İRAN RİCASI II / “TERÖR KARTI” ÜZERİNDEN TÜRKİYE’YE VERİLMEK İSTENEN MESAJ NE YA DA SOÇİ’DE SOBELENMEK VEYAHUT PKK İÇİN “GENEL AF” İSTEYEN BARZANİ’YE SULTAN ALPASLAN’DAN MESAJ VAR?!
İran ricası?!
“TERÖR KARTI” ÜZERİNDEN TÜRKİYE’YE VERİLMEK İSTENEN MESAJ YA DA BAŞBAKAN ERDOĞAN’IN GÖMLEK TERCİHİ?!
Terör kartı?!
Başbakan Erdoğan artan terör olayları yüzünden siyasi yaşamının en sıkıntılı günlerini yaşıyor.
Tüm gözden düşen eski Başbakan’lar gibi, başını benzer “gündem başlıkları”na çarpa çarpa hızla “iktidar”sızlaşıyor!
Gün geliyor Kürtçü oluyor!
Gün geliyor AB’ci oluyor!
Gün geliyor Ermenici oluyor!
Gün geliyor Kıbrıs’ı verelim kurtulalım diyor!
Gün geliyor her şeyi özelleştirelim diyor!
Ve benzeri cümleler kuruyor!
Elinden geldiğince iktidarını kurtarmaya çalışıyor.
Oysa…
Artık “global siyaset”ten anlayan herkes biliyor ki, burasını lütfen Cüneyd Zapsu dikkatle okusun, terör örgütleri arkalarında bir devlet ya da istihbarat servisi olmadan yaşayamazlar!
Yani gerçekte “terör örgütü” diye bir şey yoktur!
Amaçlarına ulaşmak için “terör”ü araç olarak kullanan “devlet”ler vardır!
“Terörist” diye tanımlanan kişiler ise ya “işsiz güçsüz” olduğu için bu işe kandırılıp bulaştırılmışlardır ya da “maceraperest ruhlu kişiler” serüven peşinde koşarken, kendini bir anda istihbarat kökenli herhangi bir terör örgütünün kucağında buluvermiştir.
Yani burada yapılması gereken doğru tanımlama şu olacaktır:
“Bugün Türkiye’de, örgütlerin teröründen ziyade, bu örgütleri ‘taşeron’ olarak kullanan ‘devletlerin terörü’nden bahsedilebilir!”
Böylesi bir tanımlama, daha “realist” bir yaklaşım olacaktır.
Hadisenin özü budur!
TERÖR REALİTESİ
Unutulmamalıdır ki, her terör saldırısı içinde gizli ya da açık bir “mesaj” ya da “mesajlar demeti” ile kamuoyunun gündemine gelir. Önemli olan Şemdinli’de, “PKK” üzerinde yeniden “hortlatılan terör saldırıları”nın “arka planı”nda hangi isteklerin yattığıdır.
Burada verilmek istenen mesaj önemlidir!
Bu mesajı gönderen adres ya da adresler önemlidir!
Bu adreslere Türkiye’nin ne cevap vereceği önemlidir.
Şimdi bu tespitlerin ışığında son terör hadisesini değerlendirelim.
Başbakan Erdoğan “her ne pahasına olursa olsun AB” dediğine göre, önümüzdeki günlerde Ankara’nın önüne yeni bir “Taviz Listesi” konulacak, demektir.
Türkiye “ulus devleti” ortadan kaldıran “yeni dayatmalar” ile karşı karşıya bırakılmak istenecektir.
PKK’ya hamilik yapan ülkelerin listesine göz atacak olursak, “terör kartı” üzerinden kim ya da kimlerin Türkiye’ye mesaj göndermek istediği hakkında fikir sahibi olabiliriz.
Nitekim…
Başbakan Erdoğan’ın Danimarka ziyareti sırasında ortaya çıkan “eskinin yenisi” bir hakikat var:
O da “Yeni Kopenhag Kriterleri” arasında artık Türkiye’ye terör yapan örgütlere hamilik yapmak da var!
(Danimarka madem yaptığı densizliği ifade özgürlüğünün sınırları içinde açıklıyor. O zaman benzer bir hamiliği sıkıyorsa Ladin’in El Kaide’si parantezinde ABD’ye yapsın da görelim!)
Bu bakımdan Erdoğan’ın bir an önce “yumurta-tavuk” sorunsalından kendini kurtarması gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı olduğunu hatırlayıp, gerçeklerle yüzleşmesi şart!
Aksi halde rüyalarda bile mümkün olmayan bir hayal uğruna Türkiye parçalanacak!
AB, “terör kartı”nı kullanarak Atatürk Türkiyesi’ni dilim dilim bölecek!
Bu bir “paronaya” değil, “hakikat”in ta kendisi!
Ki…
Artık Türkiye üzerine oynanan tüm oyunlar açık oynanıyor.
İşin gizlisi saklısı kalmadı.
Her şey “şeffaf” bir şekilde, kamuoyunun gözleri önünde cereyan ediyor.
TBMM’den çıkartılan ve “ulus devleti” ortadan kaldıran yasaların varlığını da düşünecek olursanız, PKK’nın arkasındaki güçlerin Türkiye’den ne istediği net olarak ortaya çıkacaktır.
Diplomasi koridorlarında adına “üç artı bir” denilen “İsrail, ABD, İngiltere” ve “Fransa”nın başını çektiği Bush Kliği, Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu’sunda işlerine yarayacak yeni bir “uydu devlet”in kurulmasını istiyor.
Asırlardır varolan onurlu bir milletin “son kurduğu devlet”in ipi, içimize iliştirdikleri bazı yöneticilerin eli ile “yavuz hırsız misali” herkesin gözü önünde çektirilmek isteniyor.
Artık Türkiye bir yol ayrımındadır.
Herkes tercihini “Tamam mı, devam mı” diye yapmak zorunda!
Erdoğan da adını tarihe “hain” olarak geçirmek istemiyorsa, safını Hak’tan, bu halktan yana yapmak zorunda!
Ve…
Son olarak…
Şu hakikat hiç akıldan çıkarılmamalıdır.
Değil PKK, tüm tankları, topları, tüfekleri ile dünya üstümüze gelse de bazı “şey”ler verilmez!
Verilemez!
Eğer ortada bir devlet kültürü varsa “teklif” dahi edilemez!
Eğer şu anda Türkiye’ye bazı “ahlaksız teklif”ler yapılabiliyorsa, kabahati yapanda değil, bu tekliflerin yapılmasına izin veren bazı devlet yöneticilerinin çapında aramak gerekir.
Şöyle ki:
AB’de serbest dolaşım var ama hiçbir ülke sınırlarını tümden kaldırmayı kabul etmiyor.
Sadece gümrük kapılarından geçiş kolaylığına izin veriyorlar, hepsi bu kadar!
AB üyesi olduğu halde Almanya, Doğu Almanya’yı “cash” para sayarak satın almadı mı?!
Madem “AB projesi” bu kadar sağlam temellere dayanıyor neden tüm sınırlar kalkmıyor ya da kaldırılmıyor!
Tüm bu gerçekler ortadayken “Erdoğan Hükümeti” ne yapıyor?!
Dünyaya KKTC’yi de, TC’yi de, taşınabilir ve taşınmaz tüm malvarlığı ile birlikte olmayacak “AB hülyası” adına gözden çıkarmaya hazır bir Ankara resmi veriyor!
Peki bu satışı yapmak için Türk halkından herhangi bir izin almışlar mı?!
Hayır!
Bu bakımdan Erdoğan’ın bir an önce içine düştüğü “gaflet uykusu”ndan uyanıp gerçeklerle yüzleşmesi gerekiyor.
AB ve ABD’nin “terör kartı” üzerinden Türkiye’den ne istediği çok açık!
Önemli olan bizim PKK’nın arkasındaki güçlere vereceğimiz cevap!
Ortaya koyacağımız kararlılık!
Uyarıyorum:
Bundan sonra Erdoğan’ın “Başbakan” olarak atacağı tüm adımlar, önümüzdeki günlerde giyeceği gömleğin modelini belirleyecek!
“Hangi gömlek”i giymek istediğineyse yine kendi karar verecek.
AB müktesebatı bu tür tercihleri her zaman “bireysel özgürlükler” kapsamında değerlendiriyor.
Bayramlık mı?!
İdamlık mı?!
Bundan sonra atacağı her adım Erdoğan’ın önümüzdeki günlerde üstüne giyeceği gömleğe biraz daha yaklaştıracak.
NOT: Aşağıda daha önce bu konuyla ilgili SABAH Online’da yazdığım birkaç yazıyı bulacaksınız. Dikkatinize sunuyorum.
