AnasayfaAlaturka OnlineUtanma Eşiği ?!‏

Utanma Eşiği ?!‏

guneri-civaogluUtanma Eşiği. İlker Sarıer yazdı.

GÜNERİ CIVAOĞLU, TELEVİZYONDA DANS EDEREK HANGİ SENARYONUN KAPANIŞ ANONSUNU YAPTI?

Utanma Eşiği ?!‏

ESERİN ADI: SON TANGO

ESERİN TEMASI: POMPEİ’NİN SON GÜNLERİNDE İYİ YAŞADIK. BİZİM GİBİ YİYECEĞİNDEN FAZLA YİYİP İÇENLER, MANEVRA EDEMEZ HALE GELDİLER. BİZ BİTTİK. İKTİDAR VE MEDYA TAMAMEN ELE GEÇİRİLDİ. ASKER VE YARGI SİNDİRİLDİ. BİZ KİMSEYİ KURTARAMAYIZ, BİZİM NASIL KURTULACAĞIMIZ İSE MEÇHUL. BARİ BIRAKIN DANS EDELİM, YİYELİM İÇELİM GÜZELLEŞELİM. TÜRKİYE BAŞININ ÇARESİNE BAKSIN. BİZLER, KRİTİK AKP İKTİDARINDA TARİHE BÖYLE GEÇTİK.

BAŞ OYUNCULAR:

GÜNERİ CIVAOĞLU, HINCAL ULUÇ, AYŞE ARMAN, ERTUĞRUL ÖZKÖK, SERDAR TURGUT, AHMET HAKAN, MEHMET BARLAS, İSMET BERKAN, NAZLI ILICAK, HASAN CEMAL, TAHA AKYOL, CENGİZ ÇANDAR, AHMET ALTAN, MEHMET ALTAN, ENGİN ARDIÇ, CAN DÜNDAR, UĞUR DÜNDAR, ALİ KIRCA, MEHMET ALİ BİRAND, FATİH ALTAYLI, FATİH ÇEKİRGE, SALİH MEMECAN, TOPYEKUN TARAF GAZETESİ İLE ÖMER MADRA’NIN AÇIK GAZETE EKİBİ.

YARDIMCI OYUNCULAR:

ERGUN BABAHAN, ERDAL ŞAFAK, ORAL ÇALIŞLAR, DERYA SAZAK, REHA MUHTAR, CAN ATAKLI, ÜMİT ZİLELİ, RASİM OZAN KÜTAHYALI, HAŞMET BABAOĞLU, UMUR TALU, AHMET KEKEÇ, EKREM DUMANLI, YAĞMUR ATSIZ, MURAT BİRSEL, MUSTAFA KARAALİOĞLU, ŞAHİN ALPAY, MÜMTAZER TÜRKÖNE, KÜRŞAT BUMİN, ALİ BAYRAMOĞLU.

FİGÜRANLAR: SİTCOM’CULAR TARAFINDAN BÜTÜN İLAVELERE SERPİŞTİRİLEN ÇAKMA AYŞE ARMANLAR İLE CEMAAT TARAFINDAN KÖŞELERE OTURTULAN SAHTE GAZETECİ MÜRİTLER.

SENARYO: F TİPİ İSTİHBARİ YAPI.

REJİ: ERDOĞAN, GÜL, GÜLEN.

PRODÜKSİYON: İLK PRODÜKTÖRLER KAÇTI, ESER ELDE KALDI. ERDOĞAN ŞAŞKIN, ABDULLAH GÜL DİRENİYOR, FETHULLAH GÜLEN REHİN.

…………………………..

Medya yöneticisi, köşe yazarı, tv programcısı, dans ve müzik ustası, gurme, gusto sahibi, yakışıklı, janti, kibar, gentle, ününe ün katası, duruşuna duruş koyası, evvel ve ahir zamanda çevresine ışık ve bilgelik saçası, cehennemde bile cinsi latiflerden uzak kalmayası, her dem memleketi düşündüğü için seyahatte raketini unutan tenisçi ünlü gazeteci Güneri Cıvaoğlu…

Eğer televizyona çıkıp dans gösterisinde bulunmasa idi ne yazık ki aşağıda okuyacağınız yazıdan bütün memleket mahrum kalacaktı.

Bu anlamda meslektaşımıza teşekkür borçlu olduğumu belirtmeliyim.

İyi ki televizyonda gerdan kırdı da bizlere bir araştırmacı gazetecilik şansı doğdu:

Acaba Güneri Bey neden oynuyordu?

Loto mu çıkmıştı ünlü gazeteciye?

Yoksa dansta da ne kadar iddialı olduğunu ispat için fırsat mı bulmuştu?

Mevcut ününe ün eklemek miydi asıl maksadı?

