OKUR – YÖNETMEN POLEMİĞİ YA DA YAZI ADAMI OLMAK?!
“Yazı Adamı” olmak?!
Fransız Dışişleri Bakanları’ndan Clemenceau, La Justice (Adalet) gazetesinin Yazı İşleri Müdürü iken, işe yeni başlayan bir muhabire, haberde üslubun önemini anlatmak için şu öğüdü verir:
“Genç adam bir cümle yazarken, önce bir isim, bir fiil, bir de tümleç kullanacaksın. Sıfat kullanmak istiyorsan, önce benim iznimi almalısın!”
Çünkü gazetecilik mesleğinde “sıfat kullanmak” ustalık mertebesine tekabül eder.
Maalesefki bu basit kurala, bıraktım “stajyer muhabir”leri, “yeni jenerasyon” gazete yöneticileri içinde de pek uyan yok!
Nitekim…
Bugün “Usta”lık makamına paraşütle inen “çiçeği burnunda” bir genel yayın müdürü, meslekte yazılı olmayan bu basit kurala uymamış.
Bazı okuru olduğum yazarlar hakkında yakışıksız, mesnetsiz bir “sıfat” kullanmış.
Oysa ki, eskiler, taç giyen baş, akıllanır, derler.
Bence akıllanmalı da!
Ertuğrul Özkök, “çiçeği burnunda” deyiminin Hürriyet’te kullanımını yasakladığını söylese de, aslında, yerinde kullanmak şartıyla güzel bir deyimdir bu!
Hiç kış veya yaz, soğuk ya da sıcak görmemiş, her konu hakkında oturduğu yerden ahkam kesen, emek vermeden yükselen “yeni yetme”leri bu deyim çok güzel tasvir eder.
Gazetecilik mesleğinde, dünyanın kendi etrafında döndüğünü zanneden “egosantrik yönetici” tipine cuk oturur.
Yıllardır “gerdeğe girecek damat” gibi genel yayın müdürlüğü makamı için sabırsızlanan Fatih Altaylı, görevine son verdiği yazarlarla ilgili, Mediacat Dergisi’ne son derece yakışıksız bulduğum şu sözleri söylüyor:
ÇAPSIZ SÖZLER
“Ömer Lütfi Mete ve İlker Sarıer’in köşelerini kapattık. Hiç kimse şaşırmadı. Kimse niye kapandı bu köşeler demedi. Herkes bu köşelerin niye kapandığını gayet iyi biliyor çünkü. Başka köşeler de kapanabilir. Bu konuda bir kriterimiz var. Gazetenin amacı okunmaktır. Sabah gazetesi gibi her gün yaklaşık 500 bin adet satan ve her gün yaklaşık 5 milyon kişi tarafından okunan bir gazetede kimsenin okunmayan yazılar yazmasına izin vermem. Sabah gazetesinde kimsenin kendi dar cemaatini mutlu etmek için yazı yazmasına izin vermem. Ben Sabah yazarlarının arkadaşlarına mektup yazmasını istemiyorum. On tane yakın arkadaşınızın size ‘Ne güzel yazmışsın’ demesi için yazı yazıyorsanız, teksir makinesinde çoğaltırsınız yazınızı, arkadaşlarınıza dağıtırsınız. Bizim mektup yazmamız gereken, 500 bin Sabah alıcısı ve 5 milyon Sabah okuyucusudur. Bizim mektubumuz onlara gitmek zorundadır. Bu gazeteyi alan insanların bu gazetenin her santimetrekaresinde bir şeyler bulma hakkı vardır.”
Göreve yeni başlayan Başbakan’lara, genel müdürlere, genel yayın müdürlerine, hülasa herkese yeteneklerini sergilemek için, asgarisi 100 gün olmak kaydıyla, belli bir süre vermek gerekir.
Ama değerli gördüğüm iki meslektaşıma, meydanı boş bulunca “bühtan”da bulunan bu çiçeği, “burnunda solmaya” yüz tutmuş, genel yayın müdürüne gene okur – yazar kimliğim ile cevap vermek farz oldu.
Madem “500 bin satan, 5 milyon kişinin okuduğu” bir gazetenin yönetmeni bu sözleri sıkılmadan söylüyor; o zaman ben de günde bir tek yazısı 500 bin civarında e-mail adresine ulaşan, aynı yazısı 48 saat içinde 2 milyon okurla buluşan bir yazar olarak itiraz hakkımı kullanıyorum. (Bu okunma oranını da, Başbakan Erdoğan’ın önüne konulan ‘Sanal alemde kim ne kadar okunuyor’ konulu ölçüm tablosunu kaynak göstererek söylüyorum. Bu çiçeği burnunda genel yayın müdürü, verdiğim rakamı abartılı bulacak olursa, gerekli yerlerden bilgi temin edebilir.)
