AnasayfaAlaturka OnlineUsta Gazeteci İlker Sarıer Yazıyor: Türk Ruleti

Usta Gazeteci İlker Sarıer Yazıyor: Türk Ruleti

magnum

Büyük tarihi tecrübeyle Türkler kendi Ruletlerini Keşfetti. Usta Gazeteci İlker Sarıer Yazıyor: Türk Ruleti.

Memleketlerine ve İstikballerine karşı is çevirenlerin eline birer toplu tabanca verilmiş, tetiğe her bastıklarında intihar ettiklerinin farkinda değiller.

Usta Gazeteci İlker Sarıer Yazıyor: Türk Ruleti

BÜYÜK TARİHİ TECRÜBEYLE TÜRKLER KENDİ RULETLERİNİ KEŞFETTİ. MEMLEKETLERİNE VE İSTİKBALLERİNE KARŞI İŞ ÇEVİRENLERİN ELİNE BİRER TOPLU TABANCA VERİLMİŞ, TETİĞE HER BASTIKLARINDA İNTİHAR ETTİKLERİNİN FARKINDA DEĞİLLER.

MECLİS’TEN, MEDYA’DAN, İŞ DÜNYASINDAN VE DAĞLARDAN GELEN TABANCA SESLERİNİN SEBEBİ BUDUR.

……………………………….

Türkiye’deki “büyük hesaplaşmayı” medya üzerinden takip etmek ve geniş fotoğrafın ana hatlarını tespit etmek her geçen gün biraz daha kolaylaşıyor.

Flu görüntü yerini netliğe bırakıyor, aktörler gerçek yerlerine geçiyor, ayrıntılar belirginleşiyor.

Aslında Turgut Özal’ın iktidara taşınması ile tasarlanmıştı büyük plan.

Türkiye, Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmeyi planlayan küresel güç odaklarına hizmet edecek hale getirilecekti Özal’la birlikte…

Demirel-Ecevit ikilisi bu oyunda işe yarar değillerdi.

Yeni sözler söyleyecek, milletin gözünü boyayabilecek, ülkeyi Batı’nın finans kapital hükümranlığına tamamen açacak bir iktidar olarak tasarlanmıştı Özal’ın yönetimi…

Bunun önce politik, psikolojik şartlarını hazırladılar, sonra da 12 Eylül darbesine ışık yaktılar. Yaygın deyimle çayın taşı ile çayın kuşunu vuruyorlardı. Asker, kan gölünü durdurduğu için yine “kahraman” oluyor, seçmenin önüne koyduğu sandıkla da Özal’ın yolunu açıyordu.

Askeri yönetim, sağı solu bir güzel patakladı, yaramaz gençleri terbiye etti, milletin gönlünü hoş etti, sonra sandığı seçmenin önüne koyarak Özal iktidarına “demokratik yolu” açtı bir güzel.

Özal iktidarını bir tür kurtuluş, bir çeşit devrim gibi algılayan veya öyle zanneden eski solcular, demokratlar, liberaller, globalistler, küreselciler, “dört eğilim”e giren muhafazakârlar, MHP kaçkınları, kimi yazarlar ve başyazarlar falan, bir yandan Özal’ı alkışlarken, bir yandan da “darbecilikle” suçladıkları askerlere veryansın etmeye başladılar.

Kardeşim böyle demokrasi mi olurmuş, burası muz cumhuriyeti değilmiş, nasıl olur da erken kalkan darbe yaparmış filan…

Nazlı Ilıcak’ından, Mehmet Barlas’ına, Taha Akyol’undan, Engin Ardıç’ına, Altan biraderlerden, Hasan Cemal’inden Cengiz Çandar’ına kadar nice kalem, Özal ile hazır demokrasi de gelmiş iken, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni “dövmeye” soyundu.

Artık globalizm vardı.

Küreselcilik Türkiye’yi açacak, dünyaya entegre edecekti.

Bu mürekkep yalamış tayfa, bu defa Özal iktidarını yalıyordu; kamuoyunu cezbedecek söylemleri birbiri ardına sıralayıp “görevini” yaparken, ülkenin kuruluş felsefesinde vücut bulan “tam bağımsızlık” ideolojisini, özel toplumsal dokusunu, cumhuriyet değerlerini ve kazanımlarını bir kenara bıraktı.

Ha babam de babam, memleketin koruyucu kurum ve kuruluşlarına “statükocular” adı altında saldırıp, kendilerine muhalefet eden herkesi darbeci olarak yaftalarken bir sorunun cevabını vermeye hiç yanaşmadılar:

Onların yere göğe sığdıramadığı “Özal iktidarını” Türkiye’ye monte eden politik ortamı bizatihi 12 Eylül askeri darbesi yaratmıştı.

12 Eylül’ün muktedir komutanı Kenan Evren’in, 1983 seçimlerine hazırlanıldığı günlerde, Turgut Sunalp’ın kurduğu MDP’yi açıkça “işaret” etmek suretiyle seçmeni “tersten” nasıl da Özal’ın ANAP’ına yönlendirdiği hala hatırlardadır.

Peki nasıl oluyordu da, askerler “kötü” iken, askerler eliyle iktidara taşınan Özal “iyi” oluyordu.

Özal’ı elleri patlarcasına alkışlayanların, bu iktidarın esasta askerler eliyle zirveye taşınmış olduğunu görmemeleri mümkün müydü? Tabii ki değildi, olanı biteni domuz gibi görüyorlardı, yaptıkları sadece ellerine verilen ev ödevini, kulaklarına sufle edilen vazifeyi ifa etmekten ibaretti yani büyük plana göre kamuoyunu hazırlamaktı.

Önce bilinçler yarılacaktı, sonra ülke yarılacaktı.

Aksi halde Cengiz Çandar gibi bir tilkinin, Özal’a danışman yazılmasının, yıllar sonra işi Tayyip Erdoğan’ın yanağını okşamaya kadar götürecek Mehmet Barlas’ın Özal’a “ikinci Atatürk” muamelesi çekmesinin izahı bulunabilir miydi?

Yıllarca solculuk ve sosyalistlik yapmış Çetin Altan ile mahdumlarının o güne kadar “takunyalının teki” olarak bilinen Özal’a beslemeye başladığı ilahi sevgi başka nasıl izah edilebilir.

Aynı çevreler 12 Eylül darbesinin dış “arka planını” da hiç sorgulamıyor, sadece Türk ordusuna küfretmekle yetiniyorlardı. Tıpkı Özal iktidarının arka planını sorgulamadıkları gibi…

Tıpkı, 28 Şubat sürecinde “çok mağdur olduk” edebiyatı ile andıççı paşalar üzerinden Türk Silahlı Kuvvetleri’ne düşmanlık yaratmaya çalıştıklarında, o sürecin “dış arka planını” es geçtikleri gibi…

Türkiye’nin zihinlerine monte edilen küreselciliğin en büyük teşaronluğunu üstlenen Çetin Altan’dan veya Mehmet Barlas’tan (ötekileri saymıyorum) şimdiye kadar  Neo-conların BOP projesine dair bir analiz, bir tek cümle duydunuz mu?