Bu gösteri yoksa Kadın Kokusu filminin bir versiyonuydu da, Güneri Cıvaoğlu karşı konulmaz cazibesi ile Al Pacino’ya meydan mı okumaktaydı? Ünlü filmde “kör” ama kadınları kokusundan çözebilen bir adamı oynayan Al Pacino’ya karşılık Güneri Bey’in hayli gözü açık bir şahıs olarak AKP iktidarına karşı nasıl “kör” kalabildiğine ilişkin Tanrı’nın ilahi bir metaforu ile mi karşı karşıya idik?

Yok, sadece birilerine hayırseverlikte bulunmak idiyse, dans ederek hayır işinde bulunmak hangi kültürün parçasıydı, ayrıca hayır programları yapan Acun Ilıcalı’nın serveti, bu hayır işlerinin neresine sığacaktı?

İnsanoğlu çiğ süt emmiş, sordukça soruyor, merak ettikçe ediyor.

Demek ki bir dans her zaman bir dans değil.

70 yaşına dayanmış, yüzündeki şişlikleri dengelemek için keçi sakalı bırakmış, göbeğini gizlemek için de dökümlü gömlekler giymeye başlamış ünlü gazeteci, acep niçin dans etmiş olabilir?

Eğer bu, Reha Muhtar’ın boynuna battaniye sarması kabilinden basit bir “ilginçlik” idiyse, Türkiye’nin bu çeşit ilginçliklere mi yoksa gerçek gazeteciliğe mi ihtiyacı var?

Bu durumda, Güneri Cıvaoğlu’nun televizyon dansını deşifre etmek iktiza etmiş oluyor kendiliğinden.

Bendeniz fakire göre, Güneri Cıvaoğlu son dansı ile sadece kendisi için delikanlı gibi ortaya çıkıp “benden bu kadar, daha fazlasını beklemeyin, hayırlı uğurlu olsun” demekle kalmadı, aynı gemide yol aldığı meslektaşları ve dahi bilumum medya için önemli bir deklarasyonda bulundu.

Böyle bir deklarasyon işi de herhalde Güneri Bey gibi, yıllardır medyada ne zaman duayen olabilecekler diye beklenip de bir türlü duayen adaylığından çıkamayan adamlardan birine düşecekti.

Bana kalırsa farkında olmasa da Güneri Bey’e, bir parantezin kapandığına ilişkin anonsu yapma şerefi bahşedilmiş görünüyor. O şeref, şerefse eğer!

Neden o şeref Güneri Cıvaoğlu’nun diye sorulacak olursa eğer…

Bi kere, diğer duayen adaylarından Mehmet Barlas böyle toplara hayatta girmez. Hakkını teslim etmek gerekirse, Barlas pek sahne sever sayılmaz. “küresel” yahut “yerel” iktidarlar dışında hiçbir gerçeklik Mehmet Barlas’ın ilgisini çekmez. Mehmet Barlas, şöhreti de iplemez, esasen iplememiştir de, fakat iktidarlarla hiç kesilmeyen dirsek teması Barlas’ı zaten ünlü yapmaya yetmiştir. Barlas, yaptığı gazeteler, yazdığı yazılar ve haberlerle değil, güçlülerin yanında ve yakınında bulunmakla şöhret yapmayı becermiştir.

Bu, mesela öyle özgün bir sanattır ki, 40 yıldır Ankara’da güçlülerle flört eden Yavuz Donat, Mehmet Barlas’ın çözdüğü bu ilmi çözememiş, sonunda kendini Anadolu yollarına vurmak zorunda kalmıştır.

Hıncal Uluç diyecek olursanız, sahnede dans etmeyi değil, görüşlerinde “raks etmeyi” tercih etmiştir. Bir gün Atatürkçü, bir gün cumhuriyetçi, bir gün kebapçı, bir gün mankenci, ertesi gün magazinci, her daim spor, kültür ve sanat yorumcusu, yanılmaz ehlivukuf ve lakin başbakandan bir telefon gelince de “sevindirik” bir çakma duayen!

Hıncal Uluç, 8 yıllık AKP iktidarında memleketin kenarına getirildiği ekon-politik uçuruma, kültürel yozlaşmaya, devasa yolsuzluklara, halk yoksullaşırken 225 milyar dolarlık servetin 100 aile elinde toplanmış olmasına, sıcak para ile memleketin iliğinin kemiğinin soyulmasına, medyanın tekmil yapısıyla çürütülmesine, Sabah gazetesinde burnunun dibinde kurulmuş cemaat örgütlenmesine karşın, “sanki her şey şahane gidiyormuş” gibi kalem oynatmakla zaten söyleyeceklerini söyledi. İki paralık şöhret ve güç uğruna bu sefil dönüşüme seyirci kalarak, kimlerin duayeni(!) olduğunu açıkça gösterdi.

Yıllardır yarım sayfalık yazılarında herkese nizamat vermeye çalışan Hıncal Uluç, harbiden “dobra gazeteci” ise, oda komşusu Salih Memecan’ın bir kahve sohbetinde kulağını büküp, “majestelerinin karikatüristi” haline gelmek sanata yakışmadığı gibi sana da yakışmıyor, diyecek kadar dostluğu neden esirgesin bir genç adamdan?

1980’lerin sonlarında köşe yazmaya başladığı “devrimci” Sabah ile bugünün “Cemaatçi” Sabah’ını mukayese de edemiyorsa ne yapacaktı ki kıymeti harbiyesi olsun?

Bir de çıkıp dans gösterisi mi yapacaktı?

Hiç zorlamaya gerek yok, dans gösterisi “janti” gazeteci Güneri Cıvaoğlu’na cuk oturdu.

Ben ne mi anladım bu danstan?

Tarihsel duruşlara, zihinsel yapılara ve hayati tercihlere ilişkin mesajlar çoğu zaman hareketlerle verilir.

Türk medyasının, gazeteciliğin, yazarlığın ve televizyonculuğun 8 yıllık AKP iktidarı döneminde edindiği duruş ve üstlendiği rol, Güneri Cıvaoğlu’nun son dansı ile kabak gibi ortaya çıktı.

Son tango!

Pompei’nin çöküşü!

Bizden bu kadar, ağalar!

….

Meali şudur:

Siyasi iktidarın yürüttüğü büyük yolsuzlukları görmezden geldik. Bilsek de sustuk.

Yönlendirilen istihbari çevrelerin yürüttüğü hukuksuzlukları seyrettik.

Gerçek gazetecilerin susturulmasına, ötelenmesine seyirci kaldık.

Cemaatin adamlarının ve cemaat üzerinden iktidar kovalayanların devlete sızmasına seyirci kaldık.

Milli ordumuzun hırpalanmasını sineye çektik.

Yargı ve adalet üzerindeki baskıya göz yumduk.

Halkın yoksullaştırılmasına, yoksunluğuna karşın, bir avuç dincinin, yobazın, hokkabazın servet ve iktidar paylaşmasına göz yumduk.

Cumhuriyet’in, kurucu devlet adamlarına ve Türk devrimlerine dil uzatılmasına sessiz kaldık.

Bir avuç entel-dantel sahte demokrat ile bir avuç cemaatçi sahte dindarın kibrinin esiri olmayı kabul ettik.

Mesleğimize sahip çıkmak direnmek yerine yedik içtik, gezdik tozduk, semirdik.

Artık bizim yapabileceklerimiz işte böyle, elimizden tutulup sürüklendiğimizde sahneye çıkıp dans etmek, gerdan kırmak, davetlerde, seyahatlerde tıkınmak, gazete ve televizyonlarda da boy göstermeye devam edip “gazeteci”-“gibi” yapmaktır.

Büyük aldatmacaya ortak olmak veya üç maymunu oynamaktan başka çaremiz, yolumuz kalmadığı gibi, “takatimiz” de tükenmiş durumda.

Halkla, milletle, kültürel değerlerle, ulusal reflekslerle “paylaşma duygusu” ve “aidiyeti” tükenmiş gazeteciler, ne kadar ünlü olursa olsunlar, ellerinden gelecek ancak budur.

Onlar fizik olarak görünürler ama ruhları tükenmiştir.

“Son tango”nun meali işte bu.

Kardeşim adam çıkmış televizyonda bir dans edecek olmuş, amma da “anlamlar yüklemişsin” denilecek olursa cevabı basittir:

Dans etmedikleri zamanda ne yapmışlar peki?

Bahse konu senaryoda rol paylaşmış veya paylaştırılmış olan ünlü gazeteciler, köşelerinde her gün millete yazı yazıyorlar mı? Yazıyorlar.

Televizyon programları, tartışmalar cabası.

Başrolde olanlar ile yardımcı roldekiler yuvarlak hesap 50.

Bir o kadar da figüran ekleyin, etti mi size, memleket medyasında “kamuoyu” oluşturan, kanaat ve algı üreten 100 medyacı!

Sadece birisi yılda 250 yazı yazar.

Tamamı ise yılda 2500 yazı kaleme alır.

Kanaat belirtir, yorum attırır, kritik eder.

8 yılda ne eder?

20.000 yazı eder, değil mi?

AKP iktidarının, ekonomik, politik, kültürel ve diplomatik atraksiyonlarına ilişkin hangi soruyu sormuşlar, neyi kritik etmişler peki?

Sabah’ı ele geçiren Ahmet Çalık’ın gazeteye ortak ettiği Katar şeyhinin aslında kim olduğunu kim merak etmiş?

Türk Telekom, kaç paraya kimlere satılmış? Buradan yurtiçinde ne kadar avanta paylaşılmış?