İşte bu anlamda birkaç satır:
1- “Türkiye’de çok köşe yazarı var” deniyor. Yanlış! Zannedildiğinin aksine, doğru bir görüş değildir bu! Türkiye’de, köşede yazan birçok isim var. Ama yazar ağırlığını taşıyan isim sayısı çok az. Türk basını, Avrupa ve ABD basınının karışımı bir içeriğe sahiptir. Hem “tabloid”tir hem de entelektüel derinliği vardır. Hürriyet de Sabah da Vatan da böyle gazetelerdir. Hem New York Times gibi ciddi haber ve analiz verirler, aynı zamanda İngiliz gazeteleri gibi “tabloid” bir görünüme sahiptirler. Bu iki lezzeti yanyana koymak zordur ama Türk basınında yıllardır başarı ile uygulanıyor. Yalnız, bu bize özgü bir aroma! Güneri Cıvaoğlu, Hasan Cemal, Yalçın Doğan, Cengiz Çandar, Fehmi Koru, ABD’de yapılan gazetecilik kriterlerine göre “yazar”dan ziyade “uzman muhabir” kapsamına girerler. Siyasi ve diplomatik haberleri analiz eden en yetkili muhabirdirler. Orada muhabirlik ucuz kavram olmadığı için bu tür yazıları yazan kalemler hem iyi kazanırlar hem de itibarlı tanınmış isimlerdir. Yani Türk basınında, bu tazenin sandığının aksine, ABD basını ayarında yıllardır haber ve analiz yazan, aynı zamanda iyi kazanan uzman muhabirler var! Türkiye’de bir farkla, bu isimler hemen her gün yazıyor ve de zaman zaman uzman olmadıkları alanlarda da, okuyucuya değişik bir tad sunmak için farklı konulara kayabiliyorlar. Bu da kaçınılmaz bir şey! Her gün siyasete dair ne yazabilirsiniz ki!
MENTAL PARADOKS
2- Ömer Lütfi Mete gibi bir fikir adamını, belli bir tarikat çevresi okuyor olabilir. Ama bu neyi değiştirir ki! Mete’yi aynı zamanda sağduyulu birçok kesim okuyor. Şu anda ABD’de de Türkiye’de de, İran’da da, İsrail’de de belli bir tarikate yaslanan siyasiler iktidarda! Tabii sadece “Başbakanlık” makamına fokuslanınca, o Başbakan’ın hangi cemaat kültüründen geldiğini bir anda unutabilir insan. O zaman da bu tür hatalar yapabilir. Popüler gazete yapıp satanların, en başta hitap ettiği kitleyi, okur olan halkını tanıması gerekmez mi?! Türkiye sadece Bebek, Alsancak, Çankaya, Nişantaşı semtlerinde yaşayan insan tiplerinden ibaret değil ki! Kur’an-ı Kerim’i, İncil’i, Tevrat’ı kaç genel yayın müdürü okuyup, dinler tarihi üzerine kafa yormuştur? ABD’de olduğu gibi Türkiye’de de tarikatler var. Popüler anlamda İbrahim Tatlıses’in de Cem Yılmaz’ın da peşlerinden sürükledikleri belli bir kitleleri, onları destekleyen cemaatleri ya da modern zamanların dili ile söyleyeyim “fan clup”leri var. Modern zamanlarda bizler de bu isimlerle ilgili haberleri yapıp, okuyucuya satmıyor muyuz? Aksi halde Hülya Avşar’ın evlenip boşanmasından, Cem Yılmaz’ın yeni aldığı arabasından, İbrahim Tatlıses’in hangi kadınla yattığından bana ne, bize ne, kime ne?! Ya da bu haberleri verince modern, ilerici, Batıcı mı oluyoruz?! Bunlar son derece insan zekası ile alay eden düşünce kalıpları! Ömer Lütfi Mete, sağ kulvarda saygı duyulan değerli bir fikir adamıdır. Görüşlerini beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz o ayrı konu! Ama bu “çiçeği burnunda” genel yayın müdürüne hatırlatmak isterim ki, geçmişte küfür edip aşağıladığı, Başbakan olunca bir anda badem gözlü ilan ettiği Recep Tayyip Erdoğan da cemaatlerin içinden gelmedir ve hala o cemaatlerin içinde yaşamaktadır! Cemaatlerin içinden gelen Erdoğan’ı Başbakan olduğu için alkışlamak, köşesini kapattığı bir yazarı da tarikat bağlantısı var diye aşağılamak hoş bir şey değil! Bu tür bir aşağılama hangi insan haklarına, hangi ilkeli gazetecilik kriterlerine sığar?! Kullanılan üslup tek kelime ile “Ayıp”tır!
