
Adaletin bittiği yerde anarşi başlar. Şenol Güneş’in 2010-2011 sezonunda yaşananların örtbas edilmesi adına icat edilen “Süper Final” in oynandığı 2012 senesinin 2 Mayıs’ında sarf ettiği bu sözlerin gerçekliğine bugün ne yazık ki bir kez daha tanık olmaktayız.
“ADALET” insanoğlunun tek bir organizma gibi bir arada yaşayabilmesini sağlayan en temel harçtır. Bireylerin adalete olan inançlarının kaybolmaya başladığı toplumlarda, toplumu bir arada tutan harç zayıflar, ayrışma baş gösterir ve her birey kendi adaletini kendi yöntemleriyle tesis etmeye çalışır ki, bu eylemlerin sonu felaketle neticelenmektedir.
Bugün Trabzonspor-Fenerbahçe müsameresine (müsabaka demeye dilim varmadı) doğru yola koyulurken benim gibi birçok taraftar içinden “Bu maç kolay kolay bitmez” diye geçiriyordu. Neden içimizden böyle geçirmiştik ki? Bu da diğer izlediklerimiz gibi bir futbol müsabakası değil miydi sonuçta? Sahada 11’e 11 mücadele edecek oyuncuların neler yapacaklarını görmeye gitmiyor muyduk halbuki? Maçın yarıda kalacağını bize düşündürten neydi ki? Hem kendi adıma konuşuyorum, maçın yarıda kalmasına sebep olacak herhangi bir eylemi aklımın ucundan dahi geçirmezken başkalarının yapacakları eylemleri önceden nasıl kestirebilmiştim ki acaba?
2005 yılında Futbol Extra dergisine konuşan Fenerbahçe Kulübü Eski Başkanı Ali Şen diyor ki,
Yıl 1996,
“Aygün’ün kafasına taş gelmişti, kan akıyordu. Doktora sordum “Durum nedir?” diye. “Efendim mühim bir şey değil” cevabını verdi. “Derhal kafasını sarın, Aygün mumyaya dönecek. Bir tek gözlerini göreceğim. Bu vaziyette otelin içinde bir tur atacak” talimatını verdim. Ben Trabzon‘dan kıyameti koparıyorum; “Maçı oynamıyoruz, Trabzon’un şampiyonluğu hayırlı olsun” diye. Çünkü Ankara‘nın emir vermesi halinde jandarmanın Trabzon‘a geleceğini biliyorum. Benim niyetim de o. Neticede benim istediğim oldu. İşte akıl işi bu, masa başında kazanmak bu.”
Yıl 2014,
Valiliğin güvenlik tedbiri adı altında “gerekirse evlerin balkonlarına güvenlik güçleri yerleştireceğiz” diyerek aldığın önlemlerin gölgesinde Trabzonspor-Fenerbahçe müsabakasının ilk düdüğü çalındı. Taraftar ve takım 1996 yılında sıkı tedbirlerin bunalttığı bir atmosferde şampiyonluk mücadelesi verirlerken, bugün tribündeki taraftara silahtan başka müdahale seçeneği olmayan balkondaki polis gücünün varlığı gölgesinde maç oynanıyordu. Bir tarafta yeniden şampiyonluk mücadelesi veren Fenerbahçe diğer tarafta da bu sene lige erken havlu atmış, fakat rakibi ile kapanmamış bir hesabı bulunan Trabzonspor daha maçın ilk dakikalarında duran oyunun yeniden başlaması için hakemin talimatını beklemekteydiler.
Ve oyun böylece bir başladı, bir durdu. Taraftarın büyük bir çoğunluğu nefesine güvenerek sahayı rakibe dar etmenin peşinde koşarken, her iki kale arkasındaki taraftar grupları kaplarına sığmayıp taşmak için an kolluyorlardı. Sahaya atılan cisimler, meşaleler rakip oyunculardan özellikle kaleci Volkan Demirel’i hedef almaktaydılar.
Trabzonspor kulübü, taraftarı ve hatta başkanları özellikle son 2 sezonda Volkan Demirel ve Emre Belözoğlu ile tabiri caizse “Papaz olma” noktasına kadar gelmişlerdi. Türk futbol kamuoyu tarafından da pek sevilen bu ikili son yıllarda Trabzonspor müsabakalarındaki gerginliklerde başrolde yer almaktaydılar. Volkan’ın 2010-2011 sezonunda şike ile anılan o kupayı kaldırırken kendi tribünlerine doğru “Koyduk mu” diye bağırışı, Emre’nin Zokora’ya yönelik sözleri ve eski başkan Sadri Şener ile yaşadığı nahoş tartışmalar kendilerine gösterilen tepkilerin başlıca sebepleriydi.
Çarşambanın gelişi Perşembe’den belli olur misali, kale arkası tribünleri ile Volkan arasında yaşanmaya başlayan sıcak temaslar maçın pek de hoş noktalanmayacağının işaretlerini ta ilk dakikalardan itibaren vermeye başlamıştı bile. Bu sefer Emre’nin esamesi okunmazken, Volkan ile taraftar arasındaki gerilim atılan meşale ve cisimlerin eşliğinde daha da hızlı tırmanıyordu. Emenike’nin attığı golden sonra çılgınca sevinen, bir hırs küpüne dönerek yedek kulübesine koşan, taraflı veya tarafsız stattaki birçok seyircinin gözüyle seyirciyi daha da öfkelendireceğini bile bile hareketlerinde abartıya kaçan Volkan Demirel maçın tansiyonunun tavana vurmasının ana etkeni olmuştu bile. O andan sonra olanlar oldu. Önce yol tarafındaki kale arkasının önündeki fileler ve direkler yerle bir edildi, sonra da deniz tarafındaki kale arkasında aynı eylem tekrarlandı.
Ve 45+10 da Trabzonspor serbest vuruş kullanmak üzere iken, yani takımlarının gol atma şansı mevcutken sahaya attıkları meşaleler sonucunda hakemin soyunma odasına yönelmesine ve de rakiplerinin istediklerini elde ederek sahadan ayrılmasına neden olup sonunda emellerine ulaşmış oldular.
Şimdi diyeceksiniz ki, taraftarın yaptığı doğru muydu?
Her iki kale arkasındaki taraftar tabiri caizse kendi ayağına kurşun sıkıp, kendi takımına zarar verip, rakibin kendilerini kızdırmasına izin vererek sonunda maçın tatil edilmesine sebep oldular. Rakiplerinin taraftarlarının önceki maçlarda sebep oldukları tribün olaylarının karşılığında kendi hanelerine de bu maçın tatil edilmesine sebep olan eylemlerini yazdırarak ulusal medyada büyük puntolarla “Barbar” konumuna düşmekten kurtulamadılar.
Bunlara ek olarak, kale arkası tribünleri bu eylemleri sayesinde maçı seyretmeye gelen benim gibi taraftarların maç seyrini engellemiş, sonraki maçlarda da ceza almamıza sebep olarak o maçları canlı izleme hakkımızı da elimden almış oldular aslında.
Bir Trabzonspor taraftarı olarak 2010-2011 sezonunda şike yapıldığına, Trabzonspor’un hakkı olan şampiyonluğun gasp edildiğine inanıyorum. Buna karşın o sezon rakip yerine şampiyonlar ligine gönderilip, rakibin de sadece Avrupa kupalarından men edilerek yarım yamalak cezalandırılmasıyla adaletin yarım uygulandığını düşünüyor, Trabzonspor’un hak ettiği sevinci ve şampiyonluk kupasını rakibin müzesinde rehin bıraktığını savunuyorum.
Evet, böyle düşünüyorum. Ancak rakibe saldırmıyor, provoke olmuyor, sahaya atlamıyor, gücüm yettiğince ve dilim döndüğünce bağırarak, hatalara ve yanlışlara karşı tepki göstererek takımıma destek olmaya çalışıyorum.
Peki, bütün bu yaşananların sorumluları kimlerdir acaba? Ben sayayım isterseniz.
1-Kendi kulübünün taraftarını siyaset malzemesi haline getiren, “20 milyon x, y partisine oy verdi” sözlerini sarf eden, “Z Cumhuriyeti” ifadeleri ile kaynaşmanın değil, ayrışmanın fitilini ateşleyen, siyaset üstü olması gereken kulübünü siyaset aracı haline getiren yöneticiler.
2-“20 milyon x, y partisine oy verdi” vb. sözleri ciddiye alan, taraftar sayısını oy sayısı olarak hesap ederek tavırlarını adaletten değil, oydan yana kullanan, sözlerini ve eylemlerini buna göre seçen siyasetçiler.
3-Gönül verdikleri renkleri, kendisini o renklerin ve dolayısıyla taraftarın da sahibi gibi gören ticaret erbabı başkanların şahsi menfaatlerine kaptıran ve kulüpleri bu başkanlara esir eden kulüp delegeleri ve yönetim kurulu üyeleri.
4-Siyaha siyah, beyaza beyaz diyemeyen. Olayları “Grinin Elli Tonu” kıvamında görüp yorumlayan ve objektif olamayan yorumcular ve taraftarlar.
5-Dünyaca ünlü hakemin kariyerine, “Onu da kendinize benzettiniz” ithamlarını ekleten. Canlı yayında bir teknik direktörün aynı yorumcu hakemin taraflı olduğunu düşündüğü bir yorumun sonrasında “Come oonnn, give me a break” diyerek yayını terk etmesine sebep olan. Akabinde “biz herkese eşit mesafedeyiz” klasiğini okuyarak “futbolun marka değerini” çay markası ayarına düşürdüklerinden haberdar olmayan medya mensubu ve yöneticileri.
6-Adaleti tesis etmekle görevli olup elinde adaletin kılıcını tutan, ancak o kılıcı gelişigüzel sallayıp adalet terazisinin ayarını bozanlar.
7-Ve de yabancının adaletinden medet umar duruma gelen bizler.
Bir de, aklıma geldi. Madem balkonlara varana kadar güvenlik tedbirleri arttırılmıştı, peki sahaya o meşaleler ve yabancı cisimler hangi güven(siz)lik tedbileri arasında içeriye sokuldu? Merak etmedim de değil.
Şu anda yapılan yayınlara, sosyal medyada tartışan insanlara bakıyorum da. Herkes yine olayı kendi penceresinden görme gayretinde. “Ama siz geçmişte şöyle yapmıştınız?”, “Ama bize de böyle olmuştu” diyerek objektiflikten uzak, sadece kendisini haklı çıkarma savaşı içinde olan bireylerin münakaşaları aklıma Portekizli eski diktatör Antonio de Oliveira Salazar’ın 3F kuralını getirmedi de değil.
“Fado, Fiesta, Futbol”
Yazımı şampiyonlukları elinden alınmasına rağmen insanlığı ve adamlığı elinden bırakmayan Şenol Güneş’in sözleri ile sonlandırmak istiyorum.
“Futbol insanları birleştirmek için bir araçtı. Şimdi ise ayrıştıran bir araç oldu. Birbirini tanımayan insanlar sporla bir araya geliyorlardı. Bugün tam tersine ayrışıyor. Gizli bir tehlike büyüyor. Onun için yetkililerin sorumlu olmasını söylüyorum. Biz kitleleri durdurmaya çalışıyoruz. Oysa onlar azdırmaya çalışıyorlar. Bunun sonu yok, bu gidiş iyi gidiş değil. Lütfen; bu insanlar, bu toplum aptal değil. Neler olduğunu görüyor. Suçlular hesabını verecek. Çekmediği müddetçe bunlar böyle devam edecek.”
Şenol Güneş, 2 Mayıs 2012
Ercüment Yılmaz / Trabzon