——————
RAP… RAP… RAP…
————————
AB & PKK
Japonlar’ın, “İchi do aru Koto wa ni do mo!” diye bilinen bir sözleri vardır; “Bir defa yapan, bir daha yapar” anlamına gelen bir sözdür bu!
Bu anlamda Ankara’nın zirvelerine, PKK’yla ilgili ulaştıran bilgi notunda şu uyarılar yer alıyor:
“Şubat ayının ortalarına doğru, AB ülkeleri PKK ile ilgili yeni bir propaganda çalışması başlatacak. Son sürat siyasallaşma çabaları devam ediyor. Abdullah Öcalan’ı, dünya kamuoyu önünde Mandela yapma girişimleri var. Dikkat! Gerekli adımlar şimdiden atılmalı!”
Ki…
Dünkü Zaman Gazetesi’nde, Başbakan Bülent Ecevit’in, AB Komisyonu Başkanı Prodi’ye yazdığı mektupta, Türkiye’de faaliyet gösteren 10 örgütün, “ortak terör örgütleri listesi”ne alınmasını resmen istediği yazıyordu.
Listeye alınması talep edilen örgütler arasında PKK ve DHKP-C’nin yanı sıra “Radikal İslamcı” ve “Aşırı Sol” olarak nitelendirilen 8 örgütün daha adı sıralanıyor…
Bölücü Örgütler listesinde…
PKK (Kürdistan İşçi Partisi) ERNK ( Kürdistan Ulusal Özgürlük Cephesi)
Radikal İslamcı Örgütler listesinde…
İBDAĞC
Türk Hizbullahı
Anadolu Federal İslam Devleti (İFAD)
İslami Hareket Örgütü (İHO)
Selam (Tevhid) Grubu
Aşırı Sol Örgütler kategorisinde ise şu örgütlerin adı geçiyor:
DHKPĞC
TKP/ ML
TİKKO
Oysa…
AB, 27 Aralık’ta açıkladığı ortak listede, Türkiye’nin istediği hiçbir terör örgütüne yer vermemişti.
Başbakan Bülent Ecevit’in 22 Kasım tarihli mektubunda, AB’nin hazırladığı ortak terör listesinin içeriğinin, hayati önemde olduğu vurgulanıyor ve Türkiye aleyhine faaliyet gösteren terör örgütlerinin yıllardır “Avrupa’nın açık ve demokratik toplumları”nın hoşgörüsünü istismar ettiğine dikkat çekiliyor.
Mektupta, AB’nin hazırlamakta olduğu ortak listede bazı örgütler yasaklanıp malları dondurulurken, diğerlerine dokunulmamasının Avrupa’nın “inanılırlığını ve 11 Eylül saldırılarının ardından teröre karşı girişilen ortak mücadeleyi lekeleyeceği” belirtiliyor.
Ecevit, AB’nin talep edilen terör örgütlerine, listede yer vermemesi durumunda, Türk kamuoyunun incitileceğine, 11 Eylül sonrası terörle mücadelede, Türkiye’nin vereceği desteğin de oluşabilecek olumsuz havadan etkilenebileceği uyarısında bulunmuş.
NAZİK ÜSLUP
Nazik bir üslupla kaleme alınan bu mektup, önümüzdeki günlerde Türkiye’nin Avrupa’da ne denli zorlu bir süreçle karşı karşıya kalacağının ipuçlarını veriyor.
Çünkü, Ecevit’in özenli üslubuna rağmen Türkiye’nin karşı karşıya bırakıldığı tablo ortada…
Bu bakımdan Türkiye, yüzde yüz haklı olduğu bir davayı yine masada kaybetmemelidir…
AB’nin, “Ortak terör örgütü listesi”ne almakta tereddüt ettiği PKK’nın, Türkiye’ye maliyeti binlerce ölü ve milyarca dolar zarar olmuştur…
Sadece terörden kaynaklanan iş kaybının faturası, 500 milyar doları geçmektedir…
Türkiye’nin bugün yaşadığı, ekonomik kaosun en önemli sebeplerinden biri, Avrupa ülkelerinin PKK’ya verdiği destektir… Böyle bir gücün desteği olmasa, Bekaa vadisindeki bir çadırda, göbeğini kaşıya kaşıya ölüm talimatı veren bir adamın Türkiye’nin başına bela olması mümkün mü?
Ve…
Süleyman Demirel’in, Sabah’ta, 20 Mart 1994 günü, Fatih Çekirge’nin köşesinde yayınlanan sözlerinde, “Osmanlı İmparatorluğu’ndan 27 devlet çıktı. Bir tek Ermeni ve Kürt devletleri çıkmadı. Bunda sıkıntı yaşanıyor. Ama bugün Kürt devleti kurmak isteyenlerin, daha
önce devleti ya da vatanları vardı da ellerinden alınmış gibi bir havaya girmeleri yanlıştır” diyor.
Almanya, Fransa gibi AB’nin başını çeken ülkelerin bu gerçeği görmesi gerekiyor…
Onlar çomak sokana kadar, Türkiye’nin böyle bir sorunu yoktu…
Onlar çomak sokana kadar, Türkiye’de sağ-sol sorunu da yoktu…
Onlar çomak sokana kadar, Türkiye’de laik-antilaik sorunu da yoktu…
Onun için Japonlar’ın dediği gibi, “Bir defa yapan, bir daha yapar!”
Bu bakımdan, Türkiye’den, Kopenhag kriterlerini yerine getirmesini isteyen AB’nin, önce kendi “kanlı eller”ini yıkaması ve teröre destek vermekten vazgeçmesi gerekmez mi?
Merak ediyorum:
PKK, “Kopenhag kriterleri”nden hangisi yerine getirdi de, bugün AB sınırları içinde büro açıp, faaliyet gösterebiliyor…
AB’nin önce bu soruya cevap vermesi ve kanlı ellerini yıkaması gerekmez mi?
Ama, öncelikle bu soruya…
(29.01.2002)
——————
RAP… RAP… RAP…
————————
Kanlı eller?!
PKK’nın ardındaki, kan kokusu sinmiş, gizli ellerin tek tek deşifre olması bağlamında birkaç satır…
William Graham Sumner, “Folkways” adlı eserinde, “Statü, ırk, fiziki görünüş, cinsiyet, dil, ideoloji, tarih ve türlü tuhaf veya sapık davranışlar, gruplararası gerginliklere, düşmanlıklara, anlaşmazlıklara yol açabilir. Bu potansiyel düşmanlığı besleyen duyguya etnosantrizm denilir” der.
Sumner, “Etnosantrizm”i insanın kendi grubunu, her şeyin merkezi yapması ve bütün grupları kendi grubuna göre derecelendirmesi diye tarif eder.
Türkiye’de yaşanan sorun da “realite”nin ötesinde, benzer kamplaşmaların içine hapsolmuş, “Etnosantrik” bir hal almıştır. Karşılıklı olarak, potansiyel düşmanlığı besleyici, hamasi bir edebiyat ile yara dağlanmıştır. Labirentlerin hep kapalı olması ve çözümün bir türlü gelememesinin bir nedeni de bu sosyolojik olgunun dikkate alınmamasında yatıyor. Şimdiye kadar uygulanan çifte standartlar da çözümü geciktiriyor.
Son olarak gündeme gelen Kürtçe eğitim talebi de bunun bir uzantısı…
Nitekim…
Eski Yunan Dışişleri Bakanı Theodoros Pangalos da, Mega Tv’ye yaptığı açıklamada, PKK’nın başı Abdullah Öcalan’la ilgili şunları söylüyordu:
“Öcalan, Şam’dan ayrılınca üç seçeneği vardı. Biri, dağlarda yoldaşlarıyla birlikte ölene dek çarpışmak. Ama Öcalan şerefli bir gerilla ruhuna sahip değildi. İkincisi, İtalya’da kalabilirdi. Ama o iltica talebi görüşülürken Atina’ya kaçmayı yeğledi. Öcalan, üçüncü seçeneği kullandı; yani Kürt meselesinde ikinci cephe açmayı. Atina’ya giderse, Türkiye ile Yunanistan’ı savaş noktasına getireceğini biliyordu. Bunu istedi!”
Bu sözler, bir dönemin yaşanan kirli ilişkilerini su üstüne çıkarıyor.
Diplomasi koridorları, çeşitli Avrupa ülkelerinden arka arkaya gelen açıklamalarla çınlamaya başladı.
Herkes sırayla günah çıkarıyor!
Yunanistan’da, önce istihbaratın başı bir açıklama yaparak, “Bu işin arkasındaki asıl güç biz değiliz” dedi.
İşaret parmağı ile bir başka adresi gösterdi!
Kirli oyunda sadece bir piyon olduklarının altını çizdi.
Şimdi de dönemin Dışişleri Bakanı, “Bizim öyle bir niyetimiz yoktu. Apo yüreksiz herifin tekiydi” demeye getiriyor.
Diğer taraftan da, kendilerinin istediği gerilla mücadelesini Apo veremediği için onu “şerefli bir gerilla ruhuna” sahip olmamakla suçluyor.
Görünen o ki, diplomasi jargonundaki tabiriyle, “Apo’nun son kullanım tarihi geçti!”
Onun için şimdi önüne gelen, onu günah keçisi ilan edip tekmeliyor.
PKK’nın ardındaki “kanlı eller”ini gizlemeye çalışıyor.
Hapishanede, avukatları aracılığı ile yandaşlarına mesaj üstüne mesaj yollayan Apo, acaba şimdi ne tür bir kirli oyuna, alet edildiğinin farkına varabilmiş midir?
Ya da bunu anlayabilecek bir çap, yürek onda var mıdır?
Sanmam!
KAN ÇİZGİSİ
Bu anlamda birkaç satır daha…
Prof. Vamık Volkan’ın “Kan çizgisi” adını taşıyan kitabında, Apo’nun büyüme dönemine dair şu notlar düşülmüş:
“Yöredeki geleneklerin aksine, Öcalanlar’ın evinde sözü daha çok geçen annedir. Bu durum, köy kahvesinde de fısıltı konusudur.
Baba üzgündür. Okuldaki çocukların da, ailelerinden işittiklerini tekrarlamasıyla Öcalan mutsuzdur. Bunaldığı zamanlar köyü bırakır, tek başına dağlara çıkar.
Bir keresinde başını çevirdiğinde yanında babasını görür. O da kendini köyde yalnız hissetmekte ve dağlara çıkmaktadır.
Oğluna, kuvvetli olmasını, kendisini aşağılamaya kalkışanları dövmesini, herkesin ondan korkmasını, söyler.
Çocuk Abdullah eve gider, annesinden de azar işitir. ‘Git, seninle alay edenleri döv, eve öyle gel’ der.
Bu telkinlerle zaman içinde Abdullah Öcalan, köy çocuklarının içinde en kavgacı ve en korkulanı olur.
Dövmekte…
Sonra dağa çıkmaktadır.
Ondan çekinen çocuklar da Öcalan’la birlikte dağa çıkarlar.”
Prof. Vamık Volkan’ın kitabında, daha sonraki yıllarla ilgili başka psikolojik gözlemler de var.
Evi terk, eğitim, öğrenci gösterileri, dönemin siyasal akımları, o devrin gözde kitapları, sol çevre gibi…
Yaşadığı bu olumsuz koşullar onu, Türkiye üstüne kirli oyunlar tezgahlayanların kucağına düşürmüş, maşası yapmıştır…
Ki…
Bernard Russel’ın “İktidar” kitabında, bu tür hastalıklı kişilikler için yapılan genel tanımlama, hep sorunlu çocukluk dönemidir…
Şiddet dolu büyüme evresidir…
Bu bakımdan, büyüme evresini, bu tür acılar ve komplekslerle geçirmiş
bir zavallı ismin, sağlıklı bir eylem içinde bulunmasını beklemek doğru değildir…
11 Eylül sonrasında, ABD Başkanı Bush “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” demiş ve terörle uluslararası alanda topyekun bir mücadele başlatmıştı…
O halde, Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinde, istemedik kriter bırakmayanların, şimdi de teröre destek vermenin kriterlerini net bir şekilde ortaya koymaları gerekmez mi?
Yunan tavernalarında şarkıcının söylediği gibi:
“Haydi nerede eller, hadi bakalım, şimdi o elleri görelim!”
Onun için şimdi kimse “kanlı elleri”ni gizlemeye kalkmasın…
Yunanistan, ilk olarak o elleri havaya kaldıran oldu..
Şimdi, sıradaki…
(01.02.2002)
——————
RAP… RAP… RAP…
————————
Terör realitesi?!
Yakın zamanda Avrupa Birliği sınırları içinde “Apo’ya özgürlük” kampanyası başlatılabilir.
Bu anlamda birkaç satır…
Kır gerillasının önderlerinden Ho Ci Minh, 1954’te taraftarlarına şu sözlerle moral veriyordu:
“Politikası olmayan silahlı kuvvetler harekatı, kökleri olmayan ağaca benzer.”
Ve…
1968 yılında Vietnam’da, “Ben Tre” kasabasını yok eden binbaşının kendini aklamaya çalıştığı sözleri:
“Ben Tre’yi korumak için, Ben Tre’yi yok etmek zorundaydım…”
PKK’nın başı Abdullah Öcalan’ın bu sözlere paralel beyanatları vardır…
Yukarıya aldığım gerilla mentalitesini karşılayan sözlerdir onlar…
Nitekim…
PKK lideri Apo ile 1991 yılının başlarında, bir yılbaşı arefesinde görüşmemiz olacaktı.
Randevuyu almamda da bana, Doğu Perinçek yardımcı olmuştu.
Apo’yla ilgili önceden yapılmış röportajlar vardı; ama, ben PKK lideri ile birebir görüşüp, hayata bakış açısını, inançlarını, gelecekten beklentilerini, yine O’nun sesinden dinlemek istemiştim.
Sonra da edindiğim izlenimleri ve çektiğim “düşünce fotoğrafları”nı elimdeki bantlarla birlikte bu konunun uzmanına…
Kuzey Kıbrıslı bir Türk olan ve şu anda Amerika’da yaşayan, Etnik Terör Uzmanı Prof. Dr. Vamık D. Volkan’a aktaracak ve O’ndan, Apo ve PKK’nın sosyo-psikolojik bir haritasını çıkartmasını isteyecektim.
Olmadı…
Olamadı!..
Gazete yönetimi ile aramdaki doku uyuşmazlığı ve uzunca süredir devam eden rahatsızlığım da nüksedince randevuya gidemedim…
Yerime bir başka gazeteci arkadaşım Yücel Arı gitti. Bir haftalık Lübnan gezisinin, üç gününü Bekaa’daki Mahsun Korkmaz Akademisi’nde geçirmişti. Gezi dönüşü, yukarıda çizmeye çalıştığım gerilla felsefesine dönük, silahlı mücadelenin kaçınılmazlığını dile getiren Apo’nun kafa yapısından kesitler sunmuştu bana…
PKK’nın, Pınarcık katliamı…
Ve yukarıya aldığım o sözler. Bunlar sadece, kuvvete dayanan ve politikadan uzak, insani değerlerden yoksun, çözüm taktikleridir. Adeta, araya karbon kağıdı koyup çoğaltılmış, kopya eylemler şeklinde de algılanabilir.
Onun için PKK’ya, Kürtler’in temsilcisi gözü ile bakmak isteyen AB’nin öncelikle bu ayrımı yapması gerekiyor…
Daha geçenlerde Eski Yunan Dışişleri Bakanı Pangalos, Apo’ya şerefli bir gerilla gibi dövüşmediği için saldırmıyor muydu?
Bu bakımdan PKK, terörist bir örgüttür…
Apo da terörist…
Ki…
Daha sonra Prof. Dr. Volkan, benim Apo’nun iç dünyasını ortaya koyma girişimimi “Kan Çizgisi” adlı eserinde ortaya koydu…
Onun çapraşık iç dünyasında kesitler sundu…
KARBON KAĞIDI
Son günlerde ise AB’den art arda gelen ve PKK’nın siyasallaşma çalışmalarına destek veren eylemler ne söylenebilir?
Sanki tek merkezden yürütülen, araya karbon kağıdı koyup çoğaltılmış eylemler izlenimi veriyor…
İsveç Büyükelçiliği’nin İzmir’de düzenlenen bir toplantıda içi yalanlarla dolu bir kitabı, gözümüzün içine baka baka dağıtmaya çalışması için daha ne denilebilir ki!
Oysa…
Hadisenin özü onların sandığı kadar karmaşık değil…
İsveç sefaretinin yanlış bilgilenmesini önlemek için bu anlamda, Kürt realitesine dair birkaç bilgi notu sunayım…
“Kürt” kelimesine yakın bir “sesle” tarihin tanışmasının M.Ö. 6. yüzyılda olduğu iddia ediliyor… Yani bundan 2 bin 600 yıl kadar önce…
O tarihte İran’ın güneyi ve Fırat’ın istilasına girmiş…
Yunan tarihçileri onlardan Kardukoy “Karduk”lar diye sözederler.
Kürt kelimesinin zamanla bu kökten türemiş olabileceği iddia ediliyor…
Müslüman Arap istilası sırasında da bu halk, Müslümanlığı kabul etti…
Bir başka not…
Tarihte Kürdistan deyimini ilk kullanan ve bu adla bir eyalet kuran Büyük Selçuklu Sultanı Sancar’dır.
1514’te Sultan Selim, İran Şahı İsmail’i yenilgiye uğratır. Sultan’ın danışmanı Kürt kökenli alim İdris Bitlisi, Şah Selim’e, İsmail’in çok eziyet ettiği Kürt beylikleri ile iyi ilişkiler tavsiye eder…
Böylece Osmanlılar, İran sınırında kendilerine bağlı Kürt beylikleri ile bir tampon ve güvenilir bölge kurarlar…
O dönemden sonra yüzlerce yıl Osmanlı topraklarında Türk ve Kürt kökenli yurttaşlar kardeşçe yaşarlar. Omuz omuza bu topraklar için savaşırlar. Çünkü Kürt realitesini tanıyan, kimliği kabul eden samimi bir politikadır bu.
Ancak 1800’lerden sonra Irkçılık cereyanları kimliklerin inkarı, dış tahrikler nedeniyle grup grup isyanlar, silahlı çatışmalar da başlar…
ZIT KUTUPLAR
Pan Türkizmin Turancılığın karşısına, Avrupa’dan bazı ellerin karışması ile Pankürtçülük akımı çıkartılır.
Biri diğerini tahrik eder…
Daha da büyütür…
Hadise, birçok değişik boyuttan geçtikten sonra, bugünkü durumuna gelir…
Bu anlamda başka notlar da var… Geçiniz…
Benim asıl merak ettiğim konu şu:
Acaba Avrupa’nın üç büyükleri gerçekten Kürt, Türk, Çerkez, Laz vb geçmişlerini tamamen duygusal gerekçelerle mi merak ediyor?
Sanmam!..
Yoksa yüzük taşı konumunda bir yere konuşlandırılmış bu ülke, hepsinin iştahını mı kabartıyor?…
O yüzden parçalayıp, kendilerine tabii olan, küçük devletçikler mi kurmak istiyorlar? Bunun için de buldukları her unsuru taşeron olarak mı kullanıyorlar?
Kanımca böyle…
Bu bakımdan uyanık olmak şart!
AB içinde yer alan ülkelerin başkentleri, “Apo’ya özgürlük” kampanyasına yeşil ışık yakmak yerine, kendi sınırları içinde değişik bankalarda yatan 250 milyon dolar civarındaki PKK parasına el koyup, terör tazminatı olarak Türkiye’ye teslim etmesi gerekmez mi?
Asıl şık olan budur!
Yoksa kültürel haklar palavrası altında, PKK gibi bir terörist örgütü aklamak değil!..
AB’nin PKK bağlamında artık “terör realitesi”ni tanıması gerekiyor…
(6.2.2002)
29 Kasım 2005
——————
RAP… RAP… RAP…
————————
PKK İÇİN “GENEL AF” İSTEYEN BARZANİ’YE SULTAN ALPASLAN’DAN MESAJ VAR YA DA BARZANİ’DEN ANKARA’YA “GENEL AF” MUHTIRASI?!
Alpaslan’dan Barzani’ye?!
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’e yakınlığı ile bilinen Bugün Gazetesi’nin manşetinde ilginç bir haber vardı.
MİT Müsteşarı Emre Taner’in, 20 Ekim 2005 Perşembe günü, Irak Kürdistan Demokratik Partisi (IKDP) Genel Başkanı Mesut Barzani ile yaptığı görüşmede sırasında, aralarında şu “kritik diyalog”ların geçtiği ortaya çıkmış.
Taner: Kürt devletini düşünmeyin. PKK’ya karşı aktif olun.
Barzani: Kürt’ü Kürt’e kırdırma dönemi bitti. PKK’ya af çıkarın. Türkiye genel af çıkarsın, ben de PKK’yı dağdan indireyim!
Murat Çelik’in, MİT çevrelerinden derlediğini söylediği haberde, Türk halkına “havuç niyetine” uzatılan şu “çöp bilgi”ler de yer alıyor:
“MİT Müsteşarı Taner, IKDP Lideri Barzani’ye, Türkiye açısından ‘öncelikli ve hassas!’ olan iki mesaj iletti. Bu mesajlardan ilki, bölgede bir bağımsız Kürt Devleti kurulması yönündeki düşünce ve çalışmaların Ankara açısından ‘rahatsız edici’ olduğuydu. İkinci “kritik” mesaj ise terör örgütü PKK/Kongra-Gel’in halen Barzani yönetimindeki bölgede varlığını sürdürdüğü ve Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden bu konuda Barzani yönetiminden ‘aktif’ bir tutum sergilemesini beklediğiydi.
Yani Türkiye, Mesut Barzani’den, bölgesindeki PKK varlığını yok etmeye yönelik somut adım atmasını bekliyordu. MİT Müsteşarı’nın misyonu, Türkiye adına bu iki mesajı doğrudan iletip, Barzani’nin verdiği yanıtları Ankara’ya getirmekti.”
Anlaşılan o ki, Yeni Mahalle, Türkiye’nin gündemine yeniden “PKK” merkezli “genel af”fı sokmak istiyor.
Oysa ki!..
Basına sızdırılan bu “kritik diyalog”ların aylar öncesinde, bölgede sıkışan İsrail ABD, İngiltere “SOS” verip, Türkiye’den “acil yardım çağrısı”nda bulunmuştu. Bu “kritik diyalog”ları basına sızdırarak elde edilmek istenen amaç; bir an önce Irak’ta köşeye sıkışan “üç artı bir”in yani “İsrail, ABD, İngiltere ve Fransa”nın kurtarılması!
Nitekim…
AKP iktidarı süresince “diplomasi kulisleri”nde, buna benzer o kadar çok teatral diyalog dinledim ki, saymakla bitmez!
Hepsi de birbirinden “kritik diyalog”tu!..
Yalnız, bir farkla, benim dinlediklerimin hepsi “tirajik”ti.
MİT Müsteşarı’na atfen aktarılan görüşme bağlamında, sizler için “sisler bulvarı”ndan birkaç “kritik diyalog” yansıtayım…
AKBABALAR ZAMANI
İşte ilk enstantane:
İki ülkenin Dışişleri Bakanı konuşuyor…
Dışişleri Bakanları’ndan biri, üzerinde güneşin hiç batmadığı bir ülkeden!
Diğeri ise tanıdık bir coğrafyadan:
(…)
DIŞİŞLERİ BAKANI: Sayın Bakan Irak’tan getirdiğim haberler hepimiz için trajik.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Yakından izliyoruz. Bizim de endişelerimiz giderek yoğunlaşıyor.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Irak hızla bölünmeye gidiyor. Görüştüğüm gruplar da bölünmeyi kaçınılmaz görüyorlar. Irak’ın parçalanmasının sonuçlarını tolore edemeyeceklerini, çevre ülkelerin ortaya çıkacak yeni devleti izole edeceklerini söyledim herkese. Fakat hiçbir grup beyanlarımı dikkate almadı.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Irak’ın parçalanması Batı’nın parçalanması olacaktır. Korkarım buradan yeni bir dünya savaşı çıkacak.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Şii kesimin İran’ın hamiliğine, Kürtlerin bulunduğu Kuzey ile Sünni üçgenin sizin ülkenizin hamiliğine bırakılması yönünde bir senaryoyu ortaya attım. Bu haritaya sıcak yaklaşımlar oldu. Bizim dışişleri uzmanları ile sizin uzmanların bu konularda birtakım teatilerde bulunmasının uygun olacağı kanaatindeyim.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Hay hay bunu yapalım. Ama sayın Bakan sizin söylediklerinizi burada ne hükümet, ne de Ordu şu anda hazmetmeye, hatta düşünmeye hazır değil. Irak’ı, Türkiye ile İran arasında bölüştürme düşünceniz, her iki ülkede bazı merkezlere sıcak gelebilir. Ama dünya ve bölge dengeleri ile radikal şekilde oynamanız ve buna destek bulmanız zor.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Türkiye hızla bir ekonomik krize doğru gidiyor. Ayrıca partinizin de içinde ayrışma çabaları derinleşmeye başladı. Biz, ABD ve İsrail sizinle anlaşmakta zorluk çekmeyeceğimizi düşünüyoruz. Şartlar bizim ileri sürdüğümüz tekliflere açık olacağınızı gösteriyor.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Çok aşırı zorlamış olursunuz. Daha önce de “troyka”ya bu bölgede katkı verme yolunda cömert olduk.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Daha cömert olmanızı gerektirecek şartlar oluşuyor.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Bunları değerlendiririz. Ama hükümetin ve benim karar verme alanım giderek daralıyor. Süreci hızlandırırsak Türkiye daha verici olabilir.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Talabani ve Barzani ile görüştüm. Onlardan aldığım izlenim şu; ‘Ya Irak’ı çoğunlukla biz yönetelim ya da kuzeyde bağımsız bir Kürt devleti kuralım!’ Onlara Sünni Araplar, Kürtler ve Türkmenler olarak, Türkiye’nin hamiliğine hazırlanmalarını önerdim. Sert tepki gördüm.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Bu konuyu bir de sayın Başbakan ile özel ve derinlemesine görüşmem gerekir.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Anlar mı?
DIŞİŞLERİ BAKANI: Fakat Başbakan O!.. Ne yapabiliriz ki?
DIŞİŞLERİ BAKANI: Barzani, Türkiye’ye gelmek istiyor. Sizlerle en üst düzeyde görüşmek istiyor.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Gelebilir tabii ki. Fakat, Barzani olayın bizim kontrolümüzden çıktığını görmeli. Ordu, Irak konusunda tek söz sahibi!..
DIŞİŞLERİ BAKANI: Ordu ile ilgili tüm operasyonları biz yaparız. Orduyu teskin etmek bizim için sorun olmaz. Barzani size değişik tekliflerde bulunabilir.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Ne gibi?
DIŞİŞLERİ BAKANI: Büyük Kürdistan karşılığı Irak’ın petrol gelirlerinin yüzde 20’si gibi!..
DIŞİŞLERİ BAKANI: Bunlar daha önce de konuşulmuş konular. Ama bu yüzdelerle, bu çapta pazarlıklar komik olur. Ve bir anda hain damgası yersiniz; oyun dışı kalırsınız.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Bence bir değerlendirin. Sayın Başbakan bu tür çözümlere çok heyecanla yaklaşıyor.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Ama iktidarın reel gücünü biliyorsunuz.
(…)
Ki…
Irak’a dair, ayakları yere basmayan, başka pazarlıklar da var.
PETROLÜN YÜZDE 40’I
Bu anlamda ikinci enstantane…
“Sisler bulvarı”ndan, bir başka “kritik diyalog”!..
Tüccar bir Başbakan ile bir Kürt Aşiret Reisi havaalanında sohbet ediyor.
Mealen yansıtıyorum:
(…)
BAŞBAKAN: Sayın (?!), ülkemi tahrik etme konusunda çok başarılısınız. Bu tür açıklamalarınızı dikkate alanlar giderek azalıyor. Gücünüzü küçümsemeye başlıyor, buradaki bazı çevreler.
AŞİRET REİSİ: Ben açıklamalarımda makro planı dikkate alıyorum. Sanıyorum bu plan üzerinde bir mutabakat var. Benim görevim ülkenizi çözümün içine almak.
BAŞBAKAN: Sayın (?!), ne sizin elinizde güç var, ne de hükümet olarak bizim elimizde. İkimiz de oyunun dışındayız.
AŞİRET REİSİ: Nasıl olur? Ben sizinle pazarlık yapabilirim. Bana bu yetki verildi. Bölgedeki en güçlü isim benim.
BAŞBAKAN: Peki ne istiyorsun?
AŞİRET REİSİ: Irak’ta birliktelik mümkün değil. Irak’ta yeni bir otoriter rejim tesis edilmeli ve bu rejimi Kürtler yönetmeli ya da bize hamilik etmelisiniz.
BAŞBAKAN: Sizin dedikleriniz konuşulmaz bile.
AŞİRET REİSİ: Size Irak petrollerinden yüzde 40 pay versek, siz de Fırat’ın doğusunda, Büyük Kürdistan’a göz yumsanız.
BAŞBAKAN: Bu mantıklı ama gerçekleştirilemez. Buna diğer devletler ne der? Mesela Rusya, Fransa, Almanya ve başkaları.
AŞİRET REİSİ: İşin o kısmını İngiltere, ABD ve İsrail’e bırakalım.
BAŞBAKAN: Ben daha önce de bu türden tekliflerle ABD, İngiltere ve İsrail’de de karşılaştım. Bence evet, ama her şey hükümetten ibaret değil. Sen bunu bizim Dışişleri Bakanı ile ince ince konuş. Ama şu an hayalle iştigal ediyoruz, inancındayım.
AŞİRET REİSİ: Bunu zaman gösterecek.
(…)
AHLAKSIZ TEKLİF
Şimdi de bir diğeri…
“Sisler bulvarı”ndan üçüncü enstantane…
Bu defa da aynı Kürt Aşiret Reisi ile BOP operasyonun göbeğindeki bir ülkenin Dışişleri Bakanı sohbet ediyor.
Aralarında şu “tiraji-kritik diyalog” geçiyor:
(…)
DIŞİŞLERİ BAKANI: Sayın (?!) Başbakan’la görüşmeniz nasıl geçti?
AŞİRET REİSİ: Benim tekliflerime sıcak. İngiliz Dışişleri Bakanı’nın size yaptığı yüzde 20 teklifini yüzde 40 yaptım. Sayın Başbakan, Fırat’ın doğusunu yüzde 40 karşılığı bırakılabilir. Ama güçlerimiz sınırlı dedi.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Çok tehlikeli düşünceler ortaya koyuyorsunuz. Arkanızdakilerin gerçek niyetleri çok önemli.
AŞİRET REİSİ: Herkesin bir niyeti var. Biz yabancıları, İsrail’i, ABD’yi, İngiltere’yi bu bölgede rahat kullanabiliriz.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Çok iddialısınız. Onlarla oynayamazsınız. Onlar bizim gibi değil. Sizi bir günde başka bir pozisyona iterler.
AŞİRET REİSİ: O zaman kaybederler.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Bölgeden çok Saddam ve Barzani çıkar. Onlar için yeni siyasi ve etnik güçler üretmek kolay.
AŞİRET REİSİ: Yani bizi güç olarak görmüyor musunuz?
DIŞİŞLERİ BAKANI: Hiçbir şeyi abartmayalım. Ne siz, ne biz hükümet olarak bir gücüz. Ama bu pazarlık yapmamıza mani değil.
AŞİRET REİSİ: Ben bir ekip göndereyim, Neçirvan ve Hoşyar Zebari ile de bu konuları sizin uzmanlar görüşsün.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Biz sizi bu konularda muhatap alsak bile, ordu konuştuklarımızı bir günde çizer. Biz önce İsrail, İngiltere ve ABD ile görüşelim. Sonra belki sizle görüşürüz.
AŞİRET REİSİ: Bizi dikkate almıyorsunuz.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Ben sizi dikkate alırsam ordu ve halk bizi dikkate almaz. Siz Türkiye’yi çatışmanın içine çekmek istiyorsunuz. Ama herkes ağzın size ama fikrin başkasına ait olduğunu biliyor.
AŞİRET REİSİ: Sayın Başbakan’la daha iyi anlaşacağız kesinlikle!..
DIŞİŞLERİ BAKANI: Bazı iyi konuşmalar sonuçsuz kalabilir. Bu konuda Sayın Başbakan’ın ve benim gücüm bireysel olarak sizin gücünüz kadar. Sizin gücünüz de yok. Türkiye size değil, perde arkanıza bakarak konuşuyor. Kendimizi bilmemiz çok önemli. Yoksa binlerce cana mal olacak hatalar yaparız.
AŞİRET REİSİ: Çok zor bir tablo çizdiniz. Sayın Başbakan’la daha iyi şartlarda konuşma ümidimiz var.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Dış politika başka bir şey. Sayın (?!), çok dikkatli olmak zorundayız. Bir anda kendinizi oyunun dışında bulabilirsiniz. Biz size değil tekrar ediyorum, perde arkanızdaki devletlere bakıyoruz. Ve açık söyleyeyim hata ediyoruz. Bu dönem biterse hem Sayın Başbakan hem de ben, dış ilişkilerle ilgili politikalarımızdan dolayı yargılanabiliriz.
AŞİRET REİSİ: Durum sizin için çok tehlikeli.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Sizin için de!..
(…)
IRAK ÇOK IRAK MI?!
Şimdi de “sisler bulvarı”ndan dördüncü enstantane…
İngiliz Başbakanı Blair’in, 5 saatlik çalışma ziyareti için Ankara’ya geldiği saatlerden kalma bir başka “kritik diyalog”!..
Diplomasi koridorlarından mealen yansıtıyorum:
(…)
BAŞBAKAN: Sayın Başbakan, Irak’ta İngiltere ve ABD olarak çok zor durumdayız. İşkence ile ilgili doneler bizi Arap ve İslam kamuoyu önünde ve halkımız karşısında çok zor duruma düşürdü. İngiliz hükümeti, Türkiye’nin, Irak genelinde güvenliği sağlamasını istiyor.
BAŞBAKAN: Sayın Başbakan, bunu halkımıza anlatamayız. Partimiz ve hükümetimiz bu talebin stresine dayanamaz.
BAŞBAKAN: Ama KKTY, Musul, Kerkük, Kuzey Irak’taki PKK varlığı, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu krediler ve AB’den tarih alınması konularında İngiltere, ABD ve İsrail’in katkıları, ülkenizin uluslararası alanda profilini yükseltecektir.
BAŞBAKAN: Buradaki bazı konuları askerlerle müzakere etmemiz gerekecek. Kuzey Irak ve Irak sorununa yaklaşımda devlet ile hükümet arasında derinleşen alanlar mevcut.
BAŞBAKAN: Musul, Kerkük ve Kuzey Irak’ı Türkiye’ye bırakabiliriz. Petrol ve Kürt kontrolü kartları elinizi güçlendirebilir.
BAŞBAKAN: Ama bu konuda devlette İngiltere’ye, ABD’ye ve İsrail’e karşı onarılmaz kuşkular var. Sadece sizlere yönelik değil, bize karşı da ciddi güvensizlik gösterileri ile karşı karşıyayız.
BAŞBAKAN: Bu konuda medyadaki, iş dünyası örgütlerindeki, bürokrasideki ve politikadaki yandaşlarımız elinizi güçlendirebilir.
BAŞBAKAN: Bu konularda o zaman sizin isteklerinizi yerine getirebiliriz.
BAŞBAKAN: Irak politikasını askerden almanız gerekecek ama…
BAŞBAKAN: Zaten Özel Kuvvetler Komutanlığı Kuzey’den çekilecek. Bu askerlerin Irak’la ilgili bağlantısını asgariye çeker. Özel kuvvetler çekilir de kara kuvvetlerine bağlı unsurlar Irak’a girerse TSK politikalarımız konusunda bizi eskisi kadar zorlayamaz.
BAŞBAKAN: Bir de Kuzey Irak’la Federasyon için Büyükelçimizin bazı bakanlarınızla birlikte yürüttüğü yeni bir TC Anayasası taslağını Londra’yı ziyaretinizde genişçe ele alabiliriz.
BAŞBAKAN: Sayın Başbakan, çok geniş bir paketten söz ediyorsunuz. Bu paketi sadece hükümetimiz realize edemez. Bu paketin stresini Türkiye’de hiçbir güç tek başına taşıyamaz.
BAŞBAKAN: Sayın Başbakan, bunların detaylarını Londra’ya ziyaretinizde açarız. Ama bu hususlarda devletin tepkisi konusunda bizi bilgilendirirseniz size yardımcı olabiliriz.
BAŞBAKAN: Çok zor bir süreç olacak. Ekonomiyi krizsiz götürmemize yardımcı olursanız diğer kesimleri birlikte ikna edebiliriz.
(…)
Ve…
Son olarak, bu anlamda birkaç satır daha…
Tarihin tozlu sarı sayfaların süzülüp, bugünlere dek ulaşan bir anektod!
Ünlü Türk Hakanı Sultan Alpaslan, 27 bin askeriyle Bizans topraklarına doğru ilerlerken, keşfe gönderdiği askerlerden biri, tıknefes vaziyette huzura çıkar.
Şöyle der:
“Ulu Hakanım, 300 bin kişilik düşman ordusu, bize doğru yaklaşıyor!”
Alpaslan, duyduğu bu sözlere, umursamaz bir tavırla karşılık verir:
“Ne var ki bunda, biz de onlara yaklaşıyoruz!”
O savaşın neticesi, dünya tarihinin kayıtlı olduğu kitaplarda yazılı duruyor.
Onun için burada tekrarlamaya gerek görmüyorum.
Görünen o ki, önümüzdeki günlerde bu tür haberler çoğalacak.
Türkiye, “üç art bir”i, “huzuru sağlamak” bahanesi ile kurtarmak için Irak’a girene dek de, çok “kritik diyalog”lar, basına sızdırılmaya devam edecek!
Biz de her defasında, “Irak’taki Kürtler, her geçen gün bize biraz daha yaklaşıyor” diye haber getiren ulaklara, Sultan Alpaslan’dan hatıra, “Ne var ki bunda, biz de her geçen gün onlara biraz daha yaklaşıyoruz” diye cevap vereceğiz.
Çapından büyük laflar eden aşiret reislerine önemle hatırlatırım.
Sevgiler
Hayrullah Mahmud
24 Ocak 2006
——————
RAP… RAP… RAP…
————————
KARA KUVVETLERİ’NİN “GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA”LI YENİ BRÖVESİ YA DA ERDOĞAN, BAŞBAKAN OLMAK İÇİN HANGİ ÜLKEYE NE SÖZ VERDİ?!
Tüccar politikanın iflası?!
Genelkurmay Başkanlığı resmi internet sitesinde, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın “yeni bröve taslağı”nı kamuoyunun beğenisine sundu.
Önceki “Atatürk”süz bröve, Türk halkından büyük tepki almıştı.
Yeni brövede, önceki tasarım bir farkla, aynen korunmuş.
“Masalsı Atatürk” yerine, yeni brövede, etten, kemikten, yani “bizden biri” olan Gazi Mustafa Kemal Paşa tercih edilmiş!
IV. Dünya Düzenlemesi’nin yapıldığı şu günlerde, dönemin ruhuna uygun bir seçim yapılmış.
Bu önemli değişimde emeği geçen herkesi kutlarım.
(…)
Başkan Bush’un, İsrail’in güvenliğini sağlamak için gövdesini siper ettiği şu günlerde, Başkent Ankara, VIP ziyaretçiden geçilmiyor.
ABD cepheye, Türkiye’yi “taşeron güç” olarak sürmek için her gün, her saat bastırıyor.
Ama nafile!
Bir türlü istediği cevabı alamıyor.
ABD Başkanı Bush’a tavsiyem, aldığı “olumsuz cevap” için Türk halkına küsmesin!
Çünkü Türk halkı merttir!
Kore’de olduğu gibi verdiği her sözü tutar.
Ama bu defa ABD’ye söz veren Türk halkı değil!
Onun için Başkan Bush, “Beni Başbakan yapın, her istediğinizi yaparım” diye, kendilerine söz verip yanıltan her kim ise cepheye o “pazarlamacı politikacı”yı göndersin.
Bu işte “çırak çıkan” sadece ABD Başkanı Bush değil!
Başta İsrail olmak üzere, İngiliz, Alman, Fransız siyasetçiler de mağdur!
Bu “pazarlamacı politikacı” onları da, “Beni Başbakan yapın, dükkan sizin. Aramızda lafı mı olur, Türkiye’den ne istiyorsanız alın götürün” diye kandırmış.
AKP iktidarında umduğunu bulamayan ne kadar Batılı devlet adamı varsa, bugünlerde Ankara’nın kapısına dayanıp “dolandırıldık” diye feveran ediyor.
Her defasında da kendilerine aynı cevap veriliyor:
“Sizi kandıran biz değiliz! Kendi kazdığınız kuyuya, kendiniz düştünüz. Dışişlerinden gizli saklı görüşme yaparsanız olacağı budur! Kişisel çıkar beklentisi ile verilen sözlerin muhatabı Türk Devleti değildir! Kusura bakmayın. Bu konuda size yardımcı olamayacağız!”
Bugünlerde Başkent Ankara “Hani verdiğiniz sözler” diyen mutsuz VIP konuklardan geçilmiyor!
AKP Eş Genel Başkanı Erdoğan’ın, Batılı başkentlerde hayal kırıklığına yol açan vaadleri bağlamında yakın tarihte kısa bir ufuk turu…
RTE: TÜRKİYE BİTMİŞ
Yer: Başbakanlık Konutu
Zaman: Çankaya Köşkü’nde, 22 Aralık 2004 günü yapılan “Kıbrıs Zirvesi”nin bir gün öncesi!..
Başbakan Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Abdullah Gül sohbet etmektedirler.
Zirve öncesi, AK Partili iki liderin yaptıkları beyin fırtınasından, çarpıcı birkaç diyalog!
Aynen yansıtıyorum:
(…)
BAŞBAKAN: Yasal çerçeve sağlam olursa bir şey yapamazlar. Hukuksal altyapıyı iyi örmemiz lazım.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Zaten AB hukuku diyerek bölmeye çalışıyorlar. Bu konuyu çok iyi düşünmezsek hükümetimiz çok uzun vadeli olmayabilir. Bonkör davranamayız.
BAŞBAKAN: Türkiye zaten bitmiş ve batmış, biz ne yapalım? TSK uyumasaydı. Memleket soyulurken neredeydiler? Şimdi en az kayıpla ülkeyi kurtarmak lazım. Tıpkı Vahidettin’in durumuna düştüm. Şu Muhsin (Yazıcıoğlu) de benim için Damat Ferid diyormuş.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Şimdilik Muhsin söylüyor. Ama herkesin dili uzamaya başladı. İktidardan gitme süreci, çığın düşmesi gibidir. Her şey çok küçük bir şeyle başlar. Çok dikkatli olmalıyız.
BAŞBAKAN: İktidara bu kadar kolay gelmemizin sebebi demek Türkiye’nin bu hali imiş. Ne kadar şaşırdıydık 363 milletvekiline. Ama sen muhalefetten korkma. Ben herkesi kontrol altına alırım.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Sayın Başbakan, ben artık herkesin ipin ucunu kaçırdığını düşünüyorum. Biz süreçten koptuk. Çankaya’da iplerin elimizden alınma ihtimali var.
BAŞBAKAN: Cumhurbaşkanı ile Genelkurmay Başkanı kontrol altında, merak etme.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Hımm…
BAŞBAKAN: Abdullah Bey, bu adamlarla müzakere yapılmaz. Bunların hepsi dansöz. Başla anlaşıyorsun, ayak itiraz ediyor. Bu AB yaratık gibi, muhatap kim ben karıştırmaya başladım.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Sayın Başbakanım, çok zor durumdayız. Schröder ve Chirac’la görüşmemizdeki söylediğimiz her sözü şimdi hemen alınacak tavizler gibi görüyorlar. Kamuoyu önünde çok zor duruma düşeceğiz. Darbe korkusunu fazla abarttık galiba. AB’yle sıkı fıkı olacağımıza TSK ile sıkı fıkı olsak hiç zarar görmezdik.
BAŞBAKAN: Abdullah, TSK’yı kontrol altına aldık. Onlar mangaya döndüler. AB’nin isteklerini yerine getirmek için önümüzde halktan başka engel yok. Halk engelini aşmak için onları aş, iş ve güvenlik derdine düşürmemiz yeterli. Türkiye’de bize kimse dur diyemez. Ama AB’yi anlamak mümkün değil. Gizli ve özel görüşme yapılamıyor. Ertesi gün adamlar çıkıp ne konuştuysak hemen talep haline getiriyorlar.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Ama bu her istediğimizi yapabileceğimiz anlamına gelmiyor.
BAŞBAKAN: Yapabiliriz. Cumhurbaşkanı her şeyden kopmuş durumda. TSK hiçbir sorumluluk almak istemiyor. Muhalefet yok. Her istediğimiz olur. Sorun AB’ye adım atabilmek.
DIŞİŞLERİ BAKANI: Fakat kamuoyu ve devleti hafife alamayız. AB, Türkiye’yi yok etmek ve Sevr’i dikte etmek istiyor.
(…)
AB’YE “GİZLİ SÖZ”
Zira…
Bu dudak uçuklatan itirafların yapıldığı günlerde de Ankara kaynıyordu.
2004 yılının Aralık ayı, Başkent Ankara ve Brüksel için çok hareketliydi.
Çünkü önümüzde 17 Aralık tarihi vardı.
Türk kamuoyunda, estirilen meltem rüzgarı nedeniyle “AB’ye tam üyelik” için beklentiler maksimum seviyedeydi.
Başbakan Erdoğan’ın, Türkiye’yi, AB’ye kesin sokacağına inanan önemli bir kesim vardı.
İşte tam bu sırada diplomasi kulisleri, Erdoğan’ın Türkiye adına verdiği sözler nedeni ile alev alev yanıyordu.
Ankara’ya akın akın yabancı diplomat geliyordu.
İşte o sıcak günlerden birinde, AB Dönem Başkanı Hollanda Dışişleri Bakanı Bernard Bot ile Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül bir araya geldiler.
Aralarında hayli elektrikli bir görüşme geçti.
Sebep yine Başbakan Erdoğan’ın, kapalı kapılar ardında verdiği gizli sözlerdi.
Elektrikli geçen o görüşmeden de, çarpıcı birkaç diyalog:
(…)
GÜL: Sayın Bakan, AB’nin 17 Aralık öncesi çıkışları Türk kamuoyunu çok rahatsız etti. Hükümetimiz çok zor durumda kaldı.
BOT: Sayın Bakan, hem Hollanda Başbakanı, Hem Chirac, hem Schröder sayın Erdoğan’a 17 Aralık’ta bir müzakere tarihinin verilebilmesi için Türkiye’nin Rum yönetimini Kıbrıs’ın tek temsilcisi olarak tanıması gerektiği, Kürtlere otonomi verilmesinin yasal güvence altına alınması, Fener Rum Patriği’nin Ekümenik olarak tanınması, Türkiye’nin önce batısının, yani İstanbul’un, Ege’nin ve Akdeniz’in bir kısmının, sonra da Orta Anadolu’nun AB’ye alınmasını, kademeli bir geçişi kabul etmesini, Kürdistan’ın da Türkiye’nin Federal yapısının bir parçası ama AB’nin dışında olmasını, Balat’ın, Kasımpaşa’nın, Beyoğlu ilçesinin ve Şişli ilçesinin bazı bölgelerini içine alan coğrafyada egemen bir Fener Rum Devleti’nin kurulmasını kabul etmesi gerektiği kendilerine anlatılmış. Sayın Erdoğan da müzakere sürecinde bu konuların realize edileceğini deklare etmiş. Yani sayın Erdoğan’ın kabul ettiği hususları şimdi yüksek sesle konuşuyoruz.
GÜL: İyi de sayın Bakan şimdi bunlar Türkiye’den istenirse kamuoyu hükümete cephe alır.
BOT: O zaman sayın Erdoğan AB ülkelerinin önde gelenlerine bu sözleri vermeyecekti. Bu şartlarda 17 Aralık’ta Türkiye’ye müzakere tarihi verilemez. 2005’in Aralık ayına kadar beklemeniz gerekir.
GÜL: Sayın Bakan gizli görüşmeleri bu şekilde açık taleplere dönüştürürseniz AB sürecine nokta koyma aşamasına geliriz. Sayın Başbakan’ın bu teminatları devlet adına vermesi zaten imkansız. Sayın Başbakan, söylediğiniz garantileri ancak partisinin hedefleri ve kararları olarak verebilir ki, bu bile AK Partinin bölünmesi anlamına gelir. Biz bunları partinin yetkili organlarında tartışmadık bile.
BOT: Bu sizin sorununuz. Sayın Erdoğan AB’ye açık çek verdiğini, her şeyi müzakere edebileceklerini, devletin tüm organlarının hükümete yetki verdiğini, Türkiye Cumhuriyeti adına tek yetkili olarak müzakere ettiğini hem Chirac’a hem de Schröder’e ifade etmişler.
GÜL: Sayın Bakan, Türk Anayasal Sistemi’nde iktidar, kurumlar arasında dağıtılmıştır. Türkiye’de de aynen Hollanda da olduğu gibi demokrasi vardır. Dolayısı ile sayın Erdoğan tek ve tam yetkili olarak atanamaz.
BOT: Biz AB olarak sayın Erdoğan’ın Alman ve Fransız liderlere verdiği sözler üzerinden müzakereyi takip ederiz.
GÜL: Ama AB de Kıbrıs’la ilgili hiçbir sözü tutmadı.
BOT: Türkiye’nin Kıbrıs’ı işgaline prim veremeyiz.
GÜL: Türkiye bu şartlar altında AB sürecini terk eder. Sayın Erdoğan dahi bu süreci devam ettiremez.
BOT: AB için Türkiye vazgeçilmez değil. Karar size ait. AB olarak biz de müzakereleri askıya alabiliriz.
GÜL: Türkiye AB’yi vazgeçilmez olarak görmüyor zaten. Biz bu bölgede yeni atmosfer oluştururuz.
BOT: O zaman Türkiye’ye iyi çalışmalar dileriz.
TÜRK HALKINI KANDIRMAK
Ki…
“17 Aralık” tarihi öncesinde, AB’li bürokratlarla yapılan başka görüşmeler de var.
AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Günter Verheugen ile Başbakan Erdoğan arasında geçen görüşme de böyle bir görüşme.
Türkiye’nin, AKP iktidarı süresinde, nasıl yönetildiğine örnek teşkil etmesi açısından, tarihe not düşmek adına, bu kritik diyalogları aynen aktarıyorum:
ERDOĞAN: Selamlar…
VERHEUGEN: Selamlar, hoşgeldiniz sayın Başbakan.
ERDOĞAN Selamlar, teşekkür ederim sayın Verheugen.
VERHEUGEN: Kurye ile ilettiğiniz mesajları aldım. İşbirliğinden memnun kaldığınızı tahmin ediyorum.
ERDOĞAN: Kesinlikle. Teşekkür ediyorum. Bizi iç kamuoyunda rahatlattınız. Operasyonumuzu kusursuz yaptık. Ayrıca ekonomik anlamda da rahatladık. Zannediyorum siz de sonuçtan memnunsunuz.
VERHEUGEN: Ben ve background çok mutluyuz.
ERDOĞAN: Mükemmel bir senaryo idi. Arka planı bilinse her iki taraf da vaziyeti toparlayamazdı.
VERHEUGEN: AB’nin buradan gönderdiği mesajları ve sizin çıkışınızı nasıl da siyasal taktikteki başarı olarak yansıttılar. Ekibinizi kutluyorum. Herkesi hipnotize ettiniz.
ERDOĞAN: Aslında bir ara çok korktuk. Medya kontrolden çıkabilecek kadar uçlara gitmişti.
VERHEUGEN: AB taraftarı gibi görünen bir hayli entelektüel var. Son yapay krizde gerçek renkleri belli oldu. Sizin için tehlikeli bir siyasal zemin var. Entelektüelleriniz daha çok ABD yanlısı. Medya da görünürde destek veriyor. AB’ye yönelik çıkışınız kamuoyu, medya, devlet ve uluslararası destek açısından dehşet dengesinde olduğunuzu ortaya koydu demiştim. Bu arka plan 17 Aralık’ta işinizi çok zorlaştıracaktır.
ERDOĞAN: AB sürecini tam anlamıyla kontrol altında tuttuğumuzu söylemek mümkün değil. Sanıyorum sizin için de aynı husus geçerli.
VERHEUGEN: Hımm…
ERDOĞAN: Kamuoyu, özellikle halk AB’den tarih alacağımızdan emin görünüyor. Fakat biz hükümet olarak tersi bir durumun olabileceğini fazla vurgulayamıyoruz. İlerleme raporu olumlu ya da olumluya yakın çıksa elimiz güçlenecek. Benim size gönderdiğim kurye raporun olumsuz çıkacağında ısrarlı.
VERHEUGEN: Benim de kontrol edemediğim süreçler ve odaklar söz konusu. Benim pozisyonumu da bilmeniz lazım. Sonuçta ben burada söyleneni yapıyorum. Ancak ne siz ne ben çok açık sözlü olabilme şansına sahibiz. Limitler sınırlı. Ben ‘çok açık evet’ ve ‘çok açık hayır’ anlamına gelmeyecek diplomatik bir dil kullanmakla görevlendirildim.
ERDOĞAN: Peki ‘zina krizi’ ile bizim bu süreci yöneten organizasyonlara hazine borçlanması üzerinden aktardığımız kaynaklar ‘evet’ ibaresinin ağırlığını artıracak kadar tatmin edici olmadı mı?
VERHEUGEN: Sayın Başbakan, bu tür kaynaklarla sınırlı sayıda odağı kısa süreli susturabilirsiniz. İlerleme raporundan sonra daha derin krizler yaratılabilirse o zaman elde edilecek kaynaklarla çok fazla odağı etkileyebiliriz. Bu durumda Türkiye için daha pozitif bir resim oluşur.
ERDOĞAN: Sayın Verheugen, bu süreçleri kontrol edemezsek kaynak yaratalım derken sayın Yılmaz gibi kendimizi Meclis dışında bulabiliriz. AB’ye alınmanın ne kadar güç olduğunu hatta imkansız olduğunu sık sık vurguladınız. İmkansız bir amaç için yapacağımız zorlamalar sizi etkilemez ama ben de sayın Yılmaz gibi Yüce Divan’a kadar gidebilirim.
VERHEUGEN: Bu süreci ülkeniz açısından değil de kendiniz ve siyaset dışı ekibiniz açısından değerlendirmenizi tavsiye ederim. Böyle yaparsanız ülkeniz zarar görebilir ama sizler çok kazançlı çıkarsınız. Muhtemelen ABD son anda AB sürecini askıya alacak perde arkası ajitasyonlar yapabilir. Kaldı ki bunu ABD yapmasa bile AB’nin içinden Türkiye’yi istemeyen unsurlar bir anda süreci iptal edebilirler.
ERDOĞAN: Sayın Verheugen, bizim zamana ihtiyacımız var. Ben bunu Schröder’e söyledim. Yine söyleyeceğim. Almanya ve Fransa bize ‘evet’ deseler bile birliğin içindeki dengeler, demografik ve politik projeksiyonların önümüzdeki en büyük engel olduğunu siz söylemiştiniz. Şimdi halka karşı bir söylem mühendisliği yani yeni bir AB süreci dili oluşturmamız gerekecek. Bize bu konuda yardımcı olur musunuz?
VERHEUGEN: Kıbrıs’ta olduğu gibi bir yöntemden bahsediyorsanız bunun için bizimle değil, Ankara’daki gizli danışmanımızla görüşmeniz gerek. Kıbrıs’ta her şeyi 1974 yılındaki başlangıç noktasına döndürdünüz. Ve kamuoyu bunu anlamadı. Kıbrıs’ta hiçbir ilerleme kaydetmediğinizi yarın ifşa edenler çıkabilir.
ERDOĞAN: Sayın Verheugen, bu ifşanın zararlarını çift taraflı çekeriz. Ben ‘zina’ krizinde olduğu gibi karşılıklı işbirliğinin devamını istiyorum. AB süreci çıkmaza girse bile sürecin devam ettiğini uluslararası kamuoyuna inandırabilirsek biz kendimizi kurtarmış oluruz.
VERHEUGEN: Sayın Başbakan, bu konuyu sizin gizli danışmanınız (Alon Liel) ve onun perde arkası (A Takımı) ile konuşsak daha iyi olur. Bu sürecin yönetiminde anlaşırsak AB hususunda da başa dönüşü bir kazanım olarak kamuoyunuza ve uluslararası çevrelere deklare edebilirsiniz. Ama dediğim gibi perde arkanızla konuşmak daha rasyonel olacak.
ERDOĞAN: O halde şimdi medyanın karşısına krizi aştığımızı TCK’da gerekli düzenlemeleri yapıp kanunu TBMM’den geçirebileceğimizi açıklayabiliriz değil mi?
VERHEUGEN: Sizin gizli danışmanınızla mutabık kalalım önce. Siz bir arayıp görüşmeyle ilgili bilgi verirseniz biz basın toplantısını yaparız.
ERDOĞAN: Sizinle bu konuda işbirliğimiz devam edecek. Şimdi ben Türkiye’de ayağa kalkan çevreleri yatıştırmak zorundayım. Çünkü onlar zina krizinin yapay olduğunu bilmiyorlar. Siz, gizli danışmanımla özel olarak bir araya gelirsiniz.
VERHEUGEN: Onunla değil. Onun organizasyonu (A Takımı) ile.
ERDOĞAN: Tamam Sayın Verheugen, bu görüşme gerçekleşecek. Biz basın toplantısı yapıp krizin sona erdiğini açıklayalım.
VERHEUGEN: Türkiye’yi anlamak gerçekten zor. Sizlerin diplomasinizi senaryolara yönelik çalıştırmanız enteresan.
ERDOĞAN: Anlıyorum.
VERHEUGEN: Basın toplantısına geçebiliriz.
(…)
Ve…
Son olarak…
Söz verip tutmamayı bir yaşam biçimi haline getiren Başbakan Erdoğan’ı hem içte hem de dışta zor günler bekliyor.
Anadolu’da “Ak günler” özleminin yerini “Ak’çeli günler” alalı çok oldu!
2006’nın ilk çeyreğinde Kara Kuvvetleri, büyük bir değişimin altına imza attı!
Yeni bröveye, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın siluetini yerleştirdi.
Türkiye’de bir dönem kapanıyor!
Yeni, yepyeni bir dönem başlıyor.
Gazi, Başkent Ankara’ya yeniden çıkartma yapıyor!
Erdoğan’ın “Başvekil” olmak için Batılı devlet adamlarına verdiği ölçüsüz sözler ve içine düştüğü Ak’çeli ilişkiler ağı başını iyice belaya sokmuş durumda!
“Pazarlamacı siyaset” de, “tüccar politikacılık” anlayışı da, Başkent Ankara ve Batılı Başkent’lerde son günlerini yaşıyor!
Görünen o ki, Kasımpaşalı Tayyip’in “Başbakanlık serüveni” Yüce Divan’da son bulacak!
Sevgiler
Hayrullah Mahmud
25 Ocak 2006
——————
RAP… RAP… RAP…
————————
Sevgiler
9 Haziran 2010
Hayrullah Mahmud Özgür