3- Örneğin; Mehmet Barlas, Türkiye’nin en çok eleştirilen, aynı zamanda yıpranmış ve yıpratılmış yazarıdır. Eğer Barlas hırpalanmayı hak ediyorsa, bilmenizi isterim ki, Yavuz Donat, Barlas’tan da fazla hırpalanmayı hak etmiştir. Dönem dönem bu isimleri ben de eleştiririm. Ama bu Barlas’ın iyi bir yazar olduğu gerçeğini hiçbir zaman ortadan kaldırmaz! Türkiye’de ortalama iktidar süresi 2 yıldır. En uzun iktidarı Atatürk gördü. Suikastler atlattı, genç yaşta öldü. Menderes 10 yıl Başbakanlık yaptı, o da idam edildi. Bir de Özal! O da Çankaya’da ölmedi, suikaste kurban gitti. Demirel ise gidip gelmeleri ile meşhur bir siyasetçi. Söyler misiniz Allahaşkına, böylesi bir siyasi coğrafyaya yazar mı dayanır! Erbakan iyidir, diyorsunuz, göz açıp kapama mesabesinde yok oluyor. Mesut Yılmaz, Erdal İnönü, Murat Karayalçın, Tansu Çiller, Altan Öymen diyorsunuz, arkanızı dönüp bir de bakıyorsunuz ki, yerlerinde yeller esiyor. Militaristseniz Çevik Bir’in hali ortada! Yazar, siyasi anlamda taraf olan adamdır. Mehmet Barlas gibi “yazar”lara bakıyorum da, bunca zaman iyi dayanmışlar diye iç geçiriyorum. Bu isimler ABD’de ya da Avrupa’da bir ülkede yazı yazıyor olsalardı, hiç bu kadar yıpranırlar ya da hırpalanırlar mıydı?! Bir düşünün. Onun için gerçek anlamda yazı yazan, fikir işçilerinin görüşlerine katılmasanız da, saygı duymak şart! Gün gelir o saygıya, bu iftirayı atan taze yönetici adayları da ihtiyaç duyabilir. İngilizler, “Rüzgar eken fırtına biçer”, diye boşuna söylememişler.
SESSİZ ÖFKE
4- Sanılanın aksine, Türkiye’de yazarlar, köşeleri kapanınca okuyucu gazeteye hücum etmez. Eğer ortada böyle bir hareketlilik var ise herkes bilir ki, bu organize bir eylemdir. Radikal sağ, radikal sol’un yaşama hakim olduğu o karanlık günlerde, gazeteler de aynı havayı solurlardı. Bir dönem Çetin Altan’ın peşinden yazar sürüklemesi de bu yüzdendir. Bunun için bağlı olduğunuz sol ya da sağ “ideolojik tarikat”ın, yayın politikasını beğenmediğiniz bir gazete için “Boykot” kararı vermesi yeterliydi. 1980 öncesinde, her kampın şair, yazar ve politik figürleri vardı. Günümüzde öyle mi; Fethullah Gülen cemaati gibi organize yapılar dışında hayır. Örgütlü toplumun kimseye zararı olmaz. Keşke her zaman hızla organize olunabilse! Can Ataklı gazeteden ayrıldığında da okuyucu ayağa kalkmadı, Zafer Mutlu, Selahaddin Duman Vatan’a gittiğinde de! Dinç Bilgin gazeteden ayrıldığında da! Vatan ayrışmasında, Sabah’ın hem yazarı hem internet editörü hem de okuyucu mektupları köşesinin yöneticisiydim. Gazeteye yansıyan tepkileri en yakından bilen kişiyim. Tüm editör mailleri bana gelirdi. Şu anda Sabah’ı Sabah yapan ekip Vatan’da! Ama Sabah yaşamaya devam ediyor. Neden?! Niçin?! Niye?! Çünkü Sabah’ı Sabah yapan ekip gitti ama giderken yanlarına Sabah’ı Sabah yapan ruhu almayı unuttular. Şimdi “marketing” anlamında eski Sabah’ı hatırlatan bir tek Hıncal Uluç var. O da gitti mi, Sabah defteri kapanır! Sabah’ın en kötü gününde kemik okuyucusu 220 bindi! Sabah bu rakamın altını hiç görmedi. (Hıncal Uluç, Sabah’ı Sabah yapan değerleri üstünde toplayan son isim. Dönem dönem yazı işleri ile “yerim dar” diye gerilim yaşar. Oysa, Hıncal’a Cumartesi, Pazar günkü eklerde tam sayfa yer açılsa, o da elindeki tüm stok yazıları kitabından okur mektuplarına dek burada değerlendirse, sorun kalmaz. Kavga etmek isteyen kavga eder, sorun çözmek isteyen yönetici ise sorun çözer. Neticede iş yapmak sorun çözmektir.) Özetle Türk gazete okuru abartılı tepki göstermez. Sessizce tepkisini ortaya koyar. Yüzyüze geldiğinde de hesap sorar. Nereden mi biliyorum! Mahkemede davama bakan hakim, “Neden Sabah’tan ayrıldın, ne güzel yazılarını okuyorduk” diye hesap sorduğunda, okunduğunu anlıyorsun. Ya da bankadaki görevli, “star’a ne zaman döneceksiniz” dediğinde takip edildiğinizi hissediyorsunuz. Bu sadece benim için değil, hepimiz için geçerli! Yalnız bu izleyici/okurların hiçbiri, sizin için ne gazeteye e-mail atmışlığı vardır, ne telefon açmışlığı ne de mektup yazmışlığı! Hülasa, zamansız ve zeminsiz her ayrılık çift taraflı kaybettirir!
5- Eskiler taş yerinde ağırdır, derler. Testiler çarpışınca biri kırılır biri de çatlarmış! Vatan’a giden yazarlar için de o günlerde çığ gibi mail yağmamıştı gazeteye. Şimdi ne oldu; eskiden Cem Yılmaz kadar meşhur Selahaddin Duman’ın yazılarını şu an kaç kişi tartışıyor ya da Güngör Mengi’nin eski ağırlığı kaldı mı veya Güngör Ağabey’in yerine Sabah’ta yazan Erdal Şafak, Başyazı sütununda o ağırlığa hiç ulaşabildi mi?! Hayır! Gazete manzum bir eserdir. Lego gibidir. Parçaların biraraya gelmesinden bütün oluşur. Güneri Cıvaoğlu Sabah’a geldiğinde, gazete çok şey kazanmıştı, ama gittiğinde okuyucu sayısından bir şey kaybetmedi. Okuyucu azalmadı diye Güneri Cıvaoğlu okunmadığını kim iddia edebilir! Böylesi bir imada bulunmak dahi saygısızlıktır.
6- Polemiğe giren her yazar çok okunur, ama her yazar da polemiğe girecek diye bir kural yoktur. Gazetelerin smokin yazarlara da ihtiyacı vardır, Hıncal Uluç gibi bohem yazarlara, sevgi kelebeklerine de! Bir yazar, diğer bir yazarı okunmuyor diye gönderdim diyorsa, bu çok yanlış bir şeydir! Gazete yayın politikasını, çizgisini değiştirecekse, emekleri için teşekkür edip, yolları ayırmak en doğru olanıdır! Arkadan konuşmak yiğitliğe sığmaz. Zira, bu iddiayı seslendiren “çiçeği burnunda” yayın müdürü de bir yazar. Eski çalıştığı gazete, kendisi ayrıldıktan sonra satışını artırdı. Şimdi buna bakıp, okuyucu bu ayrılığı destekledi diyebilir miyiz? Bence hayır, diyemeyiz! Gazete yapmak lezzetli bir yemek yapmaktan farksızdır. Her eklenen ya da eksilen bir unsur, tadı ya güzelleştirir ya da varolan, hissedilen taddan bir şeyler götürür. Bence Sabah’ın eski lezzetinden çok şey gitti, gitmeye de devam ediyor. Yoksa Sabah’ta esprileri ile meşhur o arkadaşa atıf yapıp, “tüm yazı işleri ile aram iyi, herkes beni kabullendi” diye dışarı mesaj vermenin, kimseye faydası yok. Bilen bilir. Çünkü o arkadaş, bu tür espirileri ile meşhurdur. Çekinmez, bulduğu her fırsatta her genel yayın müdürüne yapar!
7- Meslekte Bedii Faik, Çetin Altan, İlhan Selçuk, Hasan Pulur gibi usta yazarlar yetişmiyor. Günümüzde Hıncal Uluç gibi peşinden okuyucuyu sürükleyen yazarlar da pek kalmadı. Halit Çapın, Selahaddin Duman, Engin Ardıç, Fehmi Koru, Serdar Turgut, Haşmet Babaoğlu, İlker Sarıer, Mehmet Barlas, Cengiz Çandar, Can Ataklı, Ömer Lütfi Mete! Sayın bakalım Türkiye’de daha kaç yazar sayabiliyorsunuz. Tabii ki “Life Style” yazarları da olmalı! Yalnız gazetelerin haftasonu eklerine dönüştüğü bir ortamda, o zaman, Ahmet Hakan gibi “çiçeği burnunda” yazarların bir dönem tartışılan şarkıcı Pakize Suda’nın köşesinin yanında “light” kalmasını da garipsememek gerekiyor. Ekranlarda en güvenilir haber spikeri seçilen Ali Kırca’nın köşesinde sergilediği derinlik ortada! Haber anlatım tarzı ile eleştirilen Reha Muhtar, bence Ali Kırca’dan daha ciddi bir yazar! Belki etliye sütlüye karışmayınca iyi spiker olunuyor olabilir ama ne yazık ki iyi yazar olunmuyor!
GAZETE KATLETMEK
Öte yandan…
Yazı yazmak, fikir üretmek adamı yıpratır.
Aynen içimize her gün çektiğimiz oksijenin insan bedenini tüketmesi gibi bir şey bu!
Gazete yazarı olmak demek, 24 saat cam fanusun içinde gözlenen bir hayatı yaşamayı en baştan kabul etmek demek.
Yıllar geçse de, sorulduğunda, her satırınızın hesabını vermek demek.
Şimdi atv’nin başında olan Mehmet Tezkan da bir dönem yazar olmayı denemişti.
Hıncal Uluç köşesinde birkaç defa eleştirince korkup, yazılarını kesmeyi tercih etti.
Köşesini kapattı!
Direnseydi iyi yazar olacaktı!
Çünkü düşünen bir kalemi vardı.
Yazılarını beğenerek okuduğum Yılmaz Özdil, star’da yazmaya çekindi ama şimdi Sabah’ta yazıyor. Çünkü yazı yazmak demek, yerde kar olmasa dahi, her gün hayata kalıcı izler bırakmak, demektir. Uzan’dan kaçarken, kimi zaman Ciner’e yakalanmak demektir.
Yazı yazmak, bir nevi duruşunla yaşama meydan okumaktır.
Herkes bilir ki, işini ya da canını kaybetmekten korktuğu için düşündüğünü yazamayan, düşündüğünü savunamayan adamdan “köşe yazarı” olsa bile “yazar” olmaz.
Hele hele “fikir adamı” hiç olmaz!
Olsa olsa “majestelerinin yazarı” olur!
Her şeye rağmen doğruları, sadece varolan doğruları, halkın gerçekleri öğrenmesi için, gelecek nesiller adına, her ortamda, bedeli ne olursa olsun söylemek gerekir.
Fikir adamlığının çapı bunu gerektirir.
Yoksa herkesin geçindirmekle sorumlu olduğu bir ailesi, çocukları vardır.
Bu meslekte havalı bir rütbe olduğu için “köşe yazarı” olan da gördüm, genel yayın yönetmeni olup eşine “İşlem tamam” diye mesaj çeken de!
Keşke gazetecilik mesleği bu kadar basit olsa!
Yalnız unutmamak gerekir ki, az doktor adamı canından, az gazeteci de milleti özgürlüklerinden eder.
Bu bakımdan “gazete yazarlığı” da zordur, “gazete yöneticiliği” de “gazete patronluğu” da!
Son yıllarda uğradığı deformasyona rağmen, gazetecilik meşakkatli bir iştir.
Bazen bir yanlış tüm doğruları götürür.
“İmparator” lakaplı Erol Simavi, şimdi Türkiye’de değil yurtdışında yaşıyor.
Neden?! Niçin?! Niye?!
Bazen bir doğru, uğruna bir ömür verilir.
Abdi İpekçi öldürüldü!
İpekçi cinayetini araştıran, Uğur Mumcu katledildi.
Onun için “yazı adamı” olmak demek, her gün hayata yeniden meydan okumak, demektir.
Ve…
Son olarak…
Bir gazete patronu kadar hürdür.
Genel Yayın Müdürü kadar cesurdur.
Başyazarı kadar demokrattır!
Gerisi laf-u güzaftır!
Sevgiler
Hayrullah Mahmud
5 Şubat 2006