Ya, 16. Lui’nin poposundaki kıllara kadar entelektüel detaylara girebilen Engin Ardıç’tan…

Ya da Aktütün veya Dağlıca saldırılarında sırf askere “çakmak” için stratejist kesilen Nazlı Ilıcak’tan…

Ya da Mehmet Altan’dan veya onun klonlanmış ikizi Eser Karakaş’tan BOP dayatmasının daha Clinton zamanında devreye sokulan ABD’nin yeni stratejik konseptine dair tek satır yazı okuyan var mı?

Bütün bu çete herkesi kör alemi sersem zannetmeyecek kadar “uyanık” olduğuna göre bu “suskunluk” ve “bilmezliklerinde” bir sebep bulunmalı değil midir?

Ellerinde kalem var, her gün köşelerinde, televizyon programlarında atıp tutuyorlar, hadi cevap versinler bakalım:

Erbakan iktidarını kenara çeken ve onun medyadaki yandaşı birkaç liberal yazarı “yerinden” eden 28 Şubat süreci, aslında müstakbel AKP iktidarını hazırlamıyor muydu?

Operasyon bu defa,  bir darbe ile değil, birkaç andıççı general eliyle gerçekleştiriliyor, Kemal Derviş ve arkadaşları marifetiyle küresel sermayenin aktörlüğünde tamamlanıyordu.

Erbakan “hapis tehdidi” ile evine gönderiliyor, genç, hırslı ve açgözlü gençler öne çıkartılıyordu, AKP tabelasıyla…

O halde, 28 Şubat sürecinde “bir takım” liberal yazar ve gazetecinin “andıçlanması”, AKP’nin iktidarını hazırlayan oyunun bir parçası olmalıydı ki, bütün bu arkadaşlar AKP iktidarı ile birlikte, medyanın en güçlü ve mutena köşelerine oturtuldular.

Mehmet Barlas gibi tecrübeli bir yazarın şunu merak etmesi gerekirdi:

28 Şubat, yalnızca birkaç yazarı işinden etmek için tasarlanmış olabilir mi?

Türkiye’de derin devletin cirit attığını, istediği zaman istediği yazarı, çizeri, siyasetçiyi ve hocayı “ortadan kaldırdığını” savunanlar da bu kimseler olduğuna göre; “28 Şubat post modern darbesi” de “güya” derin devletin işi olduğuna göre, bu ne kadar şefkatli bir derin devlet operasyonuymuş ki, Mehmet Barlas ile Mehmet Ali Birand’ın sadece “ekmekleriyle” oynamakla yetinmiş!

Mehmet Barlas, Mehmet Ali Birand, Cengiz Çandar gibi birkaç gazetecinin andıçlanması “tamamlayıcı” bir yan operasyon gibi görünüyor oysa. Taçlandırılıp vazifeye koşulmadan önce “mağdur” görüntü vermek için…

Andıç belgelerinin, bir nefer üzerinden malum gazetecilere sızdırılarak andıççı paşaların deşifre edilmesi de amacı apaçık gösteriyor zaten.

28 Şubat’ın asıl hedefi, Erbakan’ı temelli uzaklaştırmak suretiyle AKP iktidarının şartlarını pekiştirmekti.

O süreçte, tamamlayıcı anlamda ekon-politik daha ne operasyonlar yapıldı, hepimiz yaşadık.

Anımsayınız:

2002 seçimlerinden önce rahmetli İsmail Cem ile Kemal Derviş’in YTP’si, bir süre kamuoyuna umut gibi sunulmuş fakat son saniyede sahneden çekilerek, kitleleri AKP’ye yönlendirme işini pekâlâ başarmıştı.

Cem Uzan’ın, 2002 seçimleri öncesinde parayı bastırıp Tank Hasan’dan (eşi bulunmaz demokratlarımızdan Hasan Celal Güzel) parti satın alıp girdiği seçimlerde, yüzde 7.5 ile barajın altında kalmasına rağmen, AKP’yi iktidara nasıl taşıdığını anımsayalım.

AKP’nin ikinci seçim sınavı 2007 öncesinde, Mehmet Ağar ile Erkan Mumcu’nun sanki bir “seçenek” üreteceklermiş gibi kamuoyunu kazıklayıp, ardından sırra kadem basarak AKP’nin yolunu açmış olmaları da “oyunun” ne kadar kapsamlı yürütüldüğünü aşikar ediyor.

Bütün bunlar, Türkiye’deki politik ortamların küredeki büyük oyun kurucular tarafından dizayn edilmekte olduğunu; liberal-muhafazakâr gazeteci tayfasının “sığ” ve maksatlı olarak içi boş demokrasi tartışmaları ile gerçekleri gizlemeye çalıştıklarını da açıkça göstermektedir.

AKP iktidar sürecinin pratikte “deşifre ettiği” bu gazeteci-yazar çetesi her ne kadar içine düştükleri sefil durumun farkında değilmiş gibi yapsa da maalesef durum bu.

Sistemin tıkır tıkır işlediğini düşünüyor olmalılar ki; bundan 30 yıl önce ülkeyi gayri-milli hedeflere açık hale getirmekle görevlendirilmiş Özal’ı nasıl olup da “muazzam devrimci” diye kaktırmaya çalıştılarsa, şimdi de demokrasinin “de”sini tedris etmemiş Tayyip Erdoğan’ın da anayasa paketiyle memlekete demokrasi getirmekte olduğunu saçmalıyorlar.

Hikmetinden sual olunmaz demokrat Erdoğan, koymuş çuvala 500 kilo demokrasiyi, kan ter içinde memlekete taşıyor. Duygusal gazetecilerimiz böyle bir başbakanı alkışlamaz, saygı duymaz, önünde ceketini iliklemez, yanağını okşamaz de ne yapar?

İsteyen istediğinin istediği yerini okşar, kıskanmayız, karışmayız da…

Ama cevap isteriz:

Tam da şu günlerde, güdük anayasa değişikliği paketi üzerinden 12 Eylül darbecileri ile tarihi hesaplaşmaya girdiğini “feryad” figan anlatmaya başlayan Tayyip Erdoğan, acaba yıllarca elini öptüğü Erbakan’ı iktidardan alaşağı eden 28 Şubatçı Çevik Bir’den niye 8 yıldır hesap sormadı, soramadı?

Onu ve hempalarını sonradan Jinsa’dan ödül alacak olan Çevik Bir iktidara getirdi de ondan! Nitekim aynı Jinsa, daha sonra Erdoğan’ı da büyük bir ödülle taltif etmiş değil miydi?