İki boğaz köprüsü ile tekmil otoyolları şimdi birilerine “mektep” etmeyi planlayan AKP’nin, devletin müstakbel 30 yıllık gelirini iltizama vermesine kim itiraz etmiş?

Kendileri yazmıyorlarsa da, daha iki gün önce “İstanbul Paris oldu” diyerek şehirdeki pahalı tüketim mağazaları ile dalga geçen, halkın yoksulluğundan dem vuran Güngör Uras’ı okuyarak bir miktar utanmak da mı imkânsız hale geldi?

Bakınız:

Yıllardır milleti “Ortadoğu’nun bölgesel gücü olduk, sıfır sorunlu diplomasi şahane gidiyor” türünden cafcaflı laflarla kafesleyen cambazlar, şimdi de NATO stratejik konseptinin şakkadak imzalanmış olmasını “NATO’yu dize getirdik” palavrası ile örtmeye çabalarken, bu büyük yazarlardan hangisi konuya dürüstçe ve entellektüel namusla yaklaşıyor?

İçinde “Türkiye”nin de bulunduğu küresel denklem, NATO konseptinin imzalanmış bulunmasıyla yepyeni bir dönemece girerken…

Bu dönemeçte, Türkiye’nin tarihi devlet tecrübesi ile “AKP’nin mecburiyetleri” her zamankinden fazla ayrışmış ise…

İran-İsrail arasında hanidir sertleşmekte olan soğuk savaşın, sıcak bir çatışmaya dönüşme temayülü anlık bir mesele haline gelmişken…

Besbelli ki devlet de tercihini NATO’dan yana koymuşken, AKP şeklinde tesmiye ettiğimiz ekselansları ve reisicumhur hazretleri Gül’ün, kendilerine nasıl bir yol haritası çıkardıkları karşımızda “muamma” değilse de “dilemma” olarak dikilmekte iken…

Bakınız, Hürriyet’in “beyaz Türk” yazarı Ertuğrul Özkök neler yazmakta:

“Böyle günlerde beyaz Türk olmanın olağanüstü bir keyfi vardır. Devler aleminin ceberrutluğundan, korkusundan kaçarken; sürüngenler aleminin tiksintisine saplanmışsanız, yapacak tek şey kalmıştır.

Uçmak, yükselmek, yukardan bakmak.

Take these broken wings and fly away.

Kırık kanatlarını tak, uç ve yüksel.

Böyle günlerde Beyaz Türk dediğin şeyin etnik bir aidiyet; sınıfsal bir fark değil; basbayağı bir karakter olduğunu anlarsın.

Anladıkça da beyazlaşırsın.

İşte bu yüzden, böyle günlerde her şeye, herkese yukarıdan bakarım.

Büyüklüğü, ferahlığı görürüm.

Küçüklük ve pespayeliği de…

Böyle günlerde bir kere daha anlarım ki, bu ülkeye gerçek barışı; kıskançlıktan azade, hasetsiz bir kardeşliği, huzuru beyaz renk getirecektir.

Beyaz umut vaat eden bir renktir.

Umut renginin bir adı da “AK”sa; arkadaş, o renge de gönlümüz ardına kadar açıktır.”

….

Görüyor musunuz ülkemizin beyaz yazarı Ertuğurul Özkök’ün muhteşem analizlerini…

Tam bir sit-com bilgesi!

Ülkesi, memleketi, milleti, devleti NATO-AKP sıcak denkleminde yepyeni bir ufka yelken açarken, arkadaş neleri anlatıyor, yazar olarak.

Umut renginin bir adı da “AK”mış!..

“Deterjana” bulanmış arkadaş, kimsenin haberi yok…

Boşuna değil, AKP iktidarının “demokrat-liberal” görünümlü yeminli kalemlerinden Ahmet Kekeç, bu Özkök ile uğraşmaktan asli işini bile ihmal edecek hale geldi…

Başroldeki meslektaşların durumu bu da, yan rollerdekilerin durumu ve duruşu farklı mı sanki?

Hayır.

Küçük dağları kendi yaratmış, büyük dağlar ise dedesinden kalmış Fatih Altaylı, yazı diye millete “Ecevit’in ne kadar kibar ve hassas olduğunu” anlatıyor.

İktidara soracak “husyeli soruların” yoksa mecburen bunları anlatırsın, “efendim, rahmetli Ecevit telefonla aramış; bense denizdeydim, eşim isterseniz çağırayım, demiş; Ecevit, lütfen rahatsız etmeyin, gelince beni arasın, demiş; bu arkadaş da yüzmeden dönüp aradığında telefona Ecevit’in kendisi çıkmış…” Vallahi arada sekreter bile kullanmıyormuş…

Bunlar kafayı harbiden yemiş olmalılar ki, Hıncal Uluç da Başbakan Erdoğan kendisini cepten arayınca adeta “sıyırmıştı!”

Bu gazetecilikten ne çıkar diyecek olursanız, vallahi çıksa çıksa bir adet Serdar Turgut ile çakmaları ile birlikte bir düzine Ayşe Arman çıkar.

Serdar Turgut, beyin kanaması geçirdiğinden beri bendenizin nezdinde her türlü tenkid ve kritikten münezzehtir aslında ama geçen yine kendisi kaşınıyordu şu şekilde yazarak:

“Şu vasatın diktatörlüğü de yetti bitti artık canım… Gusto sahibi olanlarda, iyi yemek arayanlara, kaliteli şarap tüketenlere devamlı eleştiri yöneltiyorlar. Kardeşim siz vasatsınız diye biz de mi vasat olmalıyız?” diyordu mealen…

Sizin gibileri o gusto götürdü, feleğinizi şaşırttı farkında değilsiniz…

Washington, New York, Londra ve Paris fetişizmi sahip oldukları temel kültürü alıp, yerine “ayran budalalığı” yerleştirdiği için, “vasat” adı altında kendi öz kültürlerinize küfür ettiklerinin farkında bile değiller.

Bunların dedeleri de, Osmanlı battıktan ve parçalandıktan sonra “Acaba bizi İngilizler mi, Fransızlar mı yoksa Amerikalılar mı daha iyi yönetir” diye tartışıyorlardı.

Altan biraderler hiç değilse daha akıllı, aynı tartışmayı “AB müktesebatı” üzerinden sürdürüyorlar.

………………

Her insanın nasıl bir “ağrı eşiği” varsa, ona benzer bir de utanma eşiği var.

Hani kimisi biraz daha mahcup mizaçlıdır, kimisi daha medeni cesaretlidir falan ama nihayet her iki tipte de sosyal yaşam sebebiyle edinilmiş bir utanma duygusu bulunur.

İnsanlar utanmaktan, utandırılmaktan çekinir. Bunun için zaaflarını kontrole gayret eder, nefsine hâkim olmaya çalışır, rezil olmaktan çekinir, korkar, mümkün olduğunca “yüzünü kızartmamaya” çabalar.

En karanlık ilişkilerle milletine, ülkesine ve hatta kendisine ihanet etmiş kişiler bile hiç değilse, ailelerinden, dost ve yakınlarından utanmayı bilirler.

En temel insani değerlerden biri olarak “utanma duygusu” bu kadar önemli ise, nasıl oluyor da Türkiye’de, özellikle de medyada “arsızlık” bir moda, her kapıyı açan bir anahtar, adeta bir trend haline gelebiliyor?

Bazı gazeteciler nasıl bu boyutta arsızlaşabiliyor, ar damarları nasıl ve neden çatlıyor, “utanmazlık” nasıl oluyor da “normal” hale gelebiliyor?

Hele ki Türkiye’de şimdilerde kamuoyu oluşturma işlevini gören medyada arsızlığın başarı(!), başarının(!) da arsızlık haline gelmiş olması bize neyi anlatmakta?

Kimse ekmek parası demesin. Her şeyi “ekmek parası”, medar-ı maişet motorunun döndürülmesi ile izah etmek mümkün olsaydı, çok kolay olurdu.

Ekmek parası için terk edilmeyecek değerler olduğunu herkes bilir. Ayrıca hâlihazırda medyada utanmazlığa hokkabazlığa hiçbir şekilde tevessül etmeyen binlerce gazeteci neredeyse boğaz tokluğuna çalışırken, hiç ekmek parası derdi olmayanların “arsızlaşması” izaha muhtaç bir trajedi.

Tüccarları kıskandıracak banka hesabı, eşek yüküyle bordro, 5 yıldızlı gazete televizyon binalarında süit ofisler, yedi yıldızlı otellerde, yemekler, fasıl programları, sazlı sözlü âlemler, ekranlarda tartışma adı altında tek sesli yıkama yağlama programları, iktidar uçaklarında haybeden gazetecilik seyahatleri.

Bu mu ekmek kavgası?

Hayır! Ekmek kavgasının hem de delikanlı yöntemlerle nasıl verildiğinin en iyi bilindiği memleketlerden biri Türkiye’dir.

Hürriyet yazarı Ahmet Hakan’ın köşesinde “benim de smokinim var ama kimse beni resepsiyonlara çağırmıyor” diye sızlanması mı “ekmek kavgası?”

Başka bir keresinde de “Vakit yazarı bile uçaklara biniyor biz niye binemiyoruz” diye ağlaşmasının neresine sığar ekmek kavgası?

O halde bu davranışı nasıl tercüme etmek gerekir diye sorarsanız şudur:

Bu halin tercümesi, AKP iktidarına dönüp “sergilediğimiz arsızlık ve yılışma hala yetmiyor mu?” diye soruluyor olunmasıdır.

Meselenin “ekmek kavgasından” çıkışının hikâyesini, merak edilirse dilimin döndüğünce anlatabilirim.

Türkiye’de yürürlüğe konulan küresel planlar dairesinde Turgut Özal fenomeni siyaset sahnesinde yerini alınca, medyadaki dönüşümün düğmesine basılmış oldu.

Simaviler ile Kemal Ilıcak gibi klasik gazeteci patronlar devre dışına çıkartılırken, Dinç Bilgin-Aydın Doğan ikilisi lokomotif görevini üstleniyordu.

Bu dönem, medyada “plazalaşma” dönemidir, bir başka ifade ile gazeteciliğin hücre plazmasının dönüştürülmesi dönemdir.

Sabah gazetesi Hürriyet’in karşısında “rakip” olarak yerini almış, her iki gazetenin başına da gerçekte “taşra”dan gelmiş iki hırslı ve gözü kara isim “yönetici” formatında yerleşmiştir.

Ertuğrul Özkök-Zafer Mutlu ikilisi.

Bu ikili, Aydın Doğan ile Dinç Bilgin’in “patron” olmaları sebebiyle karışmaktan utanacakları birçok ilişki, tezgâh ve pazarlığı yıllarca başarıyla(!) götürmüş, Makyavel’in kemiklerini sızlatacak işlere imza atmıştır.

Sürecin sonunda “deşifre” olmuş olsalar da bu netice onlar için “utanç vesilesi” olmaktan uzaktır çünkü bu ikilinin temsil ettiği zihniyet açısından fakirlik utanç vericidir, yoksulluk yüz kızartıcıdır, zenginleşmeyi başaramamak sefilliktir.

Artık Babıali’de, “gazete” yönetmek ile soba fabrikası yönetmek arasında fark yoktur, soba fabrikasında tenekeler eğilip bükülerek para kazanılırken, gazetelerde “teneke” gazeteciler eğilip bükülerek, hak etmedikleri biçimde yemlenerek, güya gazete imal edilmekte, kapalı kapılar ardında ise “iş bitirme” becerileri yaygınlaşmaktadır.

Turgut Özal’ın siyasetteki iş bitiriciliği, bu ikilinin muhteşem çabaları ile medyada hortlatılmıştır.

Ana tema, patronların milyar dolarlık hale gelmesi, buna hizmet eden gazetecilerin de görece zenginleşmesidir.

Patronların hızla zenginleşmesi, sonra da bir gecede el elde baş başta bırakılmaları onların kendi ilgi alanlarına girdiği için biz mesleğimize dönelim:

Bu dönemde, öne çıkan veya çıkartılan gazete ve televizyoncular taşıdıkları basın kartının, yani “gazetecilik hüviyetinin” ne manaya geldiğini tamamen unutarak, ceplerini doldurmaya abandılar.

Yukarıdakilerin bordroları şiştikçe şişti, kabardıkça kabardı.

Üst tabakadakiler hızla zenginleşirken, alttakiler yoksul kalmaya devam ettiler.

Yönetici gazeteci ve yazarlar ilk olarak kendi meslektaşlarını sattılar.

Basın emekçisi gazeteciler, eşel mobil sistemleri gibi uydurma tezgâhlarla üç kuruşa mahkum edilirken, plazaların üst katlarından milyon dolarlık çekler, havada uçuşuyordu.

Her gün birlikte çalıştıkları, yüz yüze baktıkları meslektaşlarını kişisel servet uğruna satanlar için, mesleki değerleri satmanın artık ne önemi kalabilirdi ki?

Satışlar başlamıştı, vadeli veya peşin fark etmiyordu.

Pastayı ucundan kıyısından paylaşanlar, on binlerce dolar maaş alanlar kendilerine de sormuyorlardı, “ulan bu kadar parayı bana neden veriyorlar” diye… Vicdani muhasebeden vazgeçtim, “kuş mu kondurdum” şeklinde bir kontrol sorusu bile sormuyorlardı.

Para tatlıydı, gelsin de nasıl gelirse gelsindi.

Bazı gazeteci ve yazarlar kurdukları karanlık ilişkilerle medya patronlarını bile yönlendirmeye soyundular.

Bugün Dinç Bilgin sokakta dolaşırken, Cem Uzan Fransa’da, kardeşi ve babası başka yerde kaçakken, Aydın Doğan her türlü “Hürriyet”i elinden alındıktan sonra nerede konaklayacağını hesaplarken, bunların en yakın adamlarının hiçbir şey değişmemiş gibi hala “iş üstünde” olmaları durumu apaçık göstermiyor mu?

Mesleği ve sektörü “arsızlığa” teslim etmekte hiçbir sakınca görmeyen medya patronlarının, gün gelip bu arsızlığın mahkûmu ve hatta oyuncağı olacaklarını görememiş olmaları tabii ki onların en büyük günahları arasında sayılacaktır.

Nice tarihsel tecrübeye sahip Türkiye gibi bir ülkede, bir medya patronunun gelip geçmesi nihayet kendisinin kişisel kaderi sayılabilirse de bir mesleğin alenen ırzına geçilmiş olması, ülkenin ve milletin kaderiyle ilgilidir.

Bu bağlamda, Fethullah Gülen’in ismi üzerinden medyada gerçekleştirilen şahsiyetsiz ve ehliyetsiz yapılanmanın bu ülkeye kaça mal olacağının hiç hesap edilmemesi de aynı günaha ortak olmaktır.

Her Allah’ın günü ortaya çıkıp “Allah adına” konuşan Fethullah efendinin, cemaat üzerinden medyada uygulanan operasyonel “Allahsızlıkları” hiç sorgulamaması, ülkeye ve millete karşı işlenmiş en büyük günah değil mi?

Aynı bahiste…

Sabah yazarı Engin Ardıç, patronu Ahmet Çalık’ın kendisine ne için maaş verdiğini analiz edemiyor olabilir mi?

Aldığı paranın karşılığı, üçüncü sayfadaki sütununda her gün Cumhuriyet’e, “Kemalizm” üzerinden Gazi Mustafa Kemal’e, İsmet Paşa dâhil ülkeyi bugünlere getirmiş devlet kadrolarına dil uzatmaktır. Zaten çapı ve çizgisi yerlerde sürünen CHP muhalefetine giydirmektir. Bu suretle de, zaten cemaatin yönlendirmesine tabi olmuş “kişiliksiz” gazeteye oksijen ve serum temin etmeye çalışmaktır.

Engin Ardıç gibi bir adam, Sabah grubuna hükmeden gençlerin “gazeteciliği” ne zaman nerede öğrendiğini merak etmiyorsa, her gün Türk milletine niye yazı yazıyor ki?

Patronu Ahmet Çalık’a “medya hevesi” aniden nasıl gelmiş, 750 milyon doları devlet bankalarından hangi ilişkilerle şavullemiş, böylece hangi risk ve taahhütler altına girmiş diye düşünmez mi insan hiç?

En azından bir bakışla, bir espriyle, dostça bir gönderme ile kim utanmaya davet edecek Engin’i?

Abdullah Gül’ün uçağını ikinci mekân yapmış olan Erdal Şafak mı?

Yoksa Erdoğan’ın yanağını okşayan Mehmet Barlas mı?

Bir kere daha milletvekili olabilmek için havada kırk takla atmaya hazır Nazlı Ilıcak mı?

Ama deniliyorsa ki, kardeşim cemaatçilik moda oldu, biz de modaya takıldık, yarın devran döndüğünde biz de aslımıza döneriz, işte o çok yanlış bir hesap olur, çünkü devletin altını oymanın, ülkenin bekası ile oynamanın modası olmaz.

8 yıldır AKP ile örtülü biçimde iş tuttuğu halde neden sopa yediğini anlayamayan Aydın Doğan’a çakmak kimseyi gazeteci yapmaz.

Engin Ardıç ismi üzerinde bir miktar duruşumun sebebi basit ve net:

Satmasaydı eğer, bu memleket için faydalı olacak değerli bir kalemi olabilirdi.

Kaleme yazık oldu.

………………….

Arsızlığın egemen hale gelmesiyle birlikte basında kalem de kalmadı doğru dürüst.

Şöyle düşünün ki, Ayşe Arman memleketin en iyi röportajcısı haline geldi.

Eh!..

Reha Muhtar kendini düşünür zannediyor, Fatih Altaylı genel yayın müdürü sanıyor, Ahmet Hakan yazar addediyor, Taha Akyol hukukçu, Nazlı Ilıcak ise analiz kraliçesi ise böyle bir medyada Ayşe Arman’a bu mevki haydi haydi oturuyor.

Baksanıza, cumhuriyet değerlerine topyekün saldırıda kala kala Kütahyalı Rasim’e kalmışlar, ağzından köpükler saçarak güya yazıyor, yetmiyor ekran ekran gezdirip delikanlıyı rezil ediyorlar.

Cumhuriyet’ten zavallı Ümit Zileli de bu çocukla ekrana çıkıp kapıştığında fikir tartışması yaptığını düşünüyor.

Onu Hacivat’ın karşısındaki Karagöz makamında kullanıyorlar.

Ümit’in fikirlerine saygı duyduğu dostları varsa mutlaka danışsın, “ulusalcı” görünmek olanı biteni “çözmeye” yetmiyor.

Ne ki, bunca yılın tecrübesi, gazeteciliğin adeta “eski kaşarı” haline gelmiş Can Ataklı bile Kütahyalı Rasim’in karşısına nasıl testi gibi oturtulduğunu, buradan kendisine ve memlekete ne fayda çıktığını hesap edemiyorsa, Ümit fukarası ne yapsın?

……….

Medyayı konuşmaya kalktığımızda laf bitmez.

O kadar “arsızlık” yaptılar ki anlatmakla bitmez.

Önemli bir kısmı cemaatin müridi “sahte gazeteciler” şeklinde temayüz ettiler…

Önemli bir kısmı, “klasik gazeteciliği” terk etti, hazcılığın, tüketimciliğin müşevvikleri oldular.

Önemli bir kısmı, “iktidara ve güce” tapınarak gemisini yürütmeyi tercih etti, üç maymunları oynadı.

Patronlarını, gazetelerini göz göre göre sattılar, birçok namuslu ve dürüst gazetecinin ekmeği ile oynadılar, kışın İstanbul yazın Bodrum-Alaçatı laylayyomları ile günlerini gün ettiler.

Gerçeklerden, halktan, memleketin ve milletin yüksek istikbalinden, Cumhuriyet’in, özgürlüklerin ve demokrasinin yüce ülkülerinden koptular.

“Luti kavminin gazetecileri” olmayı tercih ettiler.

AKP isimli içi boş, siyasetsiz ve hedefsiz zavallı politik yapıyı memleketin başına tebelleş eden küresel adresler bile geri çekilmişken, bu “şuursuz medya” ülkeyi AKP’nin kucağına terk etme günahına ortak oldu.

Keser döner sap döner gün olur hesap döner.

Yeni dönemde Türkiye’de AKP olmayacak.

Olabilmesi imkân dâhilinde değil.

Star’da, Sabah’da, Yeni Şafak’da, Taraf’da, Bugün’de, Takvim’de, Zaman’da AKP Türkiye’sini “Yeni Türkiye” diye isimlendirmekten utanmayan sahte liberal, sahte demokrat, sahte dindar, sahte Müslüman, sahte gazetecilere inat, gerçek “Yeni Türkiye”, AKP’nin tarihin çöp sepetine gönderilmesiyle kurulacak.

Hem o yeni Türkiye’nin kurulması hem de idame etmesi için memlekete gerçek bir medyanın dizayn edilmesi en ivedi ulusal görev halindedir.

Peki, bu eleştirdiğin gazeteciler için ne düşünürsün diye sorulacak olursa, mesele basit ve açıktır:

Son derece yapay sürdürülen Beyaz Türk-Siyah Türk tartışmasından mülhem, ne beyaz ne de siyah gazeteciye ihtiyaç yok.

“Sarı” gazeteciye hele hiç yok. Basın kartımızın “sarı” olması, sarı gazeteciliği gerektirmiyor.

Servetleri cebe indirmekten vazgeçebilenler…

Gazetecilik reflekslerini anımsayabilenler…

“Beyaz”lık iddialarından vazgeçip, halkla, milletle buluşabilecekler…

Tıpkı vatandaş gibi, iktisadi normlara uygun bordroyla çalışmayı göze alanlar…

“İstihbaratçılık” oynamaktan vazgeçebilecekler…

Yeni medya düzeninde pekala görev yapabilirler.

Londra, New York yahut Paris’te rezidansı olup da, “ben uzadım arkadaş” diyecek olanlara da

şimdiden güle güle…

Sizi tutmayalım, memleketin gerçek gazetecilere ihtiyacı var!

Ülke herkesten önemlidir.

Bir seslenişle bitirelim, muhabbet olsun.a..

Ey, Calgonit ile yıkanmış Ertuğrul!..

“Adam” kalmaya söz verirsen, yazmaya devam edebilirsin, tecrüben yeter!

Bu da sana hemşeri kıyağım olsun, bilirsin ben “trendi” İzmirlilerden değil, klasik, harbi İzmirlilerden biriyimdir.

İstersen Urlalı’ya sorabilirsin…

İlker Sarıer

AlaturkaOnline
AlaturkaOnlinehttps://AlaturkaOnline.com
Amerika'nın ilk Türkçe internet Gazetesi, Alaturka Online, 2001 yılından beri Amerika'da en çok okunan, tamamen bağımsız ve tarafsız haber yapan tek Türk Gazetesi. First Turkish American Newspaper - Amerika'daki Türklere Ulaşmanın en Kolay Yolu ! Habersizsiniz ya da Haber Sizsiniz! Alaturka, Gerçek insanlar, Gerçek Haberler. Amerika'daki Aileniz - Alaturka.

Yorum Yap

Lütfen yorumunuzu girin!
İsminizi Buraya Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Sosyal Medyada Bizi Takip Edin

501,442BeğenenlerBeğen
92,273TakipçilerTakip Et
3,552TakipçilerTakip Et
7,662TakipçilerTakip Et
58,900AboneAbone Ol

Kaçırmayın