz, güç bela kurtulur.
Evine döner, babası ölmüştür, nüfus kağıdı olmadığı için mirası alamaz ama, babasının bütün borçlarını ödemek zorunda kalır.
İstanbul’a taşınır, arkadaşıyla ortak manav açar, dolandırılır, nüfus kağıdı olmadığı için mahkemede hakkını arayamaz.
Oğlu olur, oğluna nüfus kağıdı çıkaramaz, çünkü oğlunun babası zaten ölüdür.
Devletin işine geliyorsa, yaşıyordur, devletin işine gelmiyorsa, yaşamıyordur.
★
Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz bu.
Aziz Nesin’in efsane romanı.
★
Ve önceki gün, sağlık bakanımızı dinlerken, aklıma ister istemez Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz geldi.
★
Çünkü…
Sağlık bakanımıza sordular…
“İstanbul’da geçen yıl mart-nisan ayında vefat edenlerin sayısıyla bu yıl mart-nisan ayında vefat edenlerin sayısını kıyaslayınca, arada uçurum var, bu yıl sırf İstanbul’da iki binden fazla vefat görünüyor, acaba koronavirüsten hayatını kaybedenlerin sayısı saklanıyor mu?”
★
Sağlık bakanımız cevap verdi…
“2019 yılındaki toplam ölüm sayısını baz aldığımızda Türkiye genelinde bu yıl 1 Ocak-20 Nisan arasında beklenen ortalama ölüm sayısı 156 bin 684 olmalıydı, gerçekleşen ölüm sayısı 153 bin 766 oldu. Hani nerede artış?”
★
Yani…
Ölüm sayısının bırakın artmasını filan, koronavirüs salgını başladığından beri Türkiye’de ölüm sayısının bile azaldığını izah etti!
★
(Dünya Sağlık Örgütü’nün koronavirüs semptomlarına bu bilgiyi mutlaka eklemesi lazım… Türkiye’de ömür uzatıyor!)
★
Yıllar geçiyor, bu memlekette bazı şeyler hiç değişmiyor.
Hükümet isterse, yaşarken ölüsün, hükümet isterse, ölüyken dirisin.
★
Dolayısıyla, şu karantina günlerinde hayatta olup olmadığınızı test etmek istiyorsanız, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’ı okumanızı öneririm.
★
“Zübük” var bi de…
Onu daha çok öneririm!

“Ben ilk defa Türkçe öğretmenim sayesinde tanıştım kum saati ile… Sınıfa girdiğimde süre tutmak için kullanıldığını anlattı. Kompozisyon derslerinde kullanıyordu. Yıllar geçtikçe çeşitli ebatlarda, renklerde modellerini gördüm.
Bir yazıda okudum, “Ben kum saati değilim” diyordu.
İlk okuduğumda anlamadım ve önemsemedim. En nihayetinde tek işlevi süre tutmak olan, döndürülmedikçe çalışmayan bir şeyden bahsediyoruz.
Sonra aklıma takıldı.
Düşündükçe ne kadar haklı olduğunu anladım.
Günümüzde de kum saati görevi gören çok fazla kişi mevcuttu.
Tek görevleri vardı. Çeviren eller sayesinde hayatları boyunca dönüp duruyorlardı.
Örnekleri çoktu.
Kendimden örnekler vereyim mesela.
2007 yılında “Tehlikenin Farkında Mısınız” diyerek “Bizkaçkişiyiz Platformu”nun kurucularından ve yöneticilerinden biri oldum. Oğlum 3 yaşındaydı.
Cumhuriyet mitinglerini yaptık.
Kum saatleri “azgın topluluk” dedi.
“Hukuka saygı, teröre lanet, şehitlere saygı” mitingleri yaptık.
Kum saatleri “vesayet odakları” dedi.
FETÖ kumpas davası Ergenekon başladı. Komutanlar, gazeteciler, aydınlar tek tek geceyarısı gözaltına alınıp tutuklanıyordu.
Kum saatleri “Türkiye bağırsaklarını temizliyor” dedi.
Susmadık, sokak sokak anlattık. 2008 Temmuz’da Kadıköy’de “Hukuka saygı, hukuka dokunma” mitingi yaptık. Mitingin tertip komite başkanı ve konuşmacısıydım.
O konuşmamda, “bu operasyonlar Fethullahçı çetenin işi, biz biliyoruz, şerefli komutanlarımızın, aydınlarımızın, gazetecilerimizin sonuna kadar yanındayız, Silivri’ye selam olsun” dedim.
İki ay sonra kapıma 16 polis geldi.
Kum saatleri çalıştı.
“Ergenekon’un Ağırel’i” diye yazdılar.
Bir başkası “Ataevlerine Ağırelkondu” dedi.
O davadan beraat ettiğimde oğlum 15 yaşındaydı.
Yılmadık…
Neler geçti başımızdan neler…
O dönem “hocalarını” dinlerken gözyaşlarını yemeğine akıtanlar, çeşitli methiyeler dizip dua edenler, 15 Temmuz FETÖ’cü darbe girişiminden sonra bizleri anladılar.
Sonra akar vaziyette ters çevrildiler ve tekrar akmaya devam ettiler.
Dua edip, methiyeler düzdükleri hocalarının terör örgütü elebaşı olduklarını anladılar, beddua yarışına girdiler.
Bizler duyduğumuz sorumluluk gereği gördüklerimizi yazmaya, anlatmaya devam ettik.
FETÖ’nün nasıl var olduğunu, mücadeledeki aksaklıkları, hataları, yolsuzlukları, yağmaları yazmaya devam ettik.
Barışlar METASTAZ’ı, ben SARMAL’ı yazdım.
Kum saatleri çalışmaya başladı.
İsimlerimizi hedefe koydular.
Sadece bir bahane lazımdı.
Bulundu…
Daha mahkemeye çıkarılmadan kum saatleri “tutuklandı” diye yazdılar.
Hatta bir tanesi “elbet bu yazdıklarının hesabını birileri soracaktı” diye asıl nedeni itiraf etti.
Tutuklandık.
Kara kızım şimdi 8 yaşında.
Bugün de tutukluluğumuzun 43’üncü günü.
Ne kadar sürecek bilmiyoruz.
Çıkmayalım diye 100 yıllık Gazi Meclis’ten adımıza özel kanun çıkarıldı.
Ama devam edeceğiz…
Uyarmaya, üstünlerin hukukunu değil, hukukun üstünlüğünü savunmaya, yoksulluğun kader değil, yağmacıların çoğalmasının sonucu olduğunu anlatmaya devam edeceğiz.
İnanıyoruz…
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimlerinin ışığını taşıyan hukuk adamlarının, Cumhuriyet savcılarının, yargıçların var olduğuna ve adaletin tüm baskılara rağmen tecelli edeceğine inanıyoruz.
Kimseden bir imtiyaz beklemiyoruz ve istemiyoruz.
Barışların da benim de alnımız ak, başımız dik, veremeyeceğimiz bir hesabımız yok.
Bizler sadece Adalet istiyoruz. Yargılanmak, adilce yargılanmak istiyoruz.
Neden yazılmadığını bir türlü anlamadığımız iddianamenin bir an evvel yazılmasını ve yargılanmamızın yapılmasını istiyoruz.
Bu süreçte yaşadıklarımızı ve nedenlerini öğrenmek, anlamak için, avukatlarım Celal Ülgen ve Ruşen Gültekin’in adeta hukuk dersi niteliği taşıyan ve tüm belgelerin yer aldığı, mahkemeye sunulan itiraz dilekçesini lütfen okuyun.
İlk gün yanımda olan avukat Onur’un, Gizay’ın, Aylin ablanın itirazlarına bakın.
Sonra bugün hedef gösterilen, linç edilmeye çalışılan Uğur Dündar, Fatih Portakal, İsmail Küçükkaya, Ayşenur Arslan’ın neden linç edildiğini canlı örnekleriyle anlayacaksınız.
Bizler gücünü kendini döndüren ellerden değil, sadece ama sadece halktan alan gazetecileriz.
Bu süreç de elbet bitecek ama kum saatleri ve onları çevirenler her daim var olmaya devam edecek.
Bizleri unutmayın.
Esaretten özgürce selamlarımla…
Murat Ağırel”
★
Evet… Satmadığı kalemini sadece halkın bilgi alma özgürlüğü için kullanan namuslu gazeteci Murat Ağırel’in siz değerli okurlara iletilmek üzere bana gönderdiği mektup bu.
★
Ne bu olan biten kötülükleri unutun, ne de hepimiz adına orada yatan Muratları…

23 Nisan 1920.
TBMM açıldı.
23 Nisan 1921.
Milli bayram kanunu çıkarıldı.
★
23 Nisan günü, Hakimiyeti Milliye Bayramı oldu.
★
Henüz çocuk bayramı değildi.
Ama sadece bir ay sonra, Himaye-i Etfal Cemiyeti kuruldu.
Çünkü…
Milli mücadelede babasını kaybeden sayısız şehit çocuğu vardı.
Bu kutsal emanetlere sahip çıkabilmek için bizzat Mustafa Kemal’in himayesinde, Himaye-i Etfal Cemiyeti kuruldu.
★
23 Nisan 1923’te… TBMM’de yapılan Hakimiyeti Milli Bayramı törenlerinde, Mustafa Kemal’in talimatıyla, Himaye-i Etfal Cemiyeti Başkanı’na protokolde yer verildi.
★
(Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin kurucu başkanı, Fuad Umay’dı, hekimdi, milli mücadele kahramanıydı, istiklal madalyası vardı, Bolu ve Kırklareli milletvekiliydi, Kurtuluş Savaşı sırasında sağlık bakanlığı yaptı, Umay soyadı kendisine bizzat Atatürk tarafından verilmişti, Türk mitolojisinde çocukların koruyucu ruhu, Umay’dı.)
★
Bir sene sonra, 23 Nisan 1924 törenlerinde, Himaye-i Etfal Cemiyeti’ni Mustafa Kemal’in eşi Latife hanım temsil etti.
★
23 Nisanlar, cemiyetin tanıtımı için fırsat olarak değerlendiriliyordu.
Mesela… Gelir elde etmek için rozet satılıyordu, 23 Nisan törenlerine katılan herkes bu rozetleri takıyordu. Gazeteler teşvik edici yayınlar yapıyordu, her rozet, bir şehit çocuğuna destek manasına geliyordu.
★
23 Nisanlar, Himaye-i Etfal’le özdeşleşmişti.
23 Nisan denilince şehit çocukları, şehit çocukları denilince 23 Nisan akla geliyordu.
★
23 Nisan 1926…
Milliyet gazetesi “Çocuk Bayramı” manşeti attı.
Milat’tı.
Bu manşetin alt başlığında “bugün istiklal günü, vatanın kimsesiz çocuklarına yardım edelim” deniliyordu.
Bağış patlaması oldu.
Himaye-i Etfal Cemiyeti, çeşitli yerlere yardım kutuları koydu, para atmak için kuyruk oluştu.
Ankara’nın lokantacı, kahveci, otomobilci esnafı 23 Nisan hasılatlarını Himaye-i Etfal’e verdi.
★
23 Nisan 1927…
Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin yayınladığı bildiri gazetelerin manşetlerindeydi: “Büyük Gazimiz, çocuklarımızın 23 Nisan bayramını daha sevinçli geçirmelerine vesile olacak büyük bir jestte bulunmuşlardır. Mustafa Kemal Paşa, otomobillerinden birini, törenlerde çocuklara tahsis etmiş, Cumhurbaşkanlığı bandosunun çocuk bayramı için görev yapmasını sağlamıştır. Çocuklarımız ne kadar övünse ve sevinse yeridir.”
★
Himaye-i Etfal aynı zamanda şu çağrıyı yapıyordu: “Yaşınızı, memuriyetinizi, işinizi bir tarafa bırakarak, bugün çocuklarınızı şevk ve muhabetle eğlendiriniz, çocuk şenliklerine katılınız. Bu saadetli günü yavrunuzu bağrınıza basarak bahtiyarlıkla geçirirken, sizin müşfik yardımlarınızı bekleyen, memleketin anasız, babasız yavrularını unutmayınız.”
★
Mustafa Kemal o sene Himaye-i Eftal balosuna katıldı.
Ankara Evkaf Oteli’ndeki baloda, 10 bin lira yardım toplandı.
★
23 Nisan 1928’de, artık tamamen “Hakimiyeti Milliye ve Çocuk Bayramı” adıyla kutlanıyordu.
★
23 Nisan 1929, sadece bir günlük bayramla bırakılmadı, Mustafa Kemal’in talimatıyla yedi güne çıkarıldı, “çocuk haftası” ilan edildi.
Etkinlikler çığ gibi büyümüş, tüm yurda yayılmıştı. Himaye-i Etfal’in bu organizasyonu tek başına yapabilmesi artık mümkün değildi.
Balolar, konferanslar, anne eğitimleri, müsamereler, yarışmalar, şenlikler içeren kapsamlı kutlamaların organizasyonu, dönemin en büyük sivil toplum kuruluşu Türk Ocakları’na verildi.
★
Çocuk Haftası’nın ilk sürprizi şuydu…
Türk Ocakları’nın yönetimi 23 Nisan’da çocuklara bırakılacaktı.
Bugünkü koltuk geleneği böyle icat edildi.
★
Himaye-i Etfal Cemiyeti, sadece üç kuruşluk rozet satarak başladığı macerada… Yedi sene gibi çok kısa sürede 300 binden fazla şehit çocuğuna ulaşmayı başarmıştı.
1929 itibariyle, 300 binden fazla yetime düzenli olarak kitap, elbise, çamaşır, oyuncak, süt, yemek ve şeker dağıtır hale gelmişti.
★
Himaye-i Etfal Cemiyeti sayesinde herkes gücü ölçüsünde amca, teyze, dayı, hala olmuş, şehit çocuklarının elinden tutmuştu.
Mustafa Kemal vizyonuyla “dünyanın en büyük ailesi” kurulmuştu.
★
Yani?
Yanisi şu…
★
23 Nisan sadece Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı değildir.
Aynı zamanda ve özellikle, şehit çocuklarına sahip çıkma günüdür.
★
23 Nisan Çocuk Bayramı’nın varlık sebebi, bizatihi şehit çocuklarıdır.
★
23 Nisanlar, kendi çocuğumuzu şefkatle bağrımıza basarken, şehit çocuklarını sakın unutmayalım günüdür.
23 Nisanlar, bizim çocuklarımızın saçının teline zarar gelmesin diye, kendi canını hiçe sayan kahramanları unutmayalım günüdür.
★
Sadece Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı değildir.
23 Nisanlar, bu milletin şehitlerine ve çocuklarına borcudur.
Yılmaz Özdil köşe yazılarını yayınlandığı anda ilk siz dinlemek istiyorsanız buraya tıklayarak Alaturka Youtube kanalımıza abone olun.