Jinsa’dan ödüllü Çevik Bir’in, Kraliçe’den ödüllü Abdullah Gül tarafından Çankaya’da ağırlandığını nasıl da unutabiliyorlar?

12 Eylül’ü gerçekleştiren Kenan Evren Abdullah Gül tarafından Çankaya’da her arzu ettiğinde ağırlanmıyor mu sanki?

12 Eylül’den hesap sorulsun diye verilen önerge, Meclis’te AKP milletvekilleri tarafından reddedilirken, Gül ve ekibi, 12 Eylülcüleri ve 28 Şubatçıları sevgiyle bağrına basarken, Erdoğan meydanlara çıkmış “12 Eylül’den hesap soracağız” diyorsa, bunun bir tek izahı kalır.

Rüyasında aksakallı Karl Marx’ı görmüştür ve “proleter devrimci” olmaya karar vermiştir. Nasıl ki eski proleter devrimciler, son dönemde birer birer rüyalarında Fethullah Gülen hocayı görerek AKP’li oldularsa…

…………………..

Gazetecilik mesleğinin emrettiği cihetle bendeniz medyadaki kepazeliklerle ilgiliyim, bu nedenle sahte demokrat ve liberallerin maskelerini düşürmeyi memleket hizmeti olarak algılamaktayım. Bu manada Tayyip Erdoğan’ın kişisel istikbali ilgi alanım dışındadır, Cenab-ı Hakk’ın inayeti olursa kendisinin çocuklarına bağışlanmasını da dilerim fakat acı olan şu ki, kendisini destekleyen liberaller kâşanelerinde viski içip laf üzerine laf icat etmekteyken, Tayyip Erdoğan bir zamanlar BOP eş başkanlığına soyunmuş olmasının, şimdilerde de bu gayya kuyusundan nasıl çıkacağının hesapları ile uykusuz geceler geçirmektedir.

Meclis’te konuşurken döktüğü gözyaşları da 12 Eylül’de asılan gençlere üzüldüğünden değil, asaplarının feci şekilde bozulmuş olmasındandır.

Ama olsun, ne gam!

Liberal tayfa gazlamaya devam etmekte; yürrrüü Tayyip Erdoğan, işte demokrasi getiriyorsun, kim tutar seni, şeklinde…

Gazeteciler, yazarlar, rektörler, profesörler, askerler, yurtseverler aydınlar aylar yıllardır tutuklu olarak “yargısız infaza” uğramaktaymış ne gam!

Fransız ve İngiliz demokrasisini yerlere göklere koymayan bu zevat, bir Dreyfus davasında Emile Zola’nın duruşuna baksınlar, bir de Silivri davalarında kendilerinin duruşuna baksınlar da utansınlar…

Ama kim bilir Mehmet Altan’a diploma aldığı Saint Josef’te hocaları Dreyfus davasını okutmamışlardır belki de.

Türk medyasının en züppe fransızlarından Engin Ardıç’a gene Dreyfus davasını hatırlatmayı bile zul addederim. Deniz Baykal da ansızın kasetlenip paketlenince oyuncaksız kaldı fakir!

Mahkeme kapısı yok, sanık sandalyesi yok, gözaltı yok, tutuklama yokken sırf gazetesinden atıldı diye yıllarca gözyaşı döken Mehmet Barlas’ın, Mustafa Balbay’ın 500 günlük tutukluluk haline nasıl sessiz kalabildiğini görmüş olsalardı, hukuk mektebindeki hocaları verdikleri diplomayı geri isteyebilirlerdi.

Yine güya hukuk formasyonlu Çetin Altan, Erzincan başsavcısı İlhan Cihaner’in “özel yetkili” bir başka savcı tarafından tutuklandığı şartlarda, Köyceğiz’den çiçek böcek yazıları kaleme almaktaysa, ben daha size ne diyeyim?

Anlatsınlar bakalım, dünyanın hangi demokrasisinde kalmış, eski sefil sistemdeki DGM benzeri mahkemelerin “özel yetkili mahkemeler” şeklinde devreye sokulup işletilmesi?

Ülkesinin “milli ordusu”na saldırmakta ustalalığı ile aşk romanı ustalığını geride bırakan Ahmet Altan, “özel yetkili savcıları” ihdas eden Terörle Mücadele Kanunu’nun ne amaçla çıkartılmış olabileceğini ve nasıl kullanıldığını düşünemeyecek kapasitede olabilir mi hiç?

Bunlar anlı şanlı liberal tayfa ise; Amerikanın en sahici liberal devlet adamlarından başkan Wilson’ın “Gerçek liberaller bilhassa hükümetlerin gemi azıya almalarına en fazla karşı çıkması gereken kişilerdir” düsturunu bilmeleri gerekmiyor mu?

Pekala bilirler de…

AKP hükümetinin ve bu politik gücün önünde sustalı maymuna dönmüş olmalarının başka sebepleri vardır.

………………….

AKP iktidarı, ne idüğü belirsiz Kürt açılımını, ülkenin ünlü düşünürleri Orhan Gencebay, Cem Yılmaz, İclal Aydın, Ediz Hun, Yılmaz Erdoğan, Hülya Avşar, Oktay Kaynarca, Kenan Işık, İzzet Günay, Necati Şaşmaz, Şerif Gören, Şafak Sezer, Ata Demirer, Mustafa Altıoklar, Özcan Deniz, Lale Masnu, büyük halk sanatçısı(!) Metin Akpınar, Mehmet Ali Erbil, nam-ı diğer Recep İvedik vesaire ile sürdürmeye çalışırken, öbür taraftan da KCK tutuklamaları adı altında kamyon kamyon adam içeri alıyorsa, bu nasıl bir açılım olmuş oluyor?

Roman açılımı yaptılar, 50’şer papel dağıttılar, romanlar evlerine gitti, açılım bitti. Şehirlerde romanların oturdukları yerleri dozerlerle yıkıp “rant” üretimine tam gaz devam ediyorlar.

Futbolcularla “açılım toplantısı” yapıldı, fukara topçular ağızlarına yem torbası takılmış beygirler gibi kafaları sallayıp gittiler, geriye yandaş medyada estirilen açılım rüzgârları ile vıcık vıcık iktidar yağcılığı kaldı.

Alevi açılımı elde patladı. Maksat alevileri bölmekti, yemediler.

Tayyip Erdoğan, kadın örgütlerini topladı, içli konuşmalar yaptı, sonunda “kota istemiyoruz” diyen kadınlara, “Ama ben kadın erkek eşitliğine inanmıyorum” deyince bir çuval incir berbat oldu. Aslında orada harbi konuşmuştu, gerçekten de kadın erkek eşitliğine asla inanmıyordu, inanması mümkün değildi.

Bu dandik açılımları ülkeye demokrasi geliyor diye yutturmaya çalışan yazar çizer, liberal, muhafazakar tayfası ne yazık ki, AKP’nin açılım oltasına gelmeyen Türkan Şoray, Fatma Girik, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın, Tarık Akan, Zeki Alaysa, Müjdat Gezen, Müjde Ar ve Zuhal Olcay kadar olamadılar.

Fakat ne gam!

AKP’nin illüzyon entegre tesisleri tam gaz çalışmaktadır.

Bu tesislerde, hukuk, insan hakları, demokrasi ve evrensel anayasal kavramlar hepsi palavra. Bu tesislerde iş tutanların “demokrat” görünmeleri de sadece bir kamuflaj.

…………….

Bir yönüyle AKP’yi tam yol destekleyen, bir yönüyle de son hızla duvara toslaması için önünü açan bu “medya güruhu”nun, arka planları ne kadar farklıdır, ne kadarı AB’ci, ne kadarı İngilizci, ne kadarı Fransızcı, ne kadarı Almancıdır, bunu ancak tarih bilecektir fakat bu kudurganlığın sonu ne kendileri ne de AKP için hayra alamet görünmektedir.

Kötü kopyaları bir yana Mehmet Barlas, Hasan Cemal, Altan Biraderler, Tweeter’cı Nazlı Ilıcak, Fehmi Koru, Ali Bayramoğlu fasilesinin dönemsel duruşlarını bu millet mutlaka sorgulayacaktır.

Denilecektir ki; sizler yıllarca 28 Şubat andıçlamalarında “mağdur edilmiş” birkaç gazeteciyi milyonlarca kez dilinize doladınız, sadece andıççı generalleri değil, tekmil Silahlı Kuvvetleri sorgulayıp aşağıladınız da…

AKP iktidarında “sivil” biçimde andıçlanan, işlerinden atılan, açlığa mahkum edilen bir sürü gazeteciyi, yazarı nasıl oldu da hiç görmediniz, göremediniz?

Henüz anaokuluna devam eden yavrusuna yıllardır ekmek götüremeyen gazeteciler bulunduğunu nasıl görmezden gelebildiniz?

Boğaz’a nazır saray salonlarında çuvalla paraya televizyon tartışma geyikleri çevirirken, bu merhametsizliği yapan AKP iktidarının bir de üstelik kendini dindar diye empoze etmesine nasıl göz yumabildiniz?

Ne ki liberal sahtekârlar için konu değişmiyor:

General andıçlama yapınca kötü, sivil iktidar yapınca iyi.

Hadi “ergenekoncu” diye daha kafadan yargısız infaz ettiğiniz Silivri sanıklarının durumunu sorgulayacak cibilliyetiniz yoktu diyelim; gözlerinizin önünde usul usul çaktırmadan bir sürü gazetenin, televizyonun ve bir sürü gazetecinin nasıl dönüştürüldüğünü sorgulayacak vicdanınız da mı yoktu?

Bu medya üzerinde sürmekte olan sivil operasyonun yarın sizlere de nasıl dokunacağını siz düşünemediyseniz, “andıracak” hiçbir dostunuz veya yakınınız da mı yoktu?

Şu medya fotoğrafına bakın:

Eski kaşarlarla yeni cöllükler, Erdoğan’ın veya Gül’ün uçağına binmek için birbirini omuzluyor; MİT veya Emniyet tarafından yazar-yönetici diye payelendirilmiş saldırgan korosu gazete ve televizyonlardan kendilerinden olmayan herkese yaylım ateşi ediyor; masum insanlar 28 Şubattan beter biçimde televizyon haberleri ve gazetelerde hayâsızca andıçlanıyor; dürüstlük, mertlik ve liyakat değil “riya” ve haysiyetsizlik kıdem yapıyor; kamuoyunda bilinç yarılması işlemi tam gaz devam ediyor.

Söyleyin bana, buradan sağlam, ülkeye ve millete yararlı bir medya fotoğrafı çıkar mı, çıkmaz mı?

Çıkar deyin, kalemimi ebediyen terk edeyim!

Bir lise öğrencisini çevirin ve sorun, “bu hükümet demokrasi getiriyor mu” diye, bakın bakalım ne cevap alacaksınız?

Evlat, önce evde ailesinin yaşamına sonra da kendi haline bakacak ve gerçek cevabı verecektir:

“Hayır!”

Çünkü insanların sosyal, ekonomik ve kültürel yaşamları daha fazla parıldamaya başlamamışsa o ülkeye demokrasi gelmedi, gelmiyor demektir.

İşbu sebeple, Türk medyasında, gerçekleri korkmadan söyleyecekleri için lise üniversite öğrencileri değil, yukarıda adını andığımız kazık kadar adam ve kadınlar istihdam edilmektedir, hem de en mutena köşelerde…

Bulundukları yerler ebediyete kadar sürecekmiş hissi verilerek bir de…

Bütün bu medyatik unsurların “iktidarları” da esasen medyatiktir ve geçicidir.

Tıpkı AKP iktidarının geçiciliği gibi…

Siz bakmayın, Hıncal Uluç’un ve müritlerinin gün aşırı “gazetecilikte başarı kendinden söz ettirmektir” diye zırvalamalarına…

Manukyan da kendi mesleğinde en şöhretli noktadaydı. Ayşe Özyılmazel gibi yattan yata zıplayarak, kucaktan kucağa hoplayarak “yazarlık” yaparsan tabii kendinden söz ettirirsin.

AKP iktidarı nasıl ki, bütün dişiyle tırnağıyla, milyarlarca liralık iktidar güçleriyle, devletin imkânlarıyla, askerden, istihbaratçıdan, polisten, gazeteciden, akademisyenden devşirdikleri çeteleriyle iktidara ölümüne tutunmaya çalışıyorsa, medyadaki adamları da o şekilde tutunmaya çalışıyor.

Medyaya bakarsanız sanki Tayyip Erdoğan Başbakanlık konutunda “ınga” dedi, Abdullah Gül ise doğuştan Çankaya’lıydı!

Medyada yaşatılmaya çalışılan bu “güç odağı” gerçekte yoktur, yok hükmündedir.

Medyada iş tutanlar, Erdoğan-Gül ikilisinin bu güç zehirlenmesini “ebedi iktidar” zannedip, kendi “embedded” iktidarlarının tadını çıkarıyor. Bunlar, televizyon programlarına davet edildikçe kendisinden cevher keşfeden Rasim Kütahyalı tipinde açıkça görüldüğü gibi ya “embesil” ya da mayın merkebi olduklarından, AKP’nin aslında gerçek bir iktidar olmayıp tamamen “medyatik bir iktidar” olduğunu göremiyorlar.

Fakat bizim eski kulağı kesiklerin durumu bunlardan farklı…

Tayyip Erdoğan’a “çakma Sezar” misali Rubicon nehrini geçirecekler de ellerine ne geçecek çok merak ediyorum.

Geveze Hakkı Devrim’i sol başa koy, “araştırmacı” palavracı Tarhan Erdem’i sağ başa koy, araya da Mehmet Barlasları, Çetin Altanları, Nazlı Ilıcakları yerleştir. Ön tarafta da Fehmi Korular, Cengiz Çandarlar, Hasan Cemaller, Altan Biraderler, Engin Ardıçlar, Ali Bayramoğullarını çömelt.

Al sana takım fotoğrafı.

AKP iktidarının liberal-muhafazakar 11’i…

Takımın yaş ortalaması 65 üstü!

Bu yaşta adamları ne devlette ne de özel sektörde çalıştırıyorlar ama bunlar bulunmaz Hint kumaşı…

Bu tekaüt tayfa, papağan gibi her dakika Erdoğan ile Gül’ün demokratik cevherini yumurtlamak için görevde. Ama hayvan terli…

Binnetice…

Bunların eline ne geçeceğini bilemem, ama oyunun sonunda birilerinin eline bir şeyler geçecek, orası kesin.

…………………..

Kabul, milleti kerizlemeyi de iyi kıvırıyorlar:

NATO konsepti çerçevesinde Türkiye’de askerlerden erken kalkan darbe yapmaktaydı, 27 Mayıslar, 12 Martlar, 12 Eylüller, 28 Şubatlar hep bu kafanın ürünüydü, bunlar zaten ittihat terakki zihniyetinin devamıydılar, AKP gibi bir şans yakalanmışken artık tam demokrasiye geçme zamanı gelmiş olabilirdi. Hukukun temel ilkeleri, bu demokrasi beklentisi yüzü suyu hürmetine sineye çekilebilirdi.

AKP madem demokrasi getiriyordu, varsın gazeteciler, yazarlar, profesörler, rektörler, şairler, edebiyatçılar isterse 20 sene tutuklu yargılansındı, varsın sayısız gazeteci sivil dikta tarafından işinden ekmeğinden uzaklaştırılsındı.

Olar da bir zamanlar andıçlanıp ekmeklerinden olmamışlar mıydı?

Men dakka duka vaziyetleri yani…

Ama son tahlilde, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne medyadan “darbeciler” diye saldırılırken, nedense “darbeci” ordu bir türlü darbe yapmıyordu.

Artık en erken masasına oturan yazar, başlıyor Türk Silahlı Kuvvetleri’ne saydırmaya… Ertesi gün yüksek yargıya geçiriyor, ertesi gün Anayasa Mahkemesi’ni silkeliyor, üyelerini hırpalıyor.

Bir diğeri Büyükanıt’a saldırırken, ötekisi İlker Başbuğ’a ayar çekiyor…

Mehmet Altan “Malum General” başlıklı yazı yazarken, İlker Başbuğ’a “sabıkalı” muamelesi çekiyor…

Ahmet Altan’ın yönettiği Taraf gazetesi, kendi milli ordusuna bir düşman propaganda makinesi gibi saldırıyor.

Türkiye’de artık darbeler “out”, askere saldırmak “in”.

Bunları seyredip izledikçe hep o nihavend geliyor aklıma:

“Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime…”

AKP’yi destekliyorlar mı, yoksa kaçınılmaz sonu mu hazırlıyorlar meçhul.

……………………

Çetin Altan, kendisini sevgisiz büyüten babasına duyduğu amansız öfke ile önce “sosyalist” kisveye büründürdüğü “saldırgan” kişiliği ile devlette bir delik açmak için yıllarca savaştı. Bu öyle “egolu” bir kişilikti ki insanlarla değil  ancak devletle çatışabilirdi. Fakat o tarihlerde henüz kendisinin bile keşfedemeyeceği cihetle aslında meydan okuduğu şey devlet değil, bizatihi kendi öz babasıydı.

Vaziyeti doğru okuyan küresel güçler, Çetin Altan’da ekmek gördüler ve zat-ı şahanelerinin egosunu okşayarak “zihinsel” olarak örgütlediler.

Çetin Altan, esas olarak Turgut Özal tarafından “hidayet”e erdirildikten sonra rakıyı terk edip viskiye döndü, Türkiye’nin köylerinde tenis oynanacağı günlerin özlemiyle yazılarını şenlendirirken, hem eski hem de “sahte” bir sosyalist olarak Batı kültürünü alenen yüceltmeyi, ülkemiz kültürünü ise yermeyi görev edindi.

Kullandığı temel motif şuydu:

Batı’da “düello” kültürü varken, Doğu’da “pusu” kültürü vardır.

Bu denklemi de Batı’nın bilimsel atılımları, buluşları, icatları, rasyonalizmi ile süsledi, püsledi yıllarca berdevam yazdı; kendisine de kerameti kendinden menkul “yazı adamı” diye bir isim taktı.

Medyada el üstünde tutulur olmuş Çetin Altan’ın esas misyonu Doğu kültürüne saldırı ile karışık Türkiye’ye “çakmak” olarak belirlenmişti.

“Entelektüel” bir düzeyde yazdığı için de ülkenin yetişmiş insanları üzerinde etkili olması düşünülmüştü, hedef Çetin Altan üzerinden aslında medyayı şekillendirmekti.

Ne diyordu devamlı olarak:

Doğu’da pusu kültürü vardır, Batı’da ise düello!

Yani:

Doğulu pusu kurar, kalleştir; batılı ise delikanlı gibi ortaya çıkıp karşı karşıya gelir ve dövüşür.

Madem öyle şimdi Çetin Altan’ın, Türkiye’ye cevabını vermesi gereken bir soru orta yerde apaçık duruyor:

PKK terör örgütü, 26 yıldır Türkiye’ye pusu kuruyor, başta TSK olmak üzere ülkenin güvenlik güçlerine arkadan, karanlıkta ve kalleşçe saldırıyor.

Baştan beri işlediği hain ve karanlık cinayetlerle nihayet herkesçe kullanılabilir bir “marka” haline getirilen PKK üzerinden Türkiye’ye gerçekte pusuyu kuranlar acaba kimler?

Sadece PKK mı?

Tek başına PKK olmuş olsa, bu çapulcu sürüsünün nihayet üç günlük işi vardır.

Özellikle medya ve MİT içinde örgütlenmiş “yabancı odakların” ülkenin cumhuriyet kurumlarına, ulusal değerlerine ve milli yapılarına düzenlediği “pusu”ların arkasında kimler var?

Bizzat Çetin Altan’ın oğlu Ahmet Altan’ın yönettiği Taraf Gazetesi’nin aylardır yayınladığı “kurgu haberlerle” Türkiye’ye, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ve Türk Yargısı’na kurduğu pusuların arkasında kimler var?

“Pusu”dan söz ediyorsak eğer…

Yazı kaabiliyeti ve gazeteciliği hiçbir şekilde test edilmeksizin, yalnızca soyadı kontenjanından Sabah gazetesine “yazar” diye monte edilip, 20 küsur yıl her nasılsa el üstünde tutulan Mehmet Altan’ın, onca zaman sonra bir bardak su içercesine gazetesini terk edip, Gülen cemaatinin organize ettiği Star’a geçmesi ve oradaki etkinlikleriyle Türkiye’nin “direnen” bütün kurumlarına saldırıya geçmesi “pusu” değilse, nedir?

Pusu diyorduk değil mi?

Hepsi de maşallah mürekkep yalamış, en geri zekâlısı bir yabancı dil konuşan, kendilerine de “liberal” diyen bu cemiyetin…

Açık Radyo’da Ömer Madra’nın “Soros-Tesev tezgahında” örgütlenmeleri…

Her gece televizyon televizyon dolaşıp çingene karıları gibi dedikodu üretmeleri…

Belirli mahfillerde kavilleşip, ertesi gün köşelerinde aynı konuları işlemeleri…

İşledikleri yazılarda da her nedense örgütlü bir biçimde “statüko” adını verdikleri bir “canavar”a karşı savaşmaları…

En basit ifadesiyle bu memlekete kurulmuş bir “pusu” değilse nedir?

Madem bu kadar okumuş çocuklardı…

Madem bu kadar demokrattılar…

Madem bu kadar insan haklarından ve bilhassa da “hukukun üstünlüğünden” söz etmekteydiler…

Nasıl oldu da…

Adına Ergenekon dedikleri, içinde hukuk dışı ne varsa bulunan davaya “hukuk davası” gözüyle bakabildiler ve hem savcıları hem de hakimleri terörize edebildiler.

Bir ülkeye karşı bundan daha tehlikeli ve hayâsız pusu kurulabilir mi?

Çetin Altan’ın bizzat kendisinin, ayrıca onun çizgisinden sadakatle yürüyen mahdumlarının ve onların çevrelerinde örgütlenmiş liberal-muhafazakâr faşist sürünün cevabını düşünmesi gerektiği başka sorularda da var.

Demokrat ülke, hukuk memleketi diye arş-ı alaya çıkardıkları İsveç’in, PKK’ya karşı takındığı tavrı incelemek ve açıklamak gerekmez mi?

İsveç’te kaç PKK mahfili kurulmuştur, o mahfillerde neler örgütlenmektedir?

Mehmet Altan’ın çevresinde topladığı çetesiyle birlikte Allah’ın her günü “demokrasi ve hukuk abidesi” diye Türk milletinin kafasını ütülediği AB üyesi

Ülkelerin PKK ile temaslarını merak etmiş olması gerekmez mi?

Daha açık konuşalım:

Osmanlı’nın parçalanmasından bu tarafa Ortadoğu coğrafyasında öncelikle İngiltere ve mütemmim cüzü Fransa’nın, sonra ölümüne rakipleri Almanya ve Rusya’nın, daha sonra da devreye giren ABD’nin oynadığı rolleri, hedefleri, ittifak ve çatışmaları hesaba katmaksızın doğru analiz yapılabilir mi?

Yapılamaz.

O halde…

Çetin Altan’ın açtığı çizgiden devam eden “heyetin”, bütün yazı ve konuşmalarında AB’yi demokratik bir “bütün” kabul etmeleri; Amerikan (militarizmini atlayarak) liberalizmini hala dünyada demokrasinin başlıca mümessillerinden biri olarak lanse etmeleri; İngiltere’nin bölgede çevirdiği dolapları ve  Almanya’nın AB’yi çoktan boşladığını görmezden gelmeleri nasıl bir ilahi komedyadır ya rabbim?

Ama dertleri analiz yapmak değil ki!

Hıncal Uluç’un sefil bir şekilde kullanıma soktuğu, spor medyasının da kepaze ettiği “galat”ı kullanmayı düşünmediğim için “sevgili” Çetin Altan demiyorum artık.

Çokça zamandır bizim ustamız olmaktan da çıktı zaten.

Ama soru ortada duruyor:

Sen ve çocukların Türkiye’ye en büyük pusuyu kurdunuz. Söyleyin bakalım, doğulu musunuz, yoksa batılı mı?

İlhan Selçuk, günahları ve sevaplarıyla “delikanlı gibi” öldüyse…

Çetin Altan yaşarken öldü ne yazık ki.

………………..

Son oyun!

Çünkü başka oyun kalmadı.

Anayasa değişikliği referandumu…

AKP’nin (Akıl Karıştırma Partisi) oyunları kolay bitmez ama çarşıda dinleyen kalmadı.

Son “tufa” referandum.

Öyle bölemedik, böyle bölemedik, bari evet-hayır diye bölelim.

İhtimal, “evet”ler galebe çalacaktır, bir miktar daha iktidar için vakit kazanalım.

Eyvallah buyurun, dükkân sizin…

Dükkana yeni bir sima da kazandırdınız, Baykal’ı “kasetleyip” Kılıçdaroğlu’nu sisteme soktunuz da ne oldu, avaz avaz referandumda “hayır” diye haykırıyor ama bütün duruşu ve argümanları “evet” diyor.

Zaten daha baştan koltuğa gelişi ve oturuşu ile AKP’ye çalışıyor. Cüneyt Ülsever gibi Harvard’lı geçinen enteller de referandumdan yüzde kaç kime, yüzde kaç kime çıkarsa bunun anlamı ne olurmuş diye yazı yazıyorlar.

Yesinler sizin yüzdelerinizi?

Hâlbuki şöyle düşünmeyi deneseler belki daha hayırlı olacak:

Referandum’dan “hayır” çıksın, bunun artısı Kemal Kılıçdaroğlu’na yazsın, en yakın seçimlerde de CHP iktidar olsun…

Kılıçdaroğlu Başbakan!

Faraza böyle oldu diyelim:

Kime yarar bu tablo, dünün bakalım.

Türkiye’nin, milletin, memleketin, devletin 8 yıl anasını ağlatan AKP tepe heyeti kurtulur ve evlerinde gizlice zil takıp oynamaya başlarlar.

AKP heyeti hiçbir hesap vermeden evine gider.

Aydın Doğan medyasının Kılıçdaroğlu’nu nasıl parlattığına, AKP medyasının Kılıçdaroğlu’nu neden bu kadar mülayim karşıladığına bakın.

Mal ortada!

Gandi selamıyla işlerin yürüyeceğini düşünüyorlar, sanki burası Hindistan.

Burası dünyanın merkezi, oyun içinde oyun, onunda içinde yine oyun vardır.

………………..

Referandum diye milletin başına bela edilen sürece hukuk tekniği değil, “hukukun ruhu” açısından bakacak olursak şunu görürüz:

Hukuk tekniği açısından referandumda neyin oylanacağı şu anda “meşkuk”tur.

Şüpheli veya müphem veya bilinmez kanun mu?

Olmaz!

Kanun olmazsa o kanun referandumla oylanır mı?

Oylanmaz!

Biraz daha açalım:

AKP’nin akıl hocaları, demokrasi getiriyoruz dümeniyle, memleketin yargısal yapısı üzerinden esaslı değişiklikler öngördüler.

Bunları pakete yerleştirdiler.

Neydi amaç?

Anayasa Mahkemesi ile HSYK’nın yürütmenin başıboş, hukuk dinlemez, sistemi iğdiş edecek icraatlarına koyduğu “frenleri” boşaltmak.

Bunun için ne yapılmalıydı?

Anayasa Mahkemesi’nin ve HSYK’nın bugünkü politik formatlarını değiştirmek, gelenekselliğini yıkmak ve kendilerini yakın unsurların içeriye yerleştirilmesini sağlamak.

Anayasa Mahkemesi’nin üye sayısını 11’den istersen 21’e çıkart, istersen 31’e çıkart…

Üyelerin “seçimi” ile oynayıp, zihniyeti dönüştürmedikçe hedefe ulaşamazsın.

Onun için ne yaptılar.

Üyelerin seçim sistemini değiştirdiler.

Cumhurbaşkanına geniş yetkiler tanıdılar, bir de oy kullanacak hâkim ve savcıların oylarını sınırladılar. (Demokrat çeteden bu seçim sistemiyle ilgili tek satır itiraz çıkmadı)

Buna mukabil Anayasa Mahkemesi son kararında ne dedi:

Kurumların üye sayısını arttırabilirsin ama seçim sistemini bu şekilde yapamazsın!

Neticede ne olmuş oldu?

AKP’nin girişimi “akim” kalmış oldu.

Bizzat Anayasa Mahkemesi tarafından “akamete” uğratıldı.

Paketin asıl amacı yer ile yeksan oldu.

Şöyle de düşünebilirsiniz:

Referandumdan diyelim “evet” çıktı ki kuvvetle muhtemeldir, yasa kanunlaştı.

Peki, iki kuruma seçilecek yeni üyeler hangi kriterlere göre seçilecek?

Eski kanunda nasıl yazılıysa ona göre seçilecek.

O halde niye referandum yapılıyor?

AKP’nin referandumdan amacı, Anayasa değişikliği ile Mahkeme’nin ve HSYK’nın “beynini dönüştürmek” değil miydi?

Bu anlamda, CHP’nin çakma lideri Kılıçdaroğlu’nun neye “hayır” dediği de belli değil.

Anayasa Mahkemesi, kararıyla zaten AKP’nin temel niyetini işlemez hale getirdi, o halde niye “hayır” diye bağırıyorsun, hemşerim?

Bu referandumda, seçmenin hayır demesinin de evet demesinin de içi “hukuken” boşaltılmış durumda…

O halde, başbakan Erdoğan bir taraftan, Kılıçdaroğlu öbür taraftan, Bahçeli ise öteki taraftan niye kırmızı bez parçası görmüş boğalar gibi referanduma asılmaya başladılar.

Ortada paylaşılacak bir post bulunmadığına göre, niye giriştiler birbirlerine bu şiddette?

Bence, işin içinde başka bir oyun saklı.

2 ay boyunca tansiyon yükseltilecek, seçmen gerilecek…

Belki bu meyanda katliamlar, terör saldırıları, suikastler ve sabotajlar gerçekleştirilecek.

“Evet” akımı ile “Hayır” akımı birer toplumsal “tayfun” şiddetine sokulacak.

Millet, “evetçiler” ile “hayırcılar” şeklinde kamplaştırılacak. Tıpkı 12 Eylül öncesindeki sağ-sol kamplaşması gibi…

Kaos daha da derinleştirilecek…

Oyunu kuranların ve okuyanların stratejik planlarına ve taktik üstünlüklerine bağlı olarak da “egemen güç” bir şekilde el koyup kaosu çözecek!

8 yıldır gittikçe artmakta olan entropi (kaos hali) yerini, yepyeni bir dengeye bırakacak.

AKP iktidarı referandum gemisine atladı ama aslında ne dümende ne de bir pusulası var.

Gemi kayalıklara doğru yol alırken, Gül ve ekibinin neleri kurgulamakta olduğu da meçhul ve şüpheli…

Referandumda “evet”ler kazanırsa, AKP yönetimi iktidara daha da “yapıştırılmak” isteniyor demektir ki “ıspatulayla kazımak” mümkün hale gelsin.

“Hayır”lar fazla çıkarsa da yokuş aşağı iniş başlar. Dosyalar raflardan inmeye başlar.

Her halükarda, girilen yol, AKP tepe kadrosu için hayırlara vesile görünmemektedir.

Referandum oyunu, anayasal platformda bir hukuk sürecini değil, politik platformda bir kaos sürecini işaret ediyor.

Eğer kitleler harekete geçirilebilmiş olsaydı, milyonlarca yurttaşın sandığı “boykot” ederek, hem “evet”çileri hem de “hayır”cıları reddetmesi çok daha yerinde bir cevap olurdu.

Ama Türkiye’de şu anda böyle bir toplumsal liderlik yok maalesef.

O halde kişisel anlamda boykot etmenin bir etkisi bulunmayacağına göre, gidip “AKP’nin çevirdiği dolaplara hayır” anlamında “hayır” denilmelidir.

………………….

Ahmet Hakan, Mehmet Tezkan türü yazar tayfasının “biz referandumda hayır diyeceğiz” şeklinde yaptıkları açıklamalara aldanmayın.

“Evet” demenin nasıl bir değeri yoksa “hayır” demenin de bir kıymeti harbiyesi yoktur. Onlar sadece laik cenahtaki yerlerini sağlamlaştırmak için kurnazlık yapıyorlar. Yıllardır pekişmekte olan AKP’nin sivil diktasına, halkın içine sürüklendiği ekonomik sefalet politikalarına “nitelikli muhalefet”  yapmamışken, neye hayır diyorsun diye sormazlar mı adama?

Tayyip Erdoğan’ın politik iktidarını “tersten” söylemlerle her defasında legalize eden Ahmet Hakan asli görevini başarıyla ifa etmektedir. Pakete hayır dese de öyledir, demese de…

Aynen Hürriyet’in ekonomi direktörü Vahap Munyar’ın tekmil ekonomi sayfalarını 8 yıldır “her şey iyi gidiyor, paralar geliyor, yatırımlar artıyor” şeklindeki şişirme haberlerle doldurarak AKP’ye verdiği örtülü destekte olduğu gibi…

Vahap Munyar, Hürriyet’te tek satır politik destek veya politik muhalefet yazısı yazmadığı halde, tam bir Göring taktiği izlemiş kitlelerin bilinçaltlarına yönelerek örtülü olarak AKP’ye ful destek vermiştir.

Bunu da zaten başbakanın gazetesine sinirlendiği günlerde, “Efendim isterseniz sizi nasıl desteklediğimizi açıkça gösteren haberlerimizle bir rapor-dosya sunabilirim” diye yaltaklanarak bizzat kendisi ispat etmiştir.

Türk medyasında yalnızca liberal-muhafazakâr sahtekârlar at oynatmıyor.

Yukarıdaki örneklerde olduğu üzere, bir sürü “gizli şeker” de binbir biçimde AKP’nin sivil diktasına su taşımaya devam ediyor.

Mehmet Tezkan’ı da taa Cumhuriyet’teki yıllarından tanıdığımıza göre, hatırlatmakta yarar var ki, “Günlük köşeni iktidara ilişkin hangi kısmi itiraz ve kabullerle süslediğin o kadar önemli değil, kardeşim. Önemli olan senin AKP hükümetini, cumhuriyet tarihimizin geçmiş hükümetlerinden biri gibi algılıyor ve görüyor olmandır. Stratejik hatan budur!”

Elbette bir gün AKP hükümeti de gidecek. Yalnız gittiğinde arkada bıraktığı enkazı fark eden gazetecilerin “utanmamaları” gerekir.

Mehmet Tezkan’a yönelttiğim eleştiri, CHP’li gibi, Kılıçdaroğlu’nu destekliyormuş gibi, Baykal’a çok yazık olmuş gibi, MHP’de Bahçeli şahane muhalefet ediyormuş gibi düşünen kimi ulusalcı, milliyetçi görünümlü gazeteciler için de geçerli.

AKP iktidarına karşı “nitelikli muhalefet” yapmayıp, “mış gibi yapan” gazetecilerin, sesini çıkarmayan akademisyenlerin, anlı şanlı üniversite hocalarının, yargı mensuplarının ve iş dünyasının üzerinde bir tarihsel “vebal bulutu” gezinmektedir.

Tamamen medya üzerinden müthiş bir istihbarat savaşı yaşanırken, bilgi kirliliği almış başını gitmişse, unutulmamalı ki “muhalefet kirliliği” de sağlanmış demektir.

O nedenle bugün Türkiye’nin kendi medyasından beklediği yegane görev “nitelikli muhalefet”tir.

Türkiye, kullanılan yöntem ve araçlar bakımından tarihinde emsali görülmemiş bir saldırı ile karşı karşıya.

İnce hesaplarla planlanmış adamlara, kurgulanmış ısmarlama filmler yaptırılıyor. Can Dündar efendi Mustafa’yı çeviriyor, ardından Zülfü Livaneli durup dururken “Veda” diye bir Mustafa Kemal filmi attırıyor.

Bir başkası Nefes diye bir film çekiyor.

Ne Veda’da gerçek Mustafa Kemal var, ne Nefes’te gerçek Türk askeri ve subayı var.

Nedir bunlar?

Medya, gazeteler, televizyonlar, internetler yetmiyor arkadaşlara…

Sinema sektörüyle de milli değerlere, ulusal kültüre saldırıp, bilinç yarılmasını hızlandırıyorlar.

Bir zamanların “devrimcisi” olup yıllarca onun ekmeğini yiyen Zülfü’nün, “Veda’yı Başbakan Erdoğan çok sevdi” diye beyanatta bulunması talihsizlik değilse nedir?

Erdoğan senin filmini sevdiyse, anla gerisini…

Öteki taraftan ismi cismi duyulmamış bir çocuk Nefes filmini çekiyor, medya desteğiyle milleti sinemaya koşturuyorlar, bir de bakıyorsun ki, dağdaki PKK’yı ile Türk askeri arasında “askeri açıdan” hiçbir fark yok!

Çapulcularla Türk askeri bir anlamda aynı kefedeler, kel bir tepe için birbirlerini boğazlıyorlar. Filmin sonundaki mesaj net:

Hepsi öldü “kazanan” yok!

Film, Kürt etnik siyasetçilerinin “silahlar karşılıklı bırakılsın” söyleminin sinemasal versiyonu… Hepsi bu!

……………..

Toplumsal bilincimize, tarihimize, kültürümüze ve dünyadaki müstesna memleketimize bu kadar kapsamlı medyatik ve istihbari saldırıyı göze almış olanlar, bilinmelidir ki, şu günlerde dillerde dolaştırılmaya başlanan “hudut birlikleri” tezgâhıyla memlekette ikinci bir silahlı güç teşkil etmeyi de planlamış ve hatta göze alacak olabilirler.

Türk Genelkurmayı’na bağlı olacak veya olmayacak, “başka bir isim ve misyon” altında paralı askerlerden oluşacak bir silahlı güç, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gözü gibi korumaya çalıştığı “emir komuta zincirini” parçalamaya matuftur. Önce Türk milletinin, sonra da Türk askerinin tarihsel bilincine kazınmış “tasada ve kıvançta kader birliği” bilincini ortadan kaldırmaya matuftur.

Hiçbir şekilde kabul edilemez. Çünkü vatan ve millet için askerlik görevi bilincini ve onurunu berhava edecektir.

Yazımızı, bu “kalkışmadan” çıkardığımız bir sonuç ile bitirelim:

AKP üzerinden Türkiye’yi dönüştürmeye ve şekillendirmeye çalışan odaklar ile onların yerli yabancı hizmetlilerinin gözünün tamamen dönmüş bulunduğu apaçık ortadadır.

Bu cüret ve göz dönmesinden en başta kendilerine hayır çıkmaz, çıkmayacaktır.

Sevgiyle kalın.

İlker Sarıer

23.07.2010

AlaturkaOnline
AlaturkaOnlinehttps://AlaturkaOnline.com
Amerika'nın ilk Türkçe internet Gazetesi, Alaturka Online, 2001 yılından beri Amerika'da en çok okunan, tamamen bağımsız ve tarafsız haber yapan tek Türk Gazetesi. First Turkish American Newspaper - Amerika'daki Türklere Ulaşmanın en Kolay Yolu ! Habersizsiniz ya da Haber Sizsiniz! Alaturka, Gerçek insanlar, Gerçek Haberler. Amerika'daki Aileniz - Alaturka.

Yorum Yap

Lütfen yorumunuzu girin!
İsminizi Buraya Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Sosyal Medyada Bizi Takip Edin

502,059BeğenenlerBeğen
88,975TakipçilerTakip Et
3,552TakipçilerTakip Et
7,662TakipçilerTakip Et
58,900AboneAbone Ol

Kaçırmayın