İki kıtaya yayılmış olan İstanbul, içinde binlerce çelişki barındıran bir şehir.
Türkler siyasi gerilime ve adrenalin kriziyle yaşamaya alışkın ancak 12 Haziran seçimlerine giden bu süreçte ikisi de tavan yapmış durumda. Arap Baharı’nın demokrasi isyanları ve Avrupalı piyasaların mali kargaşası arasında kalan Türkiye tekrar bir yol ayrımında görünüyor.
Ülke bugünlerde ister kimi milliyetçi siyasilerin seks skandalları, ister Kürt sorunu, ister internet kısıtlamaları hakkında olsun, bir tartışma çılgınlığı yaşıyor. Kısmen toplumun fazla kutuplaşmış olmasından dolayı, her tartışma anında siyasi bir sorun haline geliyor.
Köy yumurtalarının faydalarından bahsederken bir anda konu 24 yaş altındakilere alkolü yasaklayan kanun teklifine dönebiliyor. Geçenlerde annemi aradığımda komşu kadınlarla çay ve börek yiyip içiyordu. Ne konuştuklarını sorunca, “Her zamanki gibi siyaset!” dedi.
Ev kadınları veya emekli öğretmenlerin birbirlerine pasta tarifleri verdikleri veya fulya yetiştirmek hakkında konuştukları günler geride kaldı. Çay partilerinin en sevilen konuları, Türkiye’de demokrasinin geleceği ve Ortadoğu için bir örnek oluşturması gerekip gerekmediği. Siyasetçilere ve siyasi kurumlara son derece az güvenen, sivil toplumun henüz serpilmesi ve demokrasinin olgunlaşması gerektiği bu ülkede komplo teorileri de hiçbir zaman eksik olmuyor.
Geçenlerde bir okuyucu, yayıncıma, kitaplarımdan birinin kapağındaki pembe rengin kasıtlı bir tercih mi ve oradaki kalp resminin bir simge mi olduğunu, eğer öyleyse bunun gizli bir mesaj mı olduğunu sormuş. Yayıncımsa pembenin sevecen, hoş bir renk olduğunu kalbin de sadece bir kalp olduğunu söylemiş.
Türkiye karmaşık, dinamik ve geleceğe bakan bir ülke. Aynı anda birçok yöne gidebildiği için siyaset uzmanlarına hayatı zorlaştırabilir. Türk aydınlarının değişmez şakalarından birine göre, ülkenin demokratik seyri Osmanlı ordusunun yürüyüşünü andırır. Yani yüksek sesli vatansever ezgiler arasında iki adım ileri, bir adım geri gidilir.
Son yıllarda ekonomi iyiye gitmekle beraber girişimciler takdir edilmediklerini düşünüyor. Türk medyası aşırı soldan aşırı sağa kadar türlü görüşleri yansıtsa da ifade özgürlüğü hâlâ güvence altında değil. Kitaplar aleyhinde davalar açılabiliyor. Nitekim son zamanlarda William S. Burroughs’un “Yumuşak Makine” ve Chuck Palahniuk’un “Ölüm Pornosu” adlı kitaplarının yayıncılarına karşı pornografi suçlamasıyla dava açıldı.
Kürt sorunu bazen içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Fakat bir bakıyorsunuz, çoğunluğu Kürt olan mahkûmların 1980’ler boyunca sistematik olarak işkenceye maruz kaldığı Diyarbakır Cezaevi incelemeye alınıyor. İşkenceciler yargı önüne çıkarılacak.
Genel olarak ülkenin kriz üretmek, sonra da şaşırtıcı bir hızla onları çözmek konusunda kayda değer bir yeteneği var. Cinsiyet eşitliği politikası da çelişkilerle dolu. Kadınlar medya, reklam, sağlık, sanat ve akademi dâhil olmak üzere birçok alanda etkin. Bilim kadınlarının toplam sayısı bazı Avrupalı ülkelerden daha fazla.
Televizyona baktığınızda yetenekli kadın şarkıcı, oyuncu, sunucu ve gazeteci sayısının ne kadar çok olduğuna şaşırırsınız. Ancak kırsal kesimde hâlâ namus cinayetleri işlenebiliyor. Mecliste erkeklerin büyük bir ağırlığı var ve günlük siyasetin dili de açıkça maço.
Önde gelen bazı kadınlar erkek egemenliğine meydan okusa da bazıları onu benimsiyor. Büyük şehirlerde erkek ve kadın eşcinseller, transseksüeller taleplerini açıkça dile getiriyor. Fakat İstanbul Politikalar Merkezi’nin “Türkiye’de demokrasi algısı” konulu yeni bir anketinde katılımcıların yarısı, eşcinsel bir komşu istemediklerini ifade ediyor.
Amerikalı ve Avrupalı dostlarım sık sık Türkiye’yi takip etmekte zorlandıklarını itiraf ediyorlar. Aynı sorunu biz Türkler de bazen yaşıyoruz; kendimizi anlamak hiçbir zaman kolay olmadı. Gerçek şu ki, bazı toplumlar kendi iç dönüşümlerini büyük ölçüde tamamlamış ve sadece önceki nesillerin eserine rötuş yapıyor. Bazıları ise hâlâ oluşum aşamasında.
Türkiye’nin, ekonomi yönetimi ve dünyanın dört bir yanıyla ticaret yapmak konusunda Avrupa’ya öğretecekleri olabilir ancak özgür bir toplumu perçinlemek konusunda onlardan öğreneceği çok şey var. Öte yandan Arap Baharı’nı yaşayan kuzenlerimiz içinse Türkiye, İslam’ın gereklerine de saygı gösteren bir demokrasi örneği oluşturuyor.
Kitap imza günlerimde değişik kesimlerinden okuyucuları (Aleviler, Sünniler, feministler, muhafazakârlar, solcular, liberaller, mistikler, agnostikler) görmek beni yüreklendiriyor. Türkiye’nin geleceğini şekillendirecek olan da bu kişiler olacak. Ülkenin gideceği yön yalnızca insanlarının iyi niyetine ve demokrasinin gücüne değil, Avrupa’nın istikrarlı laik-Müslüman bir toplumu benimseme kabiliyetine de bağlı.
Doğru, çoğulcu yaşamın bir parçası olmayı öğrenmek zamanımızın en büyük sınavı. Fakat bu sınavdan geçen yalnız Türkiye değil.
Elif Şafak
